Kendi gitti ruhu kaldı

Kendi gitti ruhu kaldı

8 Kasım 2020 Pazar  |   Köşe Yazıları

Mustafa Kemal Eriç

Oylar günlerce sayıldı, tansiyon yükseldi, düştü, sonuç nihayet açıklandı ve Donald Trump’ın Beyaz Saray’dan pılını pırtısını toplaması için tezkere kesildi; koltuğuna Joe Biden’ın  oturacağı kesinleşti. Demokrat Parti yanlıları tüm ülkede sokaklarda dans etti, "Trumpist" Cumhuriyetçiler öfkelerini içlerine gömmek zorunda kaldı ve sonuç olarak yakın ABD tarihinin en tantanalı, tartışmalı ve heyecanlı seçimi geride kaldı.

Şimdi o seçimin sonuçlarını siyasi bir süzgeçten geçirmek için uygun bir zaman gibi görünüyor. 

Önce seçime katılım ve oy oranları: 

2020 Başkanlık seçiminin ABD tarihinin en yüksek katılımlı seçimi olduğu birkaç gün önce kesinleşti; yaklaşık 145 milyon seçmen postayla veya bizzat oy kullandı. Bu oyların 74 milyondan fazlası Biden'a verildi. Ancak asıl ilginç sonuçlar Trump için kullanılan oyların değerlendirilmesinden çıkıyor: ABD devlet kurumlarını ve teamüllerini buldozer gibi ezip geçen Trump, ülkenin her yerinde, her türlü seçmen kitlesi arasında oylarını artırdı: 2016 seçiminde Hillary Clinton’a karşı 63 milyon oy kazanan Trump, 2020 seçiminde Biden’a karşı 70 milyondan fazla oy aldı, hem de Covid-19 salgınını berbat bir şekilde yönetmiş ve salgının baş göstermesinden sonra ekonomideki tüm dikkatini reel ekonomi yerine borsaları desteklemeye yöneltmiş olmasına karşın. Buradan çıkarılması gereken ilk sonucun şu olması gerekir:

Trump popülizmi Amerikan toplumunda kök salmıştır, hem de Cumhuriyetçi  Parti’nin karakterini bir ölçüde tarihsel çizgisinden saptırıp bu popülist çizgiye kaydırarak.

İkinci olarak, Trump’ın siyasi mirasına bakılacak olursa: 

Başkanlık koltuğunu bırakmamak için ülkenin çeşitli eyaletlerindeki federal mahkemelerde açtığı ve yitirdiği davalar yoluyla verdiği mücadele, yandaşlarının gözünde Donald Trump’ı “hakkı yenmiş bir kahraman” konumuna yükseltmiştir. Trump elbette bu durumun farkındadır ve bunu lideri olduğu popülist dalgayı kalıcı bir siyasi akıma dönüştürmek için kullanacaktır. Şimdiden kulislerde Trump hanedanının yeni varisinin, kızı Ivanka mı yoksa oğlu Donald Jr. mı olacağı konusunda yaygın bir spekülasyon dalgası sürüyor. Unutulmaması gereken bir nokta da şu: Trump Beyaz Saray’ı terk ettikten sonra büyük bir olasılıkla şirketinin karıştığı vergi kaçakçılığı ve para aklama da dahil olmak üzere bir çok mali yolsuzluk dosyasıyla ilgili olarak New York mahkemelerinde yargılanacak. Bu davaların da Trump’ın, ABD’nin siyasi elitleri tarafından “mağdur edildiği” iddiaları temelinde popülist hanedan sevdasını  desteklemek için kullanılması kuvvetle muhtemeldir.

Sonuç olarak şu söylenebilir: Seçimi yitirmekle Donald Trump Amerikan siyaset sahnesinden kolay kolay kaybolmayacak, tersine kendisinin veya tayin edeceği bir kişinin yeniden başkanlık yarışına katılmaya yeltenmesi beklenmeli. 

