Hayat penceremizin malzemesi

Hayat penceremizin malzemesi

16 Aralık 2020 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Yaşamın değeri, insanın amaçlarından beslenir; kişinin amaçlarına ulaşma isteği hayata karşı motivasyonunu artırır. 

Eğer insan hedefine ulaşırsa, onu hayata bağlayan yollar, amaçlar biterse, ulaşılacak yol da biter. Hayatın anlam arayışının bitmesi ise, yaşamın bitmesi anlamına gelir. Bu dünyanın kendisi aslında bana hiçbir şey ifade etmiyor; evrenin ontolojik varlığı, var oluş anlamı ve bilmediklerimi öğrenmek benim için yaşamın anlamı demek. İnsan verdiği mücadeleyi, sorguladığı hayatı anlayabildiği sürece var oluşunu anlayabilir. Bu varoluşçuluk insanın evrendeki yerini, var olmanın niteliklerini, varlığın etki ve tepkisini soruşturur. Varoluşçu görüşe göre, insan hiçbir neden yokken bu dünyaya özsüz bir şekilde fırlatılmıştır ve yine nedensiz bir şekilde ölecektir, sonsuzluğun ve hiçliğin arasında bir varlık olacaktır. 

Günümüzde hayat öyle karmakarışık ki; düşünceler geliştikçe, düşüncelerin belirlenmesi, kaygıların giderilmesi, kısaca herhangi bir sosyal faaliyet için bilimsel çalışma sonucu ortaya çıkarılmış olmayan sadece kişiye özel bir fenomen bakış açısından bahsediyorum. Bilimsel yönden ele aldığımızda, yapılan araştırmalar hayata bakış açısının genetik bir özellik olmadığını, kişinin kültürü, mirası, fiziksel özellikleri, kişisel deneyimleri ile şekillendiği söylenebilir.

Fakat konuyu biraz daha açmak gerekirse, bakış açısı insanın yaşam felsefesi ile aslında bireyin kişiliği, içinde yer aldığı toplumun sahip olduğu coğrafi koşullar, kültür unsurları, değerler, inançlar, gelenekler, normlar, dil, siyasi ve tarihsel koşullar, sanata bakış, bilim yapma anlayışı, düşünme biçimiyle şekilleniyor diyebilirim. Bakış açımızı kültür, aile, çevre, içinde bulunduğumuz ortam hatta sağlık durumumuz ve daha birçok şey etkileyebilir. Mesela kültürü ele aldığımızda, örf, adet, gelenek, görenek, sosyal yaşam tarzı, alışkanlıklar, değerler, inançlar vs. kültürü oluştururken tek tip bakış açısına sahip prototip insanın ortaya çıkmasına da sebep olmaktadır. Bu yönüyle insanların farklı bakış açılarına sahip olmalarını ben büyük bir renklilik olarak görüyorum. Yoksa aynı tornadan çıkmış birbirine benzeyen tek tip insan düşüncesine karşıyım. 

Şu bir gerçek: İçinde doğduğumuz kültür tüm yaşamımız boyunca etkili oluyor ve insanın hayata bakış açısını belirliyor. İnsanın, edindiği ya da içinde doğduğu kültür özellikleri davranışlarında, iç dünyasında farklı bir şekilde ortaya çıkar. Bu durum kesinlikle yaşam içerisinde varlığımızın delili olarak görebileceğimiz bir olgudur. İster bilinçli isterse bilinçsiz olsun insanın günlük hayatında olayları, beklentileri, ilkeleri, yaşam tarzı ve algılama şekli kişinin bakış açısını oluşturur. Toplumsal öğrenilmişlik de bakış açımızda değişikliklere sebep olur. Öyle değil mi, normları, değerleri, etik ve ahlakı öncelikli tutan toplumdaki bir kişi ile paranın, başarının, performans ve kalitenin ahlaktan daha önde tutulduğu toplumdaki kişinin yaklaşımı farklıdır. Bunun sebebi ise kişinin ortaya koyduğu tutum ve davranışlardır. Özellikle şunu belirtmek isterim ki, insan içinde yaşadığı toplumdan bağımsız olamaz. Zevklerimizi, arzularımızı, bakış açılarımızı, fikirlerimizi, inançlarımızı kendi başımıza oluşturamıyoruz. Kişinin kendisi ile ilgili algılamaları, kişisel yönelmeleri, geçmişi, yaşantısı, gelecekle ilgili hedefleri, toplum içindeki sosyal rolü, toplum içindeki "ben"in bakış açısını ortaya çıkarır. 

