İran’da sol nasıl yenildi?

İran’da sol nasıl yenildi?

23 Eylül 2022 Cuma  |   Serbest Kürsü

Ulaş Başar Gezgin (ulasbasar@gmail.com)

Başlıktaki soruyla ilgili olarak, okunmadan edinilmiş kulaktan dolma bilgi, “siyasal İslamcılara kandılar, onları tehdit olarak görmediler” biçiminde. “İşin aslı öyle mi?” sorusunu yanıtlamak için Türkçede belli başlı 2 kitap var: Biri Maziar Behrooz’un ‘Nasıl Yapılamadı: İran’da Solun Yenilgisi’ kitabı ; diğeri ise Türkiye’de bu kitaptan yaklaşık 20 yıl önce yayınlanmış olan Bahman Nirumand’ın ‘İran’da Soluyor Çiçekler’ kitabı.

İlk kitap, yazarın 1993’te ABD’de savunduğu doktora tezine dayanıyor. Kitap kronolojik olarak ilerliyor: 1950’lerle 60’lardaki İran solunu ilk bölümde, 70’lerdeki İran solunu ise, 2. bölümde ele alıyor. 3. bölüm, İslam karşı devrimi ve hemen sonrasına ayrılmış. Son bölüm ise, vurucu soruyu soruyor: İran solu neden yenildi? Elbette ‘İran solu’ denince ilk olarak Tudeh akla geliyor. Ancak Halkın Fedaileri, daha ufak örgütler ve Azeri ve Kürt azınlık muhalefeti gibi başlıklar da kitapta öne çıkıyor. İran solunu oluşturan temel üç hareket özellikle inceleniyor: Tudeh (İran Komünist Partisi), Fedailer (gerilla hareketi) ve Peykar (Maocu hareket)...

Kitaba göre, “yenilginin nedenleri İranlı Marksistlerin İran toplumunun iç dinamiklerini anlamak ve kendilerini bu dinamiklere uyarlamak yeteneğini gösterememesinde aranmalıdır.” (Behrooz, 2007, s. 236) İran solu, 1979 ve sonrasında olanlara karşı dogmatik ve şabloncu kalmış; çeşitli nedenlerle, ‘somut durumun somutun tahlilini yapamamıştır. Yazara göre, Çin ve Vietnam’da solun kazanması, solun halkla iç içe olmasından ve halkı çok iyi anlamış olmasından ileri geliyordu. Aynısı, İran solu için geçerli değildi.

Chavez’in İran’a desteği: Déjà vu

Ancak yazar, sol hareketlerin öznel koşullarının ötesinde, devlet şiddetini gözden kaçırmaz. 1953’ten 1979’a dek sol hareketler büyük baskı altındayken, siyasal İslam büyük oranda serbest bırakılır. "Soğuk Savaş"la uyumlu bir biçimde, "Yeşil Kuşak" projesine uyum sağlanır. Şah sonrasında, İran solunun önemli bir bölümü, Humeyni’nin emperyalist sistemden kopup bağımsızlığa vurgu yapmasını, ilerici bir adım olarak görür. İran solunun ulusalcı kesimleri zaten Humeyni’yi millilik üstünden destekleyecektir. İran’ın Komünist Partisi Tudeh, Sovyet kontrolündeki siyasal çizgisiyle, ilericilik adına Humeyni’yi destekler. Buna göre, Humeyni’nin devrimi, sosyalist devrim için geçilmesi gereken bir aşamadır. Bu destek durumu, yıllar sonra yeniden akla gelir. Ne zaman? Chavez antiemperyalizm adına İran’daki rejimi desteklemeye kalktığında… Tudeh, bununla kalmaz; Humeyni rejimindeki ilerici kanadı güçlendirmek adına, grevlere karşı çıkmaya kadar gider… Buna göre, İran’ın antiemperyalist mücadelesinde grevler karşı devrimci niteliktedir. Şu örnek durumun özeti gibi:

