Hermes seven siyahlar

Hermes seven siyahlar

10 Ekim 2021 Pazar  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

Bir arkadaşımla Rus kadınlarının dedikodusunu yapıyorduk. Ünlü markalar için nasıl delirdiklerini, üst başlarının marka reklamı gibi olduğunu anlatıp gülüşüyorduk. Muhtemelen Rus kadınlarının güzelliği bizim onlar hakkındaki toptancı genellemeciliğimizin ve de dedikoduculuğumuzun nedenidir ve muhtemelen bu güzellik güzel giyim kuşama düşkünlüklerinin de nedenidir. E, ne de olsa kural basit, neyin varsa onu sergileyeceksin. Biz de evimizdeki kitaplıkları sergilemiyor muyuz?  

1984 senesinde ünlü İngiliz film artisti Jane Birkin Paris-Londra uçuşunda uçağın tepe bagajından almaya çalışırken çantasını düşürmüş. İçindeki her şey yere saçılınca da kendi kendine epeyce söylenmiş. O sırada “tesadüfen” yanındaki koltukta oturan beyefendi kendini tanıtıp sohbete başlamış ve ünlü sanatçıya, "Söz veriyorum, sizin için özel bir çanta tasarlayacağım. Hem yolculuk için gereken her şeyi rahatlıkla içine koyabileceksiniz hem de böyle dağılıp saçılmayacak” demiş. Verdiği sözü tutmuş. Olağan kadın el çantalarından daha büyük, sıkı kapaklı ve de sahibinden başkası açamasın diye kapağı asma kilitli bir çanta modeli üretmiş. O adamın adı Jean-Louis Dumas imiş ve kendisi Hermes firmasının patronu imiş. Jane Birkin-Hermes çantaları böyle oluşmuş. Reklamcılar böyle sunuyor 10 ila 500 bin dolar arasında satış fiyatı olan Hermes çantalarını. Böylesi hikâyeler uydurmadan reklamcılık mi olur… 

50 sene önceydi. Almanya’da işçi olarak çalışan bir kadın anlatmıştı:

“Yaz tatili için hep arabayla gidip gelirdik ama o sene arabamızı Türkiye’de satmıştık. Dönüşte ilk kez uçağa bineceğim için çok heyecanlanmıştım. En güzel kıyafetimi giydim, saçımı bile yaptırdım. Ben o kadar süslenip püslendim ama bir de ne göreyim bizim Almancı köylüler şalvarlarıyla doluşmamış mı uçağa. Alman yolcular garip garip bakıyor bunlara. Ben hiç Türkçe konuşmadım yol boyu, onlarla aynı sayılmaktan utandım çünkü…”  

Bu, ait olduğundan uzaklaşma, aidiyeti olmadığına yakınlaşma hikâyesi 70’lerin başına ait. 2020 senesinde ben de tıpkı o kadın gibi engelleyemediğim bir utanma psikolojisi ile girdim bir Hermes dükkânına. Olağanüstü pahalı o malların müşterisi olmadığım anlaşılacak diye otomatik olarak giyindiğim bir havayla. Üstelik de en şık giysilerimi giymiştim rahat hissedebileyim diye. Miami’deki bu butik dükkânın kapısında duran koruma bile yutmadı benim pozlarımı. Satıcılar zaten profesyonel, hemen anlıyorlar kapıdan giren alıcı mıdır seyirci mi diye. Hiçbiri göstermelik bir ilgi bile göstermedi bana. Oysa ben içerde dolanırken kapıdan konuşa söyleşe giren bir başka kadın grubuna öyle içten bir “hoş geldiniz” dediler ki ben girdiğimde dudaklarından zoraki çıkan “hoş geldiniz” ile yan yana koysanız kısa filmlerin şahı oluşurdu tek bir mimik farkından… 

Duymuşsunuzdur, geçen sene beyaz bir polisin bir siyahın boynuna dizini dayayarak göz göre göre öldürmesinin üstüne Amerika’da ırkçılık karşıtı eylemler doruğa çıktı. “Siyahın canı da değerlidir” sloganı ile sürdürülen sokak yürüyüşleri, protestolar ülke çapında çok ses getirdi. Bu eylemler sırasında epeyce şiddet uyguladılar, çokça talan da yaptılar ama epeyce de bir kazanım elde ettiler. Sonuçta hiç erişemeyecekleri koltuklara eriştiler, giremedikleri okullara kabul edildiler vb.

Bir adamın ırkçı anlayış sonucu öldürülmesi ile başlayan anti-ırkçı çabalar sayesinde kazanılan pozitif ayrımcılık zamanla öyle bir noktaya geldi ki bu kez de beyazlar yakınmaya başladı ayrımcılıktan. Aynı pozisyon için yarışan adaylardan siyah olanının çok daha kalifiye durumda olan beyazın yerine seçildiğini, böylece tembel ve yeteneksizlerle doldurulan kurumlarda her şeyin aksamaya başladığını anlatıyorlar. Bunu da Biden hükümetinin siyah oyları için kasten yaptığını söylüyorlar.  