İnsanın yaşam felsefesi ile ifade etmek istediğim; dünyaya nasıl baktığımız, bir anlamda bizi var eden kişiliğimizdir. Olaylara günlük hayatta, insanlara kısacası yaşama karşı nasıl bir tavır sergileyeceğimize karar verebilmemiz de kendi içsel yolculuğumuzdan dışarıya çıkan söz, tavır, düşünce ve duygularımızın toplamı kişinin bakış açısını ifade etmektedir. Hemen hemen hepimiz kendi kültürümüzden getirdiklerimizle algılar, karşımızdaki kişileri buna göre sever ya da yargılar ve suçlarız. Herkesin öncelikli değerleri vardır: Başarı, tutku, adalet, bağımsızlık, saygı, sevgi, özgürlük gibi... 

İnsan akıl süzgecinden geçirip tüm bu olan bitenin bir ilk nedeni olması gerektiğinin farkına varıp kendisine göre bir perspektif geliştirir. Öyle değil mi, var olan her şeyin, varlığını delillendiren insan bunu gerçekleştirmek için her şeye, aklınıza gelebilecek her olay, durum, tutum, davranış için bir düşünce, bunun sonucu olarak bir bakış açısı geliştirir. Zihninde olup bitenin farkında olan bir insan, kendi kaderini etkileyebilecek bakış açısını geliştirip uygulayabilme yeteneğine de sahiptir.  

İnsan yaratıcı düşünme ve yaratıcı fikirler üretme eğilimine sahip bir varlık. Nasıl ki doğada sonsuz sayıda ve çeşitlilikte form varsa ve maddenin varlığını, yapısını oluşturan moleküller, mikroskobik parçalar, kristal modelleri büyüteç altındaki kar taneleri gibi ilginç formlar farklı ise doğadaki her şeyin hem kendine hem de dış dünyaya bir bakış açısı vardır. Demek istediğim, etrafınızda gördüğünüz her şeyin evrene karşı bir bakış açısı vardır. Bunlar insanın bakış açısıyla olmuş bakış açıları değildir. Fakat insan evrendeki eşyaya, maddeye örneğin sanat ile dokunduğu zaman farklı bir estetik bakış açısı ortaya çıkıyor. Bu da insandaki bakış açısının evrene yansıması olsa gerek. Gözlemlerime göre, doğuştan zeki, yetenekli ve yaratıcı insanlar, normal insanlardan farklı bakış açılarına sahiptirler. Bu tür insanlar bakış açılarından dolayı birçok insanın yaptığı gibi kendilerini yaşamın normal akışına bırakmak, günlük meselelere odaklanmak yerine daha önemli, derin konuları düşünür. Bu insanlar, hayata karşı bakış açılarında kendi zihinlerinde bunların muhakemelerini yaparlar. Ama diğer yandan, böylesi derin konuları düşünen insanlar daha çok mutsuz olur. 

