Hayatın anlamının anlamsızlığı

Hayatın anlamının anlamsızlığı

4 Kasım 2020 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Hayatı sorgulayarak yaşamak gerekir Sokrates’in dediği gibi, “Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez.” 

Bu hayatın anlamlı olmasının sebebi, nitelikli olmasıdır. Tabii ki insan yaşadığı hayatı ve temel değerlerini sorgulamalıdır. Hayatı bütün özellikleriyle düşünen, onu sorgulayan insan mutlu olur. Yaşamla ilgili görünenleri ve görünmeyenleri sorgulayan insan erdemlidir. Yaşam her şeyi içine alır ama aslında o da bir zaman aralığına sığar. 

Etrafımızda herkes hep farklı anlamlar çıkarsa da gerçeğin nerede, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kimse kestiremez. Hatta yaşamın ne kadar doğru olup olmadığını bile kimse tam bilemez.  

Sadece bilinen, hayata anlam katmak amacıyla bir misyon yüklenmek veya yüklenmiş bir misyonu hayatın anlamı olarak kabul etmektir. Yaşam, insanın kendisiyle ilgili olumlu fikirlere sahip olmasıdır. Yani psikolojik, biyolojik, fiziksel, bilişsel, zihinsel, toplumsal, kişiler arası ilişkilerde, sosyal, kültürel, ekonomik olarak kişinin kendisini iyi hissetmesi durumudur. İnsanın, yaşamın anlamını sorgulaması ve yaşadığı süreyi anlamlı hâle getirebilmesi, mücadele vermesi onu diğer tüm canlılardan da ayıran bir özelliktir. 

Yaşamın anlamı, bilhassa insanların arkasından gidebileceği idealler, değerler, tutkular ve hedeflerdir. Hedef, tutku ya da idealleri meydana getirerek değerlere sahip çıktığımızda yaşam anlamlı hâle gelir. Yaşamına anlam kazandırmak isteyen birey hayatına ya-dış-bir hedef koymalı ya da olumlu bir ruhsal durum meydana getirmelidir. Yaşamın anlamının, varoluşun özünü oluşturan değerlerin yok edildiği, kutsal olan her şeyin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir dünyada yaşıyoruz. İnsan yaşama anlam vermektedir. Onu anlamlı, uyumlu hâle getirmek, hayatın içini belli amaçlarla doldurmak, insanın motivasyonunu arttırır. 

Yaşamın özünü oluşturan, var oluşun bilişsel, zihinsel, ruhsal, yönünü kaybediyoruz, farkında mısınız? Bu içinden çıkamadığımız gelip geçici hayat, bize verdiği maddi, manevi her şeyi mutlaka bir gün geri almak için veriyor. Bunun bilincinde olan tüm düşünürler hayatın anlamını kendi bakış açıları ile sorgulamış. Hayatı anlayamayan, sorgulayamayan insanlar ise yaşam sahnesinden çekip gitmiş. 

Kendinle uğraş, çok uğraş ama asla kaderinle uğraşma. Bu hayat, bu âlem ne ezelî ne de ebedîdir. Var olan her şey ama her şey ve kimse ama kimse kalıcı değildir. An bu andır; bu an şimdilik senin. İnsanın, varoluşunu sorgulayan, sorgulayabilen, kavramaya çalışan, zamanı üç boyutlu olarak geçmiş, şimdi ve gelecek olarak idrak edip yaşayabilen tek canlı türü olduğunu ama bunu herkesin farkında olmadığını öğrendim. Zaman kavramının oldukça zor bir sorunsal olduğunu gördüm. Zamanla… 

Bu hayat bana ne geçmişe takılıp kalmayı ne de gelecek kaygısıyla uğraşmamayı, bu zamanı sürekli değişen, biriktirilemeyen, toplanamayan, arttırılamayan, sürekli ileriye doğru eksilen, nicelik olarak ölçülebilen, tabiattaki herkes için ortak bir olgu olduğunu öğretti. 

Benim gibi bir "dilenci" için dert ve sıkıntı ile uğraştığı oluş, bozuluş, yok oluş, dönüşüm ve değişim yaşadığının farkında olmaktır. An bu andır, şimdi yaşadığın, nefes aldığın an. Bu hayatta vefa ve bağlılığın olmadığını, yaşadığım her günün dert ve eziyetten ibaret olduğunu gördüm. Bu hayatın ölümden ibaret olduğunu, gidene cevabı olmayan bir bilinmezliğe, kalanlara ise büyük dert, hasret  veren bir olgu olduğunu hâlâ kavramış değiliz. 

Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafaya... Etrafındaki herkese sormuş, "hayatın anlamı ne" diye ama bir türlü istediği tatmin edici bir cevabı bulamamış. 

