Godot’yu bekler gibi adalet beklemek

Godot’yu bekler gibi adalet beklemek

2 Eylül 2022 Cuma  |   Serbest Kürsü

Atasoy Zer-Avukat

Samuel Beckett Godot'yu Beklerkende, gerçeklikten ve kesinlikten uzaklaşmaya başlayan bir süre sonra artık eylemsizliklerine yenilmiş insanların, absürt bir dille, “Godot” adında ne olduğu bilinmeyen bir “kimse veya "şeyi" beklemelerini anlatır.

İçinde bulunduğumuz konjonktürde bugün “adalet beklemenin” neden “Godot’yu Beklemek” anlamına geldiğini ve yargının nasıl bir oyuncak haline getirildiğini izah etmeye çalışacağım...

Bildiğiniz gibi iktidar açısından Türkiye’yi 2010 referandumuna götüren ana neden, Anayasa Mahkemesi ve (o dönemdeki adıyla) Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısını ve oluşum şeklini değiştirmek; böylece bu kurullarda karar alabilecek çoğunluğa sahip olabilmekti. Nitekim başarılı da olundu. 

HSYK’dan sonra, önce “dava çok, daire ve üye sayısı yetersiz gerekçesi ileri sürülerek, 2011'de Yargıtay'daki daire sayısı 32'den 38'e; üye sayısı 250'den 387'e; Danıştay'daki daire sayısı ise 13'ten 15'e; üye sayısı 95'ten 161'e çıkarıldı. 2014 değişikliğiyle bu defa “Dava çok, daire ve üye sayısı yetersiz, üye dağılımında geniş temsili sağlanmalı”denilerek, Yargıtay'daki daire sayısı 38'den 46'ya; üye sayısı ise 387'den 516'ya çıkarıldı. Danıştay'daki daire sayısı 15'ten 17'ye, üye sayısı ise 161'den 195'e çıkarıldı.

Yıl oldu 2016. Bu defa ise, “İstinaf mahkemeleri kurulacak, bu kadar yüksek hâkime gerek yok; ayrıca, yüksek mahkeme üyelerinin belirli aralıklarla değişmesi iyidir” gerekçesiyle Yargıtay'daki daire sayısı bir anda 46'den 24'e; üye sayısı ise 516'dan 200'e; Danıştay'daki daire sayısı da 17'den 10'a, üye sayısı 195'ten 90'a düşürüldü. Bu değişikliklerin hiçbirinin amacı, gösterildiği şekilde değildi. Amaç, aslında karar alabilecek “çoğunluk haline gelmekti.

2017’de ise, hâkim savcı yazılı sınavlarındaki başarı baraj notu olan “70” bir KHK’yla Kanun’dan çıkarıldı, böylece, yazılı sınav sonucu ne olursa olsun, mülakatla istenen kişiler hâkim, savcı yapıldı. 2018’de “70 barajı” Kanuna yeniden