İnönü'ye dair son bir söz

İnönü'ye dair son bir söz

23 Kasım 2020 Pazartesi  |   MG Özel

Hazal Yalın 

Bu uzun, neredeyse orta çaplı bir kitabı doldurabilecek yazı dizisini bitirirken, esas kahramanımız olan İnönü hakkında da birkaç kelam etmek şarttır... 

En önemlisi şu: İnönü’nün Türkiye’yi savaş dışında tutma kararı ve kararlılığını övgü, takdir, şükran ve minnetle anmak gerekir; hangi saiklere dayanmış olursa olsun bu kararlılık, Türkiye’nin belki milyonlarca ölüme mal olacak bir felaketle karşılaşmasını önlemiştir. 

Saiklerin tartışılması, bu hakikatin kabulünü takip etmelidir. 

Benim görüşüme göre İnönü, bu deyişin tam anlamıyla bir idare-i maslahatçıdır. Dolayısıyla, devrimci barutu, varsa eğer, son derece zayıftır. Örneğin Mahmut Esat’ın Kemalist devrimi tamamlamaya yönelik jakoben devrimci tutumuyla karşılaştırıldığında, İnönü bir restorasyon adamıdır. Yalnız inatçı ve irade sahibi olduğuna şüphe yoktur; Türkiye burjuva devriminin önderi tarafından İnönü’nün devrim değil tahkimat işine atanması da, buna uygundur.

İnönü’nün 1922’den itibaren Kemalist iktidarın vazgeçilmezi olması, devrimin sınırlarını da ortaya koyar; Türkiye devriminin barutu pek azdı, İnönü de o pek az barutla tahkimat örgütleyebilecek belki tek adamdı. Bana öyle geliyor ki, Doğan Avcıoğlu, Devrim Dergisi’nin logo altına kondurduğu, Mustafa Kemal’e atfedilen ünlü sözlerle (“idare-i maslahatçılar esaslı devrim yapamaz”) en çok İnönü’yü hedef alıyordu.  

Öncesi de vardır elbette ama 1938’den başlatayım; çok kabaca: 1938 çay partisinden derinleşen Koç dostluğuna, savaş yıllarında profaşist unsurların iktidarı ele geçirmesine göz yummasına, antikomünist hezeyanın hazırlanmasında ve örgütlenmesinde, Sovyetler Birliği’nin fiilen düşman ilan edilmesinde, ABD ile ilk sömürge ilişkilerinin kurulmasında ve hatta NATO’da, Kore’de, onun doğrudan sorumluluğu vardır.  

Yakın zamanda, elektronik ortamda tanıştığım bir dostumun 10 Kasım vesilesiyle yazdığı, bütünüyle katıldığım şu sözleri nakletmek isterim:  

“Emperyalizme karşı milli kurtuluşçuluk, soldur. Feodalizmin cerahati içinde uyuşmuş bir memlekette burjuva devrimi, soldur. Her biri sosyal hayatı baştan aşağı değiştirmeye yönelik köklü reformlar, soldur. Sadece toplum değil, lider kadronun geri kalanı bile yaşam biçimine, kültürüne, ahlakına, hayata bakışına bütünüyle aykırı, yabancı ve hatta düşmanken onları korkunç bir irade gücüyle dize getirmek, gerçek, örnek alınması gereken bir devrimci tavırdır, soldur. Devrimin barutu çabuk bitmiştir, doğru; milliyetçilik hızla şovenizme evrilmiştir, doğru; 1930’ların ortalarına gelindiğinde devrimci enerjiden geride pek az şey kalmıştır, evet; ama adeta hiçin içinden çıkmıştır o devrim, o hiçten çığ yaratan ise en çok onun devrimci iradesidir. Mustafa Kemal soldur, devrimcidir. Çok yaşa Mustafa Kemal!” 

Dolayısıyla, kimilerinin iddia ettiklerinin tersine, İnönü ile birlikte bir “termidor”dan söz etmek mümkün değildir. Devrimci jakobenizmin tükenişi İnönü’yle başlamamıştır, bunun izlerini daha İstiklal Savaşı yıllarına kadar sürmek mümkündür, dolayısıyla İnönü de bir “termidor” değildir. Yarbay Braun’un deyişiyle, “deli fişek” Mustafa Kemal hep jakoben kalmıştır; ancak bu irade, devrimin ardından çok geçmeden, liderliğin geri kalanının uzlaşmacılığına, pragmatizmine direnememiş veya ancak, bugün “devrimler” dediğimiz, üstyapıdaki köklü reformları dayatacak kadar direnebilmiştir.  

İnönü, bu direnişin tamamen bittiği noktadır. İlle de tarihlendirmek gerekirse, bu dönüm noktası, iç siyasette Mahmut Esat’ın, dış siyasette ise Tevfik Rüştü’nün tasfiyeleriyle aşılmıştır. 

İnönü bir denge siyaseti gütmüştür ama bu aslında her zaman Sovyetler Birliği’ne karşı bir denge arayışıdır.  

Mustafa Kemal, bağımsızlıktan daha yüce değer bilmeyen bir önderdi, onun Sovyetlere karşı tutumunda antikomünist tınılar, en çok, Sovyetler Birliği’nin büyük güç olmasından kaynaklanıyordu; onun anlayışına göre bir büyük güç, her zaman, bağımsızlık karşısında hiç değilse olası bir tehditti. Ancak esas tehdidin, karşısında dövüştüğü Batılı emperyalistlerden geldiğine şüphesi yoktu. Bu yüzden bağımsız bir devlet olma niteliğini koruyarak Sovyetlerle iyi ilişkileri siyasi vasiyet haline getirmişti. Bu siyaset, henüz Bandung yokken bir bağlantısızlık arayışıdır ve Tanzimat aydınındaki adeta genetik Rus düşmanlığından eser yoktur.  

İnönü ise antikomünisttir. Bu antikomünizm Rus düşmanlığıyla iç içe geçmiştir; bütün diğer ilişkileri ve eylemleri bu antikomünist çerçeve içinde anlam kazanmaktadır.  

Mustafa Kemal meseleye bir tercih meselesi (Sovyetlere karşı İngilizler, İngilizlere karşı Almanlar, İtalyanlara karşı Fransızlar, vb.) diye bakmıyordu. Ama hem kapitalist hem sosyalist dünya karşısında eşit ölçüde tarafsızlık diye de bakmıyordu. Mümkün müydü? Belki bir süre daha; ne var ki ilanihaye süremezdi. Ama bu “mümkünatsız” bağımsızlık arayışının tek örneği o değildir. O, tıpkı Çin’de Sun Yat-sen’in siyasi vasiyetinde olduğu gibi, Sovyetler Birliği ile dostluk siyasetini cumhuriyetin bu döneminin ilkesel bir tutumu haline getirmiştir. Bu sayede 1939’a, en çok da Montrö’ye kadar Sovyetlerle iyi ilişkiler devam etmiştir. Sovyet arşivleri ve bu dönemin olayları, Moskova hükümetinin Atatürk ve onun Dışişleri Bakanı Aras ile iyi ilişkilere hep önem verdiğine, ancak İnönü’ye karşı adeta şüpheci ve mesafeli olduğuna işaret eder.  

Bir başka deyişle, kapitalizm tercihinin devrimin tamamlanmayıp restorasyonu doğurması anlamında İnönü’yü Atatürk yaratmıştır; ama gene de aralarında bir nitelik farkı vardır.  

İnönü, hareketlerine daha ziyade Rus düşmanlığının ve antikomünizmin yön verdiği bir idare-i maslahatçı idi. O, Kemalizmin ilk döneminin üç temel akımı arasında denge sağlamaya çalışmıştır. Bu akımlar, Mahmut Esat’ın temsil ettiği devrimi sonuna kadar götürme iradesi, Falih Rıfkı’nın temsil ettiği reformist akım ve Menemencioğlu-Saracoğlu’nun (onlara Genelkurmay’da Çakmak ve diğer kudretli generalleri eklemeden olmaz) temsil ettiği profaşist anlayıştır. Ama devrimci Mahmut Esat da, reformist Falih Rıfkı da onun zamanında tasfiye edilmişlerdir. İnönü, görünürde Saracoğlu’nu da tasfiye etmiştir, oysa Saracoğlu zamanında nikel, tütün vb. ticaretiyle, varlık vergisiyle zenginleşen yeni burjuvaziyi, emperyalizmle ikili ilişkileri kurarak ihya etmiştir. Dolayısıyla, sonranın dolaysız sorumluluğu, ona aittir. 

Bununla birlikte İnönü savaş meydanlarından çıkmış bir önderdir; yenildiğini biliyor olmasına rağmen tam kapitülasyon bayrağını çekmemiş, bu bayrağı çekmeyi kendisine ve ülkesine yedirememiştir; en kritik bir anda onuruyla meydan okumaktan vazgeçmemiştir. Johnson mektubuna verdiği cevap budur: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini bulur.” Burada yenilgiyi teslim eder, Türkiye’nin onurlu yerini bulmasını bu dünyaya değil, yeni bir dünyaya bırakır. Onun bu yeni dünya için savaşacak takati, desteği ve niyeti olmadığını açıkça anlarız, ama belli ki (ilk tuğlalarını kendisinin döşediği) sömürge ilişkilerinin geldiği boyutu gururuna yedirememektedir.  

İnönü’nün tavrı, cehennemin yollarını döşemekteki inkâr edilmez payına rağmen, bugünle karşılaştırıldığında kesinlikle son derece onurludur.  

* * * 

İlgili okur için, 1940’lı yıllarla ilgili Medya Günlüğü’nde yayınlanan yazılarım şunlar:  

CHP’nin ünlü 1947 kurultayıyla ilgili, esas itibariyle Vyaçeslav Şlıkov’un önemli bir makalesinin çevirisi: http://medyagunlugu.com/haber/en-uzun-kurultay-devrimden-evrime-47575

1942 tarihli, Nazi Almanya’sının yıkıcı savaşı devam ederken, Sovyetler Birliği’ne karşı “milli komiteler” örgütlenmesinde Türkiye’nin rolünü ortaya koyan http://medyagunlugu.com/haber/ankaranin-fasist-almanya-ile-iliskilerine-dai-48117

Haklı olarak son derece ilgi çeken, Yarbay Max Braun’un Sovyetler Birliği’ndeki sorgularını yazdığım http://medyagunlugu.com/haber/turkiyeyi-yakindan-taniyan-bir-nazinin-ifadel-48136 . Keza, onun doğrudan devamı niteliğinde http://medyagunlugu.com/haber/yarbay-max-braunun-akibeti-48158

1947 tarihli, Karadeniz’deki Alman donanma komutanlığı da yapmış olan Tümamiral Wolff Ehrenreich von Arnswaldt’ın Sovyet Hükümeti’ne 1947 tarihli mektubu: http://medyagunlugu.com/haber/karadenizde-nazi-donanmasi-48169

Ve son olarak, Wehrmacht “Güney” Ordu Grubu komutanı Feldmareşal von Manstein’ın başyaveri Albay Richard von Werder’in Sovyet Hükümeti’ne 1947 tarihli mektubu. İlk defa bu mektupla birlikte, İnönü’nün çok yakınındaki Sarper’in bütün işgal Avrupa’sında dolaştığını ve Hitler’le de özel olarak görüştüğünü öğreniyoruz: http://medyagunlugu.com/haber/hitlerin-ozel-ucagiyla-dogu-cephesine-48252

Bunlardan başka, 1950’li yıllarda Sovyetlerin Türkiye’ye bakışını açıkça ortaya seren iki yazı daha var. Biri http://medyagunlugu.com/haber/ankaraya-sovyet-notasi-uzerine-notlar-47887 . Söz konusu nota 1952 başında verilmişti. Bu yazıda özellikle Bağdat Paktı dolayısıyla gerilimin nasıl tırmandığını göstermeye çalıştım. İkinci yazı ise, bu defa Asia News’ta yayınlanmış olan https://asianewstr.com/sscb-ankara-buyukelciliginin-1951-yillik-raporu-turkiye-dis-siyasette-bagimsizligini-kaybetti/ Bu son derece kapsamlı analiz ve onunla ilgili yazdığım uzun giriş, bu dönemi kavramak için büyük önem taşıyor.  

Son olarak, bütün bu çalışmalarda aslında hissedilen temel bir meseleyi, Kemalizm konusunu da, Politik Yol’da yayınlanan epey uzun, “Üç çeyrek asırdır muhalefette: Kemalizm” başlıklı yazımda değerlendirmiştim. Okur, bu yazının bölümlerini şurada bulabilir:

https://www.politikyol.com/hazal-yalin-yazdi-uc-ceyrek-asirdir-muhalefette-kemalizm-1/ “Giriş” ve “Altı ok: ideolojik eklektizm ve paradoks başlıklı bölümler. 

https://www.politikyol.com/hazal-yalin-yazdi-uc-ceyrek-asirdir-muhalefette-kemalizm-2/ “Kemalizmde üç farklı eğilim: reformist, devrimci, protofaşist” başlıklı bölüm.  

https://www.politikyol.com/hazal-yalin-yazdi-uc-ceyrek-asirdir-muhalefette-kemalizm-3/ “Sol kemalizmin yükselişi, düşüşü ve yeniden yükselişi. Kürt meselesi” başlıklı bölüm. 

https://www.politikyol.com/hazal-yalin-yazdi-uc-ceyrek-asirdir-muhalefette-kemalizm-4/ “Devrimci-sosyalist sol ve kemalizm” ve “Akademide ABD ve AB gölgesi” başlıklı bölümler. 

https://www.politikyol.com/hazal-yalin-yazdi-uc-ceyrek-asirdir-muhalefette-kemalizm-5/ "Kemalizm üzerine tezler" ve "Sonuç" başlıklı bölümler. 

Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan fazla çevirisi var. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kırmızı Kedi, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. Güncel makaleleri genellikle Yakın Doğu Haber’de (ydh.com.tr) yayınlanıyor. @Hazal_Yalin 

Etiketler:  Hazal Yalın