Üçüncü olarak ABD ekonomisinin içinde bulunduğu durum: 

Daha Trump 2016 seçimlerinde aday bile olmamışken, 2014 yılında Princeton Üniversitesi’nde yapılan bir akademik araştırma, ABD’nin bir demokrasi değil “oligarşi” olduğu sonucuna varmıştı: https://www.bbc.com/news/blogs-echochambers-27074746

Trump’ın Beyaz Saray’da geçirdiği dört yıl boyunca ülkenin siyasal sistemi daha çok demokrasi değil daha çok oligarşi yönünde evrildi: Finans ekonomisi, yatırım bankaları ve piyasadaki aracı kuruluşlar reel ekonomiden kaynak emmeye devam etti, Fed’in ekonomik büyümeyi desteklemek amacıyla uyguladığı parasal genişleme programları büyük ölçüde borsalardaki hisse senedi ve bono ticaretini genişletmeye yararken, reel ekonomide istihdam artışı geçicilik niteliği ağır basan hizmet sektöründe yoğunlaştı. İstihdamda sağlanan bu artış Covid-19 salgını sonucu 100 binden fazla küçük ve orta ölçekli işletmenin iflasıyla muhtemelen geri dönmemek üzere kaybedildi. Salgının ilk dalgasıyla yitirilen istihdamın geri dönüşü ise ancak kısmi olarak ve Amazon, Facebook, Google ve Apple gibi sayısal teknoloji devlerinin tekelleşme sürecini hızlandıran bir süreç içinde gerçekleşti. 

Trump yönetiminin son haftalarında, Demokratların kontrolündeki Temsilciler Meclisi ile Trump ve Senato’daki müttefikleri arasında anlaşma sağlanamaması sonucu, salgın nedeniyle işlerini  yitirmiş olan milyonlarca çalışana mali destek sağlayacak bir paket yasalaşamadı. Bu ülkedeki yoksullaşma sürecini önemli ölçüde tırmandırdı. 

ABD’deki yoksulluğun yoğunlaşması Trump’ın popülist siyasi akımının güçlenmesine önemli ölçüde katkıda bulunma potansiyeli taşıyor. 

2020 başkanlık seçimlerinin ardından görünen bu tabloda, tüm kutlamalara ve zafer danslarına karşın yeni başkan Joe Biden’ın önünde duran çok önemli siyasi ve ekonomik sorunlar yumağına da bir göz atmak gerekirse: 

Seçim sonucunda yaşama organında ortaya çıkan tablo, Biden’ın hareket alanını önemli ölçüde kısıtlayıcı bir düzene işaret ediyor: Demokratlar’ın Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğu azalırken Senato’da çoğunluğu sağlama umutları gerçekleşmedi. Bu durumda Biden, Trump’ın yüksek gelirli kesimler ve büyük şirketler için yürürlüğe soktuğu vergi indirimlerini iptal ederek mali reformlar için gerekli olan aynı kitleyi hedef alan vergi artışlarını uygulamakta büyük zorluk çekecek.

Biden bu çabalarında başarısız olursa, mali destek programları uygulamak için ABD Hazinesi borçlanmayı artırmak zorunda kalırken, Fed’in başka çaresi olmadığı için parasal genişlemeye devam etmesi ve belki de eksi faiz oranlarına dayanmak zorunda kalması söz konusu olabilir. Eğer son on yıllık eğilimler göz önüne alınırsa, bu parasal genişleme programları da büyük ölçüde finansal piyasaları destekleyeceğinden, reel ekonomi ile finans ekonomisi arasındaki denge daha da bozulacak. 

Bizzat ABD devlet istatistikleri, Covid-19 salgını başladığından beri ülkedeki milyarderlerin yüzde 27 oranında zenginleştiğini ortaya koyuyor. Aynı politikaların devamından değişik bir sonuç beklenmemesi gerektiğini hatırlamak da gerekiyor. 

Uzun sözün kısası, Biden’ın seçim zaferi belki de göründüğü kadar umut verici bir değişimin başlangıcı değildir.