Bakış açımızı ve buna bağlı olarak algılarımızı etkileyen pek çok sebep vardır. Hayata hangi pencereden baktığımız çok önemlidir. Belki düşünce olarak kulağa naif geliyor ama bence insan kendi bakış açısını belli bir çerçevede kendisi oluşturmalı. Kimse farkında mı bilmiyorum, hepimiz hayata baktığımız pencereleri farklı malzemelerden, aldığımız eğitim, edindiğimiz önyargılar, savunduğumuz ideoloji, kültürümüz, değerlerimiz ve beklentilerimiz gibi pek çok faktörle inşa ediyoruz. Bu pencerelerin bulunduğu yön, şekil, büyüklük, boyut, kalite, parlaklık ise hayata farklı önceliklerle ve farklı pencerelerden bakan insanların aynı olayı farklı farklı yorumlamasının nedenidir. Dahası, hayata hangi pencereden baktığın önemli değil, önemli olan baktığın pencereden hayatı nasıl gördüğün ve algıladığın; işte senin varlığını oluşturan budur. Hayata baktığımız pencere istediği kadar temiz, istediği kadar pırıl pırıl olsun, içindeki niyet ve bakış açımız olumsuz olduğu sürece umutsuz, mutsuz bir bakış açısına sahip oluruz. Bence insan her şeyden önce iç dünyasındaki pencereye olan bakış açısını olumlu hale getirmeli. Gündelik hayatın işleyişi içinde duygularını, düşüncelerini, davranışlarını, dışarıdan, içeriden gelen duygusal, düşünsel baskıdan dolayı yaşamını tam anlamıyla yaşayamayan bir canlıdan söz ediyoruz 

İnsan tarih sahnesine çıktığında beri hayata bakış açısı, onun yaşamı açısından çok önemli olmuş olmalı ki değişik bakış açıları geliştirmiştir. Bana sorarsanız dünyadaki insan sayısı kadar bakış açısı vardır. Günümüzde siyasi düşünceler, ideolojiler, dinler, kültürler, devletler, felsefi düşünceler ve sanat üzerine insanların düşüncelerinde etki ya da baskı oluşturur. Örnek vermek gerekirse, realist düşüncede maddi, somut unsurlar önem kazanmaktayken, idealist düşüncede manevî, ruhsal veya soyut unsurlar söz konusu olabilmektedir. Bunun en belirleyici sebebi ise, biri geçici, zaman ve mekanla sınırlı veya göreceli hususlarla uğraşırken, diğeri ebedi veya mutlak düşüncelere yönelmektedir. Her iki düşünce tarzı da farklı olmakla birlikte birbirleriyle çelişen farklı bakış açılarını ortaya çıkarmaktadır. Sonuç olarak teoride görelilik, görüşlerin algı, düşünce farklılıklarıyla ilişkili olduğu fikrindedir. Rölativizme göre hiçbir evrensel, objektif hakikat yoktur; her bakış açısı kendi gerçeğine sahiptir. Ahlakın göreceliği, insanlar ve kültürler arasındaki ahlaki yargılardaki farklılıkları kapsar. Gerçek rölativizm, mutlak gerçeklerin bulunmadığı yani gerçek bir dil veya kültür gibi belirli bir referans çerçevesine (kültürel görelilik) göreceli olarak öğretidir. Tanımlayıcı görelilik, adından da anlaşılacağı gibi, kültürler ve insanlar arasındaki farklılıkları değerlendirmeden anlamaya çalışır; normatif görecelik ise, ahlakını veya doğruluğunu belirli bir çerçevede değerlendirir. Rölativizmde doğrunun tarifi, fert tarafından doğru olduğu kabul edilen şey olarak yapılmaktadır. Ancak, doğru veya yanlış, sadece ferdin düşüncelerine bağlı olan bir kavram değildir. Natüralist düşünce teorisi ise, tam tersi görüşüyle, doğrunun ve yanlışın durumu tasvir eden bilgilere sade bir bakışla bilineceğini söylemektedir 

Ben o yüzden felsefi bir bakış açısı ile hayatı sorguluyorum çünkü felsefe hayata bakışa dair mükemmel bir düşünce sunuyor. Bu felsefi düşünce görüş çeşitlilikleri içerir, farklı görüşler çerçevesinden hayata dair gerçekleri görme imkanları sunar. Farklı düşünenlerin bir arada yaşayabilmelerine katkı sağlar, hayata anlam katar. Anlamlandırma çabasındaki bireyin en derin manaya ulaşmasına yardım eder. 

