İşgal veya fetih...

İşgal veya fetih...

5 Ağustos 2021 Perşembe  |   Serbest Kürsü

Rafael Sadi

İki sözcük aynı fiili anlatsa da kullanıldığı şekle göre farklı anlamlar içermektedir. Fetih sanki haklı bir olguyu, fiili anlatabilirken işgal ise olumsuz ve haksız bir fiilden söz etmektedir. 

Sonuç olarak ikisi de bir başkasının yaşadığı toprakları veya devletleri haklı veya haksız yere ele geçirmenin değişik anlatımlarıdır. 

Mesele "Fatih Mehmet Sultan 1453’te İstanbul’u fethetti" diyoruz ama "işgal etti" demekten kesinlikle kaçınıyoruz. Bu şekilde kullanırsak anında vatan haini ilan edilebiliriz. 

Veya İngiltere (isterseniz Britanya İmparatorluğu) ta Çin'e kadar gidip her yeri fethetmiş ama kimse onlara işgalci diyememiş. 

Sebebi gayet basit, sağ olsun yazar dostum Erroll Geraldin'in ifadesi ile "tarihi galipler yazar" sözünün ne denli doğru olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. 

Tarihte ne işgaller fetih diye geçmiş ne fetihler de işgal diye karşılanmıştır.

Kıbrıs konusunda Türkiye o Ada'daki kan kardeşlerini ve aynı milliyetten olduğu insanlarını kurtarmak adına çıkarma yaparken aslında ulvi ve hukuki yasal haklarını kullanmış ve kardeşlerini ölümden kurtarmıştır. Bugün ise Türkiye’ye "Ada'da işgalci konumundasınız" deyip çıkması talep ediliyor. Hoş kimsenin Ada’yı terk edeceği, işgal veya fethi sonlandıracağı yok ama sorunların mevcudiyeti yadsınamaz. 

Gelelim İsrail'e ve binbir gece masalcı Filistin davasına.  

İsrail'de bugün kendi kendine "Burası Filistin", o topraklardan yaşayanlara da "Filistinli" diyen bir toplum oluşturulmuş durumda. Aslında bu  topraklar üzerinde hiçbir zaman ne bir Filistin devleti ne de bir Filistin halkı vardı. Hoş bundan sonra olamaz diye bir kural da yok tabii ama İsrail 1967 yılında kendisini yok etmek üzere  kendisine saldıran Suriye, Mısır, Lübnan ve Ürdün’e karşı kendini ve vatandaşlarını  savunmak için gerçekleştirdiği topraklarını savunma savaşı sonucu Yehudie ve Sammiriye, İbranicesi YEUDA VE SHOMRON topraklarını fethetmiş ve halihazırda bu toprakların bir bölümü olan Yeruşalayim şehrini de resmen ilhak etmiştir. 

İsrail 1967 yılında  fethettiği toprakların tamamını ilhak etmemekle büyük bir hata işlemiş ve insani sebepler ile ve Ürdün'le barış umuduyla gerektiğinde iade etme ihtimaliyle işgal statüsünde bırakmıştır. Ürdün ile barış yapılmış ancak Ürdün aslında kendisine ait olmayan bu toprakları geri almak istememiş, üzerinde yaşayan Ürdünlü halkı da istememiş hatta savaş esnasında anavatanlarına dönmek isteyen vatandaşlarının üzerine yaylım ateşi aşarak yaklaşık 7000 kadar insanını öldürmüştür. Bu olayın adı "Kara Eylül" katliamıdır. Bu isimle anılan bir örgüt de mevcuttur. 

Ürdün sınırlarında  öldürülen bu insanların tamamı bugün kendilerine Filistinli diyen insanların da aileleri, atalarıdır. Muhtemelen bu insanlar bir daha Ürdünlü olarak anılmak istemedikleri içindir ki kendilerine Filistinli demeyi tercih etmişlerdir. 