“Şöyle bir durumu düşünün ki, işçilerin greve hazırlandığı bir fabrikada bir grup Marksist bundan vazgeçilmesi için dil döküyor, bir başka grup, nesnel durumla ilgisiz uçuk önerileri yüzünden toplantıdan atılıyor, üçüncü bir grupsa grev hazırlıklarıyla ilgilenmekten çok grevden vazgeçilmesini isteyen birinci grubu teşhir ve tecrit etmeye çalışmakla uğraşıyor ve de bütün bunlar patronlara sadık işçilerin ve idarî personelin grevi kırmak için var gücüyle uğraştığı bir sırada oluyor. Devrimden sonraki ilk yıllarda böyle manzaralar az görülmüyordu.” (s. 270)

Yenilginin başka nedenleri

İran’da coğrafi ve toplumsal nedenlerle köylü sınıfının zayıf olması, yazara göre, İran solunu yaslanabileceği bir güçten mahrum bırakmış, onu yalnızca kente odaklanmak zorunda bırakmıştı. Ülkede Şah’ın baskısı nedeniyle, bağımsız sendikacılık da gelişme olanağı bulamamıştı. Bu zorlu koşullara, İran solunun kendini halk diliyle ifade etme çabasında karşılaştığı engeller eklenecektir. Böyle bir dilin, mollaların vaazlarıyla rakip olması düşünülemezdi. Marksizm’in eğitimli kesimlerin ideolojisinden halkın dünya görüşüne dönüşmesi süreci, gerçekleşemedi. Kitap, konuyla ilgili Troçkist görüşe de yer veriyor: Troçkist tarih yazımı, İran solunun yenilgisini burada sıralanan etmenlere ek olarak, Stalinizm’e bağlıyor. Bu görüşe göre, İran solunun çoğunluğunun Stalinist olması, demokratik hakları ve özgürlükleri öncelik olarak görmemelerine yol açtı.

 

 

Binbir parçalı sol

Solun kişisel ve ideolojik anlaşmazlıklar nedeniyle çok parçaya bölünmüş olması da, Humeyni’nin işine gelecekti. Hatta bu anlaşmazlıkların Tudeh’i çalışamaz duruma getirdiği durumlar yaşanmıştı. Humeyni, İran’a döndüğünde, İran solunun hayati bir sorunu vardı: Önderlik. Tudeh’in ise, tümüyle SSCB kontrolünde olması onun sonunu getirecekti. Peykar, İran rejimiyle uzlaşan Sovyetlere karşı önce Çin’e, Çin’in de uzlaşmasından sonra ise Arnavutluk’a yönelecekti. Tudeh ve Peykar, ideolojik ayrılık nedeniyle yan yana gelemez durumdaydı. Fedailer ise, sol içinde tarafsız bir çizgi izliyordu.

Solun yenilgisinde Tudeh’in yanlış politikaları ve liderliği, önemli bir etmen… İran solunun beyin takımı ya çoktan öldürülmüş ya da tutsak edilmişti. Önder kadroların kaybı, gerisini çorap söküğü gibi getirecekti… Tudeh’in tabutuna son çiviyi ise Sovyetlerin çöküşü çakacaktı…

İran’da Soluyor Çiçekler

İkinci kitap ise, anılara dayanan, daha az derli toplu, ancak birinci elden tanıklığa dayanan oldukça dolu bir kitap. Kitabın arka kapağında, asıl soru, aslında büyük ölçüde yanıtlanıyor: 

''Evet Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. 'Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanamayacak, işkence yapılmayacak, hapishaneler kapatılacak, kadınlara eşit haklar tanınacak, giyim serbest olacak' dedi. Biz solcular ise ılımlılardan daha da büyük yanlışlar yaptık. Biz dedik ki, bir yandan gelenekselliği simgeleyen, diğer yandan da böyle güzel şeyler vaat eden bu karizmatik önder olmadan Şah'ı deviremeyiz. İkincisi, mollaların devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk. Üçüncüsü de, gerçekten pek çok solcu, başta Humeyni olmak üzere, çoğu mollaların radikal tutumlarını beğeniyordu... Biz solcular, İslam'ı yeni bir güç olarak görmekten yoksunduk. İran üzerine analizlerimizin, Şili veya Vietnam üzerine yapılan analizlerden farkı yoktu. Ayrıca demokrasi anlayışımız da yetersizdi. Giysileri yüzünden sokaklarda kadınlara sataşmalar başlayınca, 'yan çelişkiler' diye ciddiye almadık bunları. Biz, ana çelişkiyi, yani emperyalizmle savaşı, ön planda tutuyorduk. Demokrasi olmadan emperyalizmle savaşılamayacağını anlayamamıştık. Kadın hakları, sendikal haklar için verilen kavga, emperyalizmle savaşın ta kendisidir...''