Konuyu açmak gerekirse büyük filozof Aristo'ya göre, insanı diğer varlıklardan ayıran ahlaki yaklaşımdır. İnsan diğer canlılara göre, mantıklı, akılcı (rasyonel) bir varlıktır. Bütün bu iyi özellikler sonuç olarak bizim hayata bakış açımıza yardımcı olur. Bir çok insanı bu hayata motive eden zenginlik, şan, şöhret, güç, yeme, içme ve cinsellik gibi arzulardır. Bazı nihilistlere (hiççilik) göre her şey özgür bırakılmalı, serbest olmalıdır çünkü hayatın bir anlamı yoktur. Yaşamın anlamını dar, sade kavramlarla ifade etmek çok zordur. Yaşamın tek başına, kendi içinde bir anlamı yoktur aslında, evet, ona anlam yükleyen bizleriz. Biz varken yaşam anlam kazanır. Bizim yokluğumuz yaşamın yokluğu anlamına gelir. Hayatı bütün özellikleriyle düşünen, güzellikle ilgilenen estetik; parayla ilgilenen kapitalist; çeşit çeşit düşünce biçimleri, bakış açıları, bireyle ilgilenen individüalist (bireycilik), hiçlikle ilgilenen nihilist, zevki olabildiğince yüksek tutup, acıyı azaltmak isteyen hedonist hayat penceremizin malzemesini dair fikir verir. Bence Sokrates’in dediği gibi, “Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez.” Bu hayatın anlamlı olmasının sebebi, yaşamın nitelikli olması ve felsefi akım ve düşünce insanın bakış açısına etki edebilmektedir. 

Hayat içerisinde herkesin beğeni anlayışı farklıdır, kişi özgür bir şekilde olayları kendi bakış açısı ile değerlendirip ifade eder. Kişi burada beğenisini, kendi duygularına bağlı kalıp tamamen öznel ifade eder. Hiçbirimiz, hiç kimse, kendisinin güzel bulduğunu başkalarının da güzel bulmasını bekleyemez. Bu sadece günümüz dünyasında geçerli olan bir durum değildir, çağdan çağa, toplumdan toplum , insandan insana hatta insanın içinde bulunduğu ekonomik, sosyal, siyasal ve psikolojik duruma göre değişmektedir. Estetik yargıların daha çok bireysel, göreceli olduğunu görürüz. 

İnsanoğlu diğer canlılardan farklı olarak bu hayatın yaşanmaya değer olduğunun düşünsel olarak farkındadır. Hayatı anlamlı kılmak bizim elimizdedir. Bu amaçla ilerlediğimiz sürece motivasyonumuz yüksek olur. Yaşama düşünsel, bilişsel, zihinsel olarak anlam vermek bizim elimizdedir. Mesela kişinin hayatında pozitif ya da negatif yönde yaptığı bütün değişimler, belirleyicidir. 

İnsan zihinsel, bilişsel, sosyal ve duygusal dünyasında her türlü isteği, dileği, eksiksiz, sorunsuz, sürekli olarak yerine getirebilirse daha mutlu ve huzurlu olabilir ve işte o zaman hayatı daha anlamlı hâle gelir. Anlam duygusunun eksikliği hayatı anlamsız hâle getirir. İnsan, sürekli bir anlama, kavrama çabası içerisindedir. Yaşadığı olaylara, çevresine, anlamlandırma, anlam yükleme konusunda hep bilişsel duygusal, zihinsel, psikolojik ve düşünsel dünyasını kucaklayan, varlığını benliğini okşayan, yaşadığı psikolojik, sosyal, çevresel sıkıntılara karşı sığınabileceği tek güvenli liman, insanın kendi iç dünyasıdır. Kısacası hayatın kendisindedir anlamının anlamsızlığı…

Fotoğraf: Ali Oktay