İnsan hakları, hayvan hakları

İnsan hakları, hayvan hakları

11 Kasım 2020 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Emre Dilek

1 Kasım "Dünya Vegan Günü"ydü. Ben de 12 yıldan beri bu tür bir yaşam tarzını seçen veganlardan biriyim. Veganlar hiçbir hayvansal kaynaklı ürünü kullanmazlar. Sadece kullanmamakla kalmadıkları gibi hayvanların kullanıldığı her türlü pratiği de reddederler. Dolayısı ile veganlık yeme içme alışkanlığının çok ötesinde temelde hayvan hakları konusunu içeren bir dünya görüşüdür. Ben de bu yazımı veganlığın daha çok konuşulan yeme içme alışkanlıkları yerine hayvan hakları konusuna odaklanarak şekillendirdim. 

İnsan tarih boyunca doğa ile sıkı ilişki içinde olmuştur. Özellikle hayvanlar âlemi insan yaşamını ilkel toplumlardan bugüne kadar çok etkilemiştir. İnsan kimi zaman onlardan korkmuş, kimi zaman kutsallaştırmış ve yer yer de onları taklit etmeye çalışmıştır. Tarih boyunca birçok medeniyet hayvan mitleri yaratmış ve onlarla bayraklarını süslemiş, toplumlarının sembolü yapmıştır. Bütün bu ortak yaşam geçmişine rağmen diğer canlılara kıyasla daha gelişmiş olan biyolojik ve fizyolojik özelliklerini kullanarak doğanın tüm imkân ve kaynaklarını tek başına sahiplenmektedir. Bu sahiplenmenin neticesindeki uygulamaları ile ya bu gezegeni paylaştığı bazı türleri ve yaşam alanlarını yok etmekte ya da onlar için ciddi tehditler oluşturmaktadır. Kuralları kendi koyan insan bunları kendi dışındaki türlere ve doğal yaşama hiçbir söz hakkı tanımadan dayatmaktadır. Doğanın kuralları yerine kendi kurallarını uygulamaya koymuş olması da ekolojik yapının erozyona uğramasına sebebiyet vermektedir. Neticede bu bencilce sahiplenme onu kendi dışındaki tüm türleri mal konumuna indirgemesi ile neticelenmiştir. Tarihte örneklerini gördüğümüz ve kısmen farklı formatta günümüzde de devam ettiği şekilde kendi türünü köleleştirmekte de bir beis görmemiştir.  

"Aydınlanma Dönemi", insanın insanı köleleştirmesi anlayışının yıkılması için önemli bir gelişme olmuştur. Hümanizm düşüncesi gelişerek insan hakları kavramının ortaya çıkmasına katkı sağlamıştır. İnsanı merkeze alan bu anlayış neticesinde şekillenen hukuk, devlet sistemi ve sosyal yaşam insanların yaşam kalitesini maddi ve manevi açıdan daha iyi bir konuma getirmiştir.

Ancak hayvanlar açısından bunun tersi yönde bir gelişme olduğu söylenebilir. İnsan adına yadsınamaz fark yaratan bu anlayış hayvanlar için aynı gelişmeyi sağlamadığı gibi aksine insana yüklenen ulvi değer sayesinde hayvanlarla olan makasın açılmasına sebep olmuştur. Hayvanlara karşı "Aydınlanma Dönemi" öncesi sahip olduğumuz geleneksel, dinî ve felsefi yaklaşımlar büyük oranda aynı şekilde devam etmiştir.  

Batı'da felsefe ve sosyoloji alanında büyük etkiler yaratmış bazı düşünürlerden birkaç örnek vermek sanırım anlatmak istediğimi daha net ortaya koyacaktır. Mesela Descartes hayvanları "duyguları olmayan makinalar" diye adlandırıyordu. Onun için dövülen ya da işkence gören hayvanın çığlıkları kırık bir makineden gelen seslerle aynıydı.  

John Locke, hayvanları doğal kaynaklar olarak görüyordu, mesela ağaçlarla, toprakla aynı şeydi hayvanlar. Bunlara sahip olabilir ve onlar üzerinde “doğal haklarımızı” talep edebilirdik.  

Immanuel Kant için de hayvanlar birer nesneydi. “Varoluşu doğaya dayanan canlılar eğer akıllı varlıklar değillerse ancak bir araç olarak göreli bir değere sahiptir ve işte bu yüzden nesnedirler…” tanımını yapmıştır. 