İktidarı perçinleyen koşullar

İkinci kitabın yazarı, bugün sürgünde olan tanınmış bir İranlı-Alman gazeteci-yazar. Kitabın çevirmeni, 80’li yıllarda, Almanya’da kendisiyle bir söyleşi yapmış. Bu söyleşi, kitabın sonunda yer alıyor. Söyleşide şu bilgiler ilgi çekiyor: Humeyni’nin ilk hükümetinde çoğunlukla ılımlılar var, din adamları yer almıyor. Karşı devrim gerçekleşmiş olmasına karşın, Humeyni değişik kesimlerin sevgisini kazanmak için temkinli davranıyor. İşin aslı, Humeyni ve ekibi, vitrindeki hükümeti ılımlılara verirken, bir yandan devleti ele geçiriyor. Bütün kilit roldeki devlet kurumlarının alternatifleri/paralelleri oluşturulup ilerleyen dönemde zamana yayılarak Şah döneminin devlet kurumları (ordu, polis, adalet) vb. lağvediliyor. Bu süreçte, 8 yıl süren ve yüz binlerce kişinin canına mal olan İran-Irak Savaşı Humeyni ve ekibi için bulunmaz bir fırsat yaratıyor. Kendisini en büyük vatansever, yalnız kendi yandaşlarının değil tüm İran’ın lideri olarak sunması ve kendisine tehdit olarak gördüklerini ‘vatan haini’, ‘terörist’ vb. olarak etiketlemesi için en uygun koşullar oluşturulmuş oluyor.

 

 

Ilımlıların yanıltıcı mevcudiyeti

Ancak, yazar soldan önce ılımlıları suçluyor. Ilımlılardan kastı, radikal bir dönüşüm yanlısı olmayan sosyal demokrat kesim. Devrimci güçler değil, asıl bu ılımlılar Humeyni ve ekibinin yedek parçası oluyor. Bu arada, Şah döneminin son başbakanının da İspanyol İç Savaşı’na katılmış bir sosyal demokrat (Şapur Bahtiyar, 1914-1991) olduğuna dikkati çekelim. Dolayısıyla, Humeyni ve ekibi, aslında hükümete fazla dokunmayarak, hükümetten daha önemli olan devleti eline almış oluyor. Yazara göre, Humeyni’ye hayran olan ılımlılar vardı. Dolayısıyla, yalnız kaba kuvvet söz konusu değildi; ondan önce ılımlı kesimlerin rızasını almıştı. Fakat ilerleyen sayfalarda, yazar, suçu ılımlılara ek olarak, sola yükleyecektir. Humeyni’deki ‘ilerici’ yönlere odaklanılıp gerici yönlerin gözden kaçırıldığını söyler. Antiemperyalist retorikte birleşirler; ancak kıyafet yasakları geldiğinde artık çok geç olacaktır. Sol, üçe beşe bölünmüşken, binlerce molla tek bir liderin çevresinde birleşerek, Şah sonrası İran’da en büyük güç olacaktı.

Tek lider çevresinde toplanmış mollalar, yoksul dostu bir söylem benimseyerek, tüm camileri ve mahalleleri siyaset meydanı belleyecekti. Mollalar, aydını özgürlük diye, yoksulu ise ekmek diye kandıracaktı. Kabul edene havuç verirler, vermeyenlere sopa gösterirler. Böylece, rıza ve kaba kuvvet dengesi içindeki rejim süreklilik kazanır.

Bir kez aldıklarında...

İşin acı olanı şu: Yıkıldı yıkılacak denen Humeyni rejimi, savaşlara, ekonomik krizlere ve ambargolara karşın yıkılmaz ve sarsılmaz bile. Tarihsel ölçekteki bir beyin göçü bile rejimi çökertmeyecektir. Sürgündeki İranlı muhaliflerin Humeyni’nin ölümünden sonra iç savaş beklentisi ya da iyiye gitme umudu gerçekleşmez. Bir kez iktidarı aldıklarında, bir daha onları indirmek olanaksız olacaktır.