Hak hukuk adalet

Hak hukuk adalet

6 Ocak 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Emre Dilek

Hukuk sisteminin nihai amacı adaleti gerçekleştirmektir. "Hukuk devleti" demek, adaleti sağlayan devlet demektir. Adalet herkese hakkı olanı veren, bireylere hürriyet ve eşitlik sağlayan, insan haklarına saygılı ve insanları mutlu eden erdem ve iradedir. Bu irade ise demokratik rejimlerde yürütme erki ile idare edilir. 

Bu erk birçok yabancı dilde "government" bizde ise hükümet diye adlandırılan devlet organıdır. Bu kelimelerin kökenine baktığımızda "government" kelimesi aslında bir denizcilik terimidir. Antik Yunancada (κυβερνάω) "kubernáo" yani yönlendirmek, dümenle idare etmek fiilinden gelir. Arapça ḥkm kökünden gelen "hukuma" ()حكومة  "yönetim, egemenlik" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük ḥakama, "yargıladı, egemenlik erki kullandı" fiilinin mastarıdır ki karar vericiliğe işaret eder. Çevirilerde birbirinin yerine kullanılsa da ben bunların aslında iki farklı şeyi temsil ettiği düşüncesindeyim. Bir tanesi daha çok idare etmeye işaret ederken, diğerinde hüküm vermeye odaklanmış gibidir yani popüler dizi jargonu ile "racon kesen ağır abi tavrı" diyebiliriz. 

"Government" ve hükümet arasındaki farkın en çok hukuk alanındaki uygulamalarda belirginleştiğini düşünüyorum. Politik konjonktürden etkilenen racon kesen anlayış ile sistemin işlerliğini ve devamlılığını sağlamaya çalışan yönetim anlayışı. Burada odaklanmak istediğim Doğu ve Batı dünyası arasındaki fark değil. İsmi ne olursa olsun dünyanın her yerinde "government"lar ve hükümetler bir şekilde vardır. Bu sebeple Batı'dan bir iki örnek vermek istiyorum. 

Birinci Dünya Savaşının ardından 1920’lerin ABD’sinde dünya genelinde özellikle Avrupa’da yayılmakta olan sosyalist görüşlere yönelik kaygılar, 1917 Rus İhtilali ile daha somut hale gelmişti. 1919 yılında bazı devlet yöneticilerine gönderilmek üzere 30 küsur bombanın hazırlandığı ortaya çıkmıştı. Hedefler arasında, göçmenlik bürosunun bir yöneticisi, bir yargıç, Bolşevikleri soruşturan senato komisyonun başkanı ile Adalet Bakanı A. Mitchell Palmer da vardı. Birkaç ay sonra, aynı gün, aynı saatte 8 bomba patladı. Patlama sırasında ölen saldırganın bir İtalyan göçmeni olduğu anlaşıldı. Göçmenliği zorlaştıran, anarşist ve sosyalist unsurlara müdahale başlatan politikalar vasıtası ile ülkedeki "terör odakları" oldukça sert metotlarla temizlenmeye başladı, binlerce kişi tutuklandı, gemilere bindirilip sınır dışı edildi.

1920 yılında bir ayakkabı fabrikasının mutemedi ile koruması öldürülür ve taşıdığı 15 bin dolar çalınır. Birisi ayakkabıcı diğeri ise balıkçı olan sendika üyesi iki göçmen Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti yakalanır ve tutuklanır. Üzerlerine atfedilen suçla ilgili olarak hiçbir maddi delil olmamasına rağmen 1927 yılında elektrikli sandalye ile idam edilirler. Dönemin konjonktüründen bahsetmiştim yukarıda, mahkemenin yargıcı Webster Thayer jüriye bakın ne demiş... 

"Bu adam" demişti, "Suçlandığı eylemi işlememiş olabilir. Ancak yine de suçlu çünkü yerleşmiş tüm kurumlarımızın düşmanı." Sacco ve Vanzetti’nin hikayesi birçok tiyatro eseri ve şarkıya da konu oldu. Joan Baez’in ‘’Here’s to you’’ adlı parçasını dinlemenizi öneririm. 