Aslında bakarsanız, Filistin ve Filistinlilik dünya Arap ülkelerinin İsrail’i bu coğrafyada barındırmak istememelerinin bir sonucu, oyunun bir anahtarıdır. Filistinli mülteci kampları da bu programın da bir parçası ve sonucudur. Kendi insanlarının bir bölümünü sefalet içinde yaşatarak "Sorumlu İsrail" demek bir rezalettir. Filistin Otonomi Yönetimi içinde ve savaştan 54 yıl geçmesine rağmen Ramallah ve Rawabi gibi modern Filistin şehirlerinin yanında mülteci kamplarında kendi insanlarına insanca bir yaşam vermemenin sorumlusu nasıl İsrail olabilir?

 



Mahmud Abbas’ın sarayı bu iken mültecilerin sürünmesine ben isyan ederken kendileri İsrail’i suçlamaya devam ediyor… 

Mülteci kampları, oradaki insanlar sardalya kutusu misali üst üste ve işsiz yaşarken terörün de yerleşim bölgesi olmuş durumdadır. 

"Suçlu İsrail" ezberinin önce kendileri tarafından bozulması ve insanca yaşamak için kendi yönetimleri ile mücadele etmeleri gerektiğini anlamaları gerekmektedir. 

1918-1948 arasında Yahudiler de Irak ,Libya ,Suriye , Yemen, Fas gibi ülkelerden kovulmuşlar ve İsrail’de mülteci durumuna haline düşmüşlerdi. Tabii ki soykırımdan kurtulanlar da mülteciydi. 

İsrail'deki mülteci kampları aşağıdaki fotoğraftaki gibiydi. Günümüzde bu mekan bir müze haline getirilmiş Yahudi Göç tarihi bütün gerçekleri ile gelecek nesillere anlatılmaktadır. Bu mülteci kampının yaklaşık 10 kilometre yanında ise İsrail’in incilerinden biri, Natanya sahil şehri yer almaktadır. Aradaki fark sadece mantalite farkıdır. İsraillilerin kimseyi bu topraklardan kovma veya denize dökmek gibi bir emeli yoktur. 
 

 

Filistinli komşularımıza veya kardeş çocuklarımıza sorulması gereken sorular şunlar olmalı:

"Bu toprakları bırakıp gideli, daha doğrusu kovulalı 2000 sene oldu. Bu 2000 sene zarfında neden gelen giden bütün fatih veya işgalcilere karşı direnmediniz? Neden kendinize bir devlet kurmayı düşünemediniz? Bizden evvel yakın tarihte Osmanlı İmparatorluğu 400 sene burasını yönetmişti. Ondan sonra İngilizler 1917'de geldiler ve 1948’e kadar burayı manda yönetimi olarak yönettiler. Neden İngilizlerden El-Aksa’yı talep etmediniz? O zaman bu mescit sizin için yeterince önemli değil miydi acaba? Yahudiler buraya gelince ve memleketi, şehri ve Mescid-i Aksa'yı yaşanacak yer haline getirince mi kıymete bindi? Yahudileri bu coğrafyadan silmek kimin hülyasıdır ve siz kime hizmet ediyorsunuz?" 

İsrailli Arap milletvekilleri kendilerini Filistinli sayıyorlar, isterlerse Senegalli saysınlar beni pek rahatsız etmez. Ancak ceplerinde İsrail pasaportu varsa ve bu ülke sosyal sigorta sisteminden haklı olarak para alıyor ve sağlık hizmetleri genel sağlık sigortası çerçevesinde karşılanıyorsa, kendilerinin de bu ülkenin milli marşı söylendiğinde en azından ayağa kalkıp saygı göstermeleri gerekir. İsrail parlamentosunda İsrail askerlerine "katil" diyememeleri gerekir. 

Şayet birilerine katil demek isteyen varsa hangi milletten veya dinden olursa olsun diyebilir ama kanıtları ile birlikte mahkemeye başvurup bunu hukuka uygun bir şekilde yapmalıdır. Bol keseden karalama ile tribünlere oynanacak sahne olarak kullanılmamalıdır İsrail Parlamentosu veya herhangi bir ülkenin meclisi. 

Bu yazdıklarımın tamamı Türkiye için de geçerlidir...

Etiketler:  Rafael Sadi