Aldığı hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş.. Aldığı cevaplar ona yine yetmemiş. "Fakat mutlaka bir cevabı olmalı..." diyormuş. Dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş. Hikâye bu ya, köyleri, kasabaları, bütün ülkeyi dolaşmış, bu arada zaman da durmuyor tabii. Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona ”Şu karşıdaki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar. İstersen ona git belki o sana aradığın cevabı verebilir.” demiş. Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş. Bilgenin kaldığı evin yanında ise muhteşem bir saray varmış. 

Bilge ”Sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor..." demiş. 

Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme zeytinyağı doldurmuş. 

”Şimdi çık ve gördüğün bu sarayı bir tur at tekrar buraya gel. Yalnız dikkat et kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin eğer bir damla eksilirse kaybedersin." Adam gözü çay kasığında bahçeyi turlayıp gelmiş. 

Bilge bakmış, ”Evet, kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı" diye sormuş.

Adam şaşkın bir şekilde, "Ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki demiş.

 Bunun üzerine bilge 'Şimdi tekrar sarayı dolaşıyorsun kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip geleceksin" demiş.

Adam tekrar saraya girmiş gördüğü güzellikler büyülemiş muhteşem bir saraymış çünkü. Geri geldiğinde bilge, adama ”Saray nasıldı” diye sormuş. 

Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş, ”Ama kaşıkta hiç yağ kalmamış.”demiş ve eklemiş: ”Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün hayatın akıp gider sen farkına varmazsın.. Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayati yaşarsın akıp giden zamanın anlam kazanır... Hayatının anlamı senin bakışlarında gizlidir."

Burada bilgenin verdiği derste hayatın anlamını kavramamızı etrafımızdaki bir çok şey engellemektedir. Hayatın anlamına ilişkin bireysel meselelerle evrensel meseleleri birbirinden ayırmak gerekir. Kişi belirli bir insanın hayatının anlamlı olup olmadığını merak edebilir ya da bütün insanların. Bence bu insana hiçbir şey kazandırmaz. İnsan kendi hayatını sorgulamalı ve kendi yaşamının anlamını bulma yönünde çaba sarf etmelidir. İnsanın hayatı anlamlandırma ve kendi yaşamını oluşturmada özgür olması gerektiğini savunan varoluşçulara göre; insan kendi seçimleriyle kendini oluşturur. O halde her birey kendinden sorumludur. 

Yokluğunun fark edilmediği, varlığına değer verilmediği, başkalarının senden daha çok önemsendiği, yüzünün gülmediği yerleri ve insanları sahiplenme sakın. Sadece başkalarının hayatlarını kolaylaştırmak için varsan ve sadece senin fedakarlıkların sonunda güzel sözler duyuyorsan yani yaptıklarınla takdir ediliyor, yapmadıklarınla eleştiriliyorsan eğer, işte o zaman sessizce kır zincirlerini, yüreğini topla ve tüm acılara elveda de. Çünkü ne senden bir tane daha var ne de yaşayacağın ömürden haberin, sen yalnız öleceksin. Mükemmel bilgeliğin kalbi Sutra ve Mevlana'ya ait olan bu dizeler belki de hayatın anlam arayışının çok güzel şekilde bir özetini vermektedir. 

Ey gafil bakma öyle şaşkın şaşkın! Aklın varsa an bu andır, an bu an. 

Bu hayat bana acılar, üzüntüler kalıcı sevgiler ise gelip geçicidir. 

Her geçmişi hatırlamak yada hatırlatmak  korku, ıstırap ve keder verir. 

Biçim boştur, boşluk biçimdir 

ne göz, ne kulak, ne burun, ne dil 

ne beden, ne beyin; ne renk, ne ses, 

ne koku, ne tat 

ne de dokunma vardır. 

Hayat boştur... 

Öğrendim ki, hayat hoş, hoş, hoş... 

Şöyle bir baksanıza etrafınıza!...Bütün bu güzellikleri görmüyor musunuz? 

Hayattan ne öğrendim? 

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım. 

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. 

Karanlığı gördüm, korktum. 

Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi. .. 

Ağladım. 

İnsanı öğrendim. 

Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu… 

Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim. 

Sevmeyi öğrendim. 

Sonra güvenmeyi… 

Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, 

Sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim. 

İnanın şunu öğrendim: Kısa bir öyküdür hayat, uğruna uzun acılar çektiğimiz, az bir zamanda tadını çıkarabileceğimiz. Hayat onun anlamanı bir gün bulabilmek uğruna koşuşturacak kadar uzun değil. Her gününü dolu dolu yaşamak gerekir, o bir gün geldiğinde zaten bir anlam bulmuş olduğunun farkına varacağız. İnsan, hayatına anlam veren ve hayatı sürdürmenin ötesinde, hayatı yaşamaya değer kılan bir amaç üretmelidir. Hayatın anlamını anlam manasını anlamaktan çok  hayatı güzel yaşamaya endeksli bir çaba içerisine girmelidir.

Fotoğraf: Albert Camus.