Rosenbergler davası ABD'de McCarthycilik anlayışının 50’lerde en net biçimde yansıdığı dava olarak bilinir. Komünist Parti üyesi Yahudi çift Ethel ve Julius Rosenberg komünist avı sırasında casusluktan gözaltına alınırlar. Mahkemeye çıkarıldıklarında aleyhlerinde maddi bir delil yoktur. Buna rağmen sadece aralarında bir akrabalarının ve FBI muhbirlerinin de olduğu şahitlerin ifadeleri ile haklarında idam kararı verilir. Bu arada dünya kamuoyunda da bu davadan dolayı ABD’ye baskılar artmıştır. ABD yönetimi bu baskıları yumuşatmak adına kendilerine öneriler sunulur. Bakan Carroll, “Suçlu olduğunuzu itiraf ederseniz affedileceksiniz ve çocuklarınıza kavuşacaksınız...” der.

Ethel Rosenberg şöyle yanıt verir: "Ya dışarıdakiler? Suçsuzluğumuza inanan onca insan. Onlar da bizim çocuklarımız değil mi? Nasıl bakarız onların yüzlerine..." 

Ve çift önerileri kabul etmez. Rosenbergler idamın daha önce belirlenen 18 Haziran tarihinde olmaması için sürekli dilekçeler vermişlerdir; idamları da 1 gün ertelenmiştir çünkü 18 haziran onların evlilik yıldönümüdür. Bu olayla ilgili Fransız tarihçi Alain Decaux'nun “Rosenbergler Ölmemeli” ismi ile yazdığı tiyatro oyunu ülkemizde de birçok kere sahnelendi. 

Mahkemenin önemli tanığı David Greenglas, yalan söylediğini yıllar sonra itiraf etti. Greenglas, ‘‘Ailesini sırtından vuran bir casus olabilirim ama umurumda değil. Geceleri gayet rahat uyuyorum. Onlar kendi aptallıkları yüzünden idam edildi’’ dedi. 

"Amistad" filmini izlemişsinizdir. Köle ticareti yapan gemide Afrikalı köleler gemide isyan çıkarıp kontrolü alır ve Amerika’ya ulaşırlar. Yerel mahkeme kölelerin ve geminin İspanya’ya iade edilmemesi ve kölelerin özgürce Afrika’ya dönmeleri kararını verir. Bu karar zaten gergin olan kölelik taraftarı güney ile özgürlükçü kuzey arasında tansiyonu arttırır ve konu yüksek mahkemeye gider. Korkulan şey bu kararın olası bir Amerikan iç savaşını tetikleyebileceğidir. Filmin başrollerinden birini oynayan Anthony Hopkins kölelerin avukatı olarak yüksek mahkemeye yaptığı savunmada şöyle der:

"Bu kararın bir iç savaş çıkarmasından korkuluyor. Ama kararlarımızı yasalarımıza ve kurucu atalarımızın özgürlükçü anlayışına göre almamız lazım dönemin şartlarına göre değil. Eğer bu karar bir iç savaş çıkaracaksa çıkarsın. Savaş bittikten sonra oturalım bu savaşı Amerika’nın son iç savaşı nasıl yaparız onu konuşalım."

Hikâye bu ya, adamın birisini Müslüman mezarlığına ölü bir köpek gömdüğü savıyla kadıya şikâyet ederler. Kadının karşısına çıkarılır adam ve kadı olayı sorar. 

Adam, "Köpeğin bana vasiyeti böyleydi, onun vasiyetini yerine getirdim" der. 

Bu cevaba sinirlenen kadı, "Sen bizimle dalga mı geçiyorsun" diye çıkışır. 

Adam, "Hayır efendim, aynı zamanda kadıya da 10.000 dirhem vermemi vasiyet etti" der. 

Kadı cevabı duyunca, "Rahmetli köpeğin ölümü bizi ziyadesiyle üzdü" diyerek davayı kapatır. 

‘’Aklı öldürürsen ahlak da ölür. Akıl ve ahlak öldüğünde millet bölünür. Kadıyı satın aldığın gün adalet ölür. Adaleti öldürdüğün gün devlet de ölür’’ demiş Fatih Sultan Mehmet...