Günümüzde de hayvan hakları konusu çeşitli çelişkilerin gölgesinde devam etmektedir. Mesela hayvanlara karşı yapılan bireysel ihlal ve acı çektirmeler haber olup sosyal medyada infial yaratacak seviyede etkileşime girerken global devasa bir et endüstrinin bunu 7/24 milyonlarca kere yapması rutin bir uygulama olarak algılanmaktadır. 

Her şeye rağmen son yüzyılda hayvan hakları konusunda gerek bilimsel gerekse de felsefe alanında kayda değer gelişmeler ve çalışmalar ortaya çıkmıştır. Hayvan hakları konusunda çalışan Felsefe profesörü Tom Regan’ın bir makalesinde belirttiği ‘’bir yaşamın öznesi olma’’ kriteri önemlidir. Regan bunu şu şekilde açıklamıştır:

"Bir yaşamın öznesi olan bireyler, inançlara ve arzulara; algılama, hatırlama gibi yetilere ve kendilerininki de dahil olmak üzere gelecek duygusuna; haz ve acı hisleriyle birlikte bir duygusal hayata; tercihlere ve esenliklerini belirleyecek çıkarlara; arzuları ve amaçları doğrultusunda eyleme geçme yetisine; zaman içinde gelişen psikofiziksel bir kimliğe; başkalarına sağladıkları yararlardan ya da başkalarının çıkarlarına alet olmalarından mantıken bağımsız olarak, yaşantılarının kendileri açısından iyi ya da kötü olması anlamında bireysel bir refaha sahip olan bireylerdir. Bir yaşamın öznesi olma kriterini yerine getiren bireyler, kendi başlarına bağımsız bir değere -içsel değere- sahiptir." 

İçlerinde Stefan Hawking’in de bulunduğu çeşitli nöroloji uzmanları ve bilim insanları 2012 yılında bir araya geldiler ve araştırmaların neticesinde sonuç kısmını aktaracağım çalışmayı hazırladılar. Sonuç deklarasyonuna göre; “Aynı noktada buluşan ortak kanıtlar, hayvanlarda nöroanatomik, nörokimyasal ve nörofizyolojik bilinç durumlarının alt katmanlarının var olduğunu ve hayvanların kasıtlı davranışlar gösterme kapasitesi taşıdıklarını göstermektedir. Bunun sonucu olarak, elimizdeki kanıtlara göre, insan, bilinç oluşturan nörolojik altyapıya sahip tek canlı değildir. Aralarında bütün memeliler, kuşlar ve ahtapot gibi birçok canlının da bulunduğu hayvanda bu nörolojik altyapı bulunmaktadır.” 

Bu satırları okurken ülkemizde daha insan hakları oturmamışken sıra nasıl hayvanlara geldi diye serzenişte bulunmuş olabilirsiniz. Ben bunu sosyal bir iş bölümü olarak görüyorum. Bir bisiklet fabrikasında çalıştığımızı düşünelim. Eğer tüm çalışanlar olarak önce tekerlek üretelim dersek elimizde çok sayıda tekerlek olur ama bisiklet olmaz. Sonra hep beraber gidon üretelim dersek yine elimizde tekerlek ve gidonlar olur ama binebileceğimiz bir bisiklet hala ortada yoktur. İş bölümü yaparak birisi tekerlek üretirken diğeri sele, gidon, zincir ve pedal gibi parçaları üretebilir. Bu sayede daha kısa sürede güzel bir bisikleti üretip onunla yol alabiliriz. Toplumsal iş bölümü de aynı şekildedir. Toplumdaki tüm bireyler kendi ilgi ve imkanları doğrultusunda kendi adına doğru olduğuna inandığı konuların uygulanabilmesi için eylemlerde bulunurlar. Bu alanların ve eylemlerin hiçbiri diğerinden daha az ya da çok önemli değildir. Toplumsal iş bölümünde bu çeşitliliği yakalamak önemlidir. Sanıyorum o zaman her türden bireylerine iyi bir yaşam alanı  ve refah sağlayan sosyal düzeni yaratma yolunda ilerliyor oluruz.

"Hayvanları yeme arzumuzu sürdürdükçe; mutluluğu elde etmek, dolayısıyla da adil bir toplum yaratmak için gereken şartları sağlamak nasıl mümkün olacak?’’ diye sormuş filozof Sokrates. M. Ö. beşinci yüzyılda sorulmuş bu soruya yanıt bulabilecek miyiz acaba?..