Herzl’den Netanyahu’ya siyonizm ve İsrail

Herzl’den Netanyahu’ya siyonizm ve İsrail

15 Mayıs 2021 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Mustafa Kemal Eriç

İsrail’in Kudüs’ün Arap mahallelerindeki Filistinli aileleri evlerini terk etmeye zorlamasıyla başlayan ve şimdilik Gazze Şeridi’nin İsrail tarafından yeniden işgalin eşiğine kadar tırmanan gerilimde 180'den fazla kişi hayatını neden yitirdi? Başbakan Binyamin Netanyahu’yu yolsuzluk davalarında mahkum olmaktan kurtarmak için olabilir mi? 

Bu sorunun yanıtını biraz sonraya bırakıp 1896 yılına geri giderek İsrail devletinin kuruluş sürecinin başlangıcına bir göz atabiliriz. Filistin'de bir İsrail devleti kurulması düşüncesi ilk kez 1896’da, "siyonizmin babası" sayılan Theodor Herzl adlı Avusturya Yahudisi bir gazeteci tarafından ortaya atıldı. Herzl'in bir bildiri yayınlayarak yaymaya çalıştığı bu düşünce daha sonra Dünya Yahudi Kongresi tarafından nihai amaç olarak kabul edilmekle kalmadı, 1917’de İngiltere’nin o dönemdeki dışişleri bakanı Arthur Balfour tarafından ülkedeki Yahudi toplumunun lideri Lord Rothschild'e yazdığı bir mektupta siyasi vaat olarak yer aldı. (Rothschild adını hatırladınız mı, hani şu bütün Orta Çağ boyunca tefecilik yaparak, savaşan devletlere borç vererek bu ülkelerin maliyelerini fiilen kontrol eden ünlü bankerlik hanedanı…

Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Doğu’daki toprakları Sykes-Picot Anlaşmasıyla İngiltere ve Fransa arasında paylaşılmış, Filistin’in topraklarının kontrolü İngiltere hükümetine bırakılmıştı. (British Mandate) Böylece, Arthur Balfour’un vaadinin yerine getirilmesi için zemin oluşmuş, ama siyasi atmosfer oluşmamıştı. İngilizler Osmanlı kontrolüne karşı kışkırttıkları Arapları, bir Yahudi devleti kurarak kızdırmak istemiyorlardı. Bunun için İkinci Dünya Savaşı’nın sonu beklenecekti. 

Nazilerin zulmünden kaçan Yahudilerin Filistin topraklarına göçü el altından destekleniyor ve bölgede bir Yahudi devletinin kurulmasını haklı kılacak bir oldubittiye hizmet edecek demografik bir dönüşüm süreci sessiz sedasız gerçekleştiriliyordu. 

Nihayet savaş bittikten sonra, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1947’de “Partition Resolution” olarak bilinen karar tasarısını kabul ederek Filistin sorununun tohumunu attı. Ve 1948’de İsrail devleti ilan edilir edilmez bölgedeki tüm Arap ülkeleri içlerine atılmış "zehirli Yahudi tohumu" olarak gördükleri bu yeni ülkeye savaş ilan etti. (Böylece Yahudilerin Arap topraklarında yayılma macerası başladı. Daha sonra 1967’deki “6 gün savaşı”nda ve 1973’teki “Yom Kippur” Savaşı’nda durmadan genişleyen İsrail, BM Güvenlik Konseyi'nin 242 ve 338 sayılı kararlarıyla işgal ettiği topraklardan geri çekilmesi çağrısını bugüne kadar kulak arkası etmeye devam etti. Sadece 1978’de Mısır’ın Sina yarımadasından barış karşılığı çekilmeyi kabul etti.) 

ABD/Batı elbette İsrail'i bölgeye yerleştirirken uzun vadeli bir plan çerçevesinde hareket ediyordu. Bu planın temeli Arapların petrol kaynaklarını ucuza kapatabilmekti. Ama İsrail’i desteklediği için Arapların öfkesini çeken ABD bu bölgede kontrolü nasıl güvenceye alacaktı?

Sorunun yanıtı basitti: Bölgeyi Arap olmayan unsurlarla kontrol etmek yani İsrail, İran ve Türkiye. 

İsrail ABD’den akıtılan kitlesel askeri ve mali yardımlarla güçlenirken, Fars  kültüründen gelen İran’ın Şahı Pehlevi ABD tarafından yakın markaja alınmış, Türkiye de NATO üyesi olma emeliyle ABD’nin her dediğini yapmaya hazır duruma gelmişti. Kısacası ABD kurduğu sacayağıyla Orta Doğu bölgesinin stratejik kontrolünü güvenceye almıştı. İzleyen yıllarda dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan’ın kraliyet ailesinin ABD yörüngesinde ve Amerikan ordusunun güvenlik kanadı altında rahatlamaya başlaması, Arap dünyasının Filistin davasını unutmaya başlaması tehlikesini doğurdu. 

İşte o zaman Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) başta olmak üzere, Filistinli gerilla grupları terör eylemlerine başlayarak işgal edilmiş topraklarını geri alma mücadelesini dünya TV ekranlarına ve gazete başlıklarına taşıdı. Elbette bu gerilla eylemleri Arap ülkelerinin halkları arasında büyük heyecan yaratıyor ve destek topluyordu. Aslında Filistin sorununu içten içe baş belası olarak gören Arap ülkeleri liderleri, hem vicdan rahatlatmak hem de kendi halklarına sevimli görünmek için FKÖ’nün kasalarını parayla doldurmaya başladılar. O kadar ki, FKÖ lideri Yaser Arafat adeta Orta Doğu’nun jet (siyaset) sosyetesi gibi özel uçağıyla bir gün bir başkentte ertesi gün başka ülkede boy göstermeye başladı. Sorulduğunda nedeni “güvenlik” olarak gösteriliyordu, sözde İsrail istihbarat örgütü Mossad’ın olası suikast girişimine karşı önlem alınıyordu.

Ama FKÖ’nün zenginliği nihayetinde Filistin davasının fiili yıkımı olacaktı. 

Terör eylemleri sayesinde Filistin halkının siyasi temsilcisi olarak kendini uluslararası düzeyde kabul ettiren FKÖ lideri Yaser Arafat, 1993 yılında İsrail Başbakanı İzak Rabin, 2000 yılında da yine İsrail Başbakanı Ehud Barak ile, her ikisi de ABD gözetimi altında olmak üzere masaya oturdu. Amaç iki devletli çözüme varmaktı. 

1993 yılında varılan anlaşmadan sonra İzak Rabin’in bir suikasta kurban gitmesi anlaşmanın uygulanmasını engelledi. Spekülasyon, FKÖ’nün bu anlaşmayı zaten çok sevmediği yolundaydı. 

İkinci kalıcı çözüm girişimi ABD Başkanı Bill Clinton’ın çabasıyla 2000 yılında yapıldı. Ancak Arafat anlaşmamaya baştan niyetliydi. 

Çünkü başta Arafat olmak üzere FKÖ lider kadrosunun, kasanın anahtarından vazgeçmesi gerekiyordu. O dönemde FKÖ’nün lider kadrosuna yakın kaynakların söylediği hep aynı yola çıkıyordu: FKÖ’nün devlet haline gelmesi kurumlaşması zorunluluğunu getirecek, bu da lider kadrosunun örgütün kasasını istedikleri gibi kullanma özgürlüklerini yok edecekti. 

İşte bu nedenle 2000’deki barış girişiminin sona ermesinden sonra, Arafat’ın yeni evlendiği eşinin elinde oyuncak olmasının da etkisiyle FKÖ lider kadrosu hızla devrim davasından kopup benlik davasına düştü. Bu da radikal dinci Hamas örgütünün FKÖ’ye karşı Filistin’in kurtuluşunu sağlayacak bir seçenek olarak ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. 

Bugün FKÖ kökenli olan Mahmud Abbas hâlâ Batı Şeria’daki Filistinlilerin lideri olarak koltuğunu yitirmemek için yapılması gereken seçimleri ertelerken Hamas, misilleme saldırılarında sivil Filistinlileri kurban etmek pahasına İsrail’in merkezine füze yağdırıyor. Bölünmüş ve yönünü yitirmiş bir Filistin davası tablosu var önümüzde. 

Peki bu son tırmanma nasıl başladı?

Basında ve televizyonlarda ayrıntılı haberlerde tırmanan çatışmaların kronolojisi var ama perde arkası pek yok. Perde arkası şu: Netanyahu, bu çatışmalar sayesinde hakkındaki yolsuzluk davalarında yargılanmak için mahkemeye gitmeyi erteliyor. Çünkü yeni hükümet kuruluncaya kadar geçici başbakanlık görevini sürdürüyor ve o görevde kaldığı sürece yargıç karşısına çıkarılamıyor. Son seçimlerden sonra rakibine verilen hükümeti kurma görevi, çatışmalar nedeniyle askıya alınmış durumda. Netanyahu, bu çatışmaların seçmeni radikalleştirerek kendisine daha çok oy vereceğini hesaplayarak İsrail’i  yeniden seçime götürme planları yapıyor.

Bütün bu veriler ışığında, son çatışmaların bir kışkırtmadan kaynaklanmadığını ve insanların Netanyahu’nun siyasi ikbali için ölmediğini kesin olarak söylemek mümkün mü?..