Şikago’da yaşayan sıkı entelektüel ve de sıkı solcu bir arkadaşım da aynı kanıda. "Suyunu çıkardı bu işin siyahlar" diyerek pek çok örnek anlattı. Kendisinin öğretim üyesi olduğu üniversiteye hem öğrenci hem de çalışan alımında siyah olanın öne geçirildiğini, Üniversite yönetiminin bunun için kendilerine baskı yaptığını, böylece pek çok yeteneksiz ve bilgisiz insanı hiç istemedikleri halde almak zorunda bırakıldıklarını, aksi takdirde kendi sözleşmelerinin feshi ile tehdit edildiklerini anlattı. Geçmişin adaletsizliğinin tamiri gibi gösteriliyor bu ama hiç de öyle değil. "Sadece siyah oldukları için tepemize çıktılar, iş güç yapmadan maaş alıyorlar, bunu da hak görüyorlar" diye yakındı. Amerika’nın en çok idari yolsuzluk yapılan, aynı zamanda da en çok silahlanılmış(!) şehrinin Şikago olduğunu, suç oranının giderek artığını, siyahların suç işlemeyi de iyice abarttığını çünkü cezalandırılmayacaklarını bildiklerini vb. anlattı. Sokakta yürürken sadece beyaz tenli olduğu için defalarca sözlü ve fiziksel saldırıya uğradığını da anlattı arkadaşım ki kendisi Türk ve göçmendir ve de mazlumdan yanadır. Anlıyorum ki şu sıralar o da bir "zenci düşmanı" olmuş durumda...  

Korona kısıtlamalarına bazı büyük markalar dükkâna kısıtlı sayıda müşteri alarak katıldılar. Marka ne kadar büyükse bir anda içeri aldığı müşteri sayısı da o kadar az tutuldu. Bu uygulamanın pek çok örneğini ben de gördüm. Üstelik de Florida’nın cehennem sıcağında açık havada bekleyenlerin çoğunun siyah olması da çok dikkatimi çekti. Rus kadınlarının marka düşkünlüğü ile Amerikan siyahlarının marka düşkünlüğü kıyaslanabilir boyutta. Bütün sıkı kontrollere rağmen çoğu çakma ürün olsa da hemen her siyah bir marka askısı gibi dolanıyor sokaklarda. (Ben de az genellemeci değilimdir.)  

Bizdeki gibi Amerika’da da marka düşkünlüğü gibi sahtekârlığı da çok. Üstelik buralarda bu iş Kıbrıs ve anavatan Türklerinin eline geçmiş. Mafya ve uyuşturucu kaçakçılığı konusundaki ünümüzün tek eksiği buymuş herhalde, o da tamamlanmış. Türkler bu konuda öyle gözü kara ki geçen sene kolluk güçleri Florida’nın en zengin şehirlerinden biri olan Boca Raton’ a bir butiği kapattı ve Türk sahibesini hapse gönderdi. Bu butikteki ayakkabı ve çantalar çok ünlü markalardan oluşuyormuş ve hepsi sahteymiş. Amerika’da para sayesinde her şey bir şekilde çözülebiliyor ama vergi kaçırmak ve sahte mal satmak buna dâhil değil. Çakma ürünlerle en zengin mahallede butik açarak, endazesi para olan ticaret düzenine tam göbeğinden saldırıyorsun. Merdiven altından sinsice çakmaların satışını yapan Çinlilere rahmet okutacak bu cesarete gel de şaşma…   

Çakması bir yana, Korona döneminde ünlü ve aşırı pahalı markaların ünündeki upuzun kuyrukları gördükçe internetten her şeyin alınabildiği çağda insan saatlerce bir dükkânın kapısında niye bekler ki demekteydim ki Şikagolu arkadaşım özel bir eylem biçimi anlattı. Hermes dükkânları da kısıtlama nedeniyle bir seferinde en fazla 6 kişi alıyor, onlar kapıdan çıkmadan içeri başkasını kabul etmiyormuş. Zenciler 6 kişilik ekip halinde kuyrukta bekleyip hep beraber içeri girdiklerinde hemen birer Hermes çanta kapıp koşarak çıkıyor, kapıda onları bekleyen bir taksiye çantaları atıp kendileri yaya olarak son hız kaçıyorlarmış. Güvenlik ve satış elemanları bunların niyetini daha kuyrukta beklerlerken anlıyormuş ama hırsızlık gerçekleşmeden polisi arasalar ırkçılıkla suçlandıkları için arayamıyormuş. Yağma ve hırsızlık gerçekleştikten sonra aradıklarında da polis kaçanlara istese de yetişemiyormuş. Zaten polis yakalasa da savcı ve yargıçlar salıveriyormuş. Şikago’nun zenci başsavcısı zenci suçluların tutuklanmasına izin vermiyormuş çünkü kendisi gelecek seçimde senatoya adaymış… 

Hermes çantalarının kuzu derisinden yapılan vasatları sadece on bin dolarcık, timsah dersinden yapılmışsa ya da üzerinde özel taşlar döşenmişse fiyatları yüz binlerce dolara çıkıyor. Alsan da çalsan da önemli bir para. Üstelik öyle bir marka değeri var ki first leydimizin eline bile erişmiş, hepimizin dilimize dolanmış durumda. Dünya düzenini anlamak için Hermes çanta çok önemli bir obje bence. 

Düzen deyince, siyah kopya kağıtları vardır hani, ön yüzüne yazdığınızın kopyasını arka tarafa geçiren. Birbirinin kopyası iki ülkenin iki farklı düzeni size de karbon kâğıdını hatırlatmadı mı?  

Kadın ve de marka…  

Hermes ve de globalizm… 

Mağlup ve mağdurların duygu ve davranışlarını anlamak da açıklamak da kolay. Mağdurken iktidar gücüne erişenlerin duygu ve davranışlarını anlamak o kadar kolay değil ama mümkün. Ancak anlamak ile hak vermek aynı şey değil ki… 

Özetle sınıf tavrı ve bilinci konusunda kafam çok karışık. Galiba sorun sadece hangi sınıfa ait olduğunda değil. Yoksa gene de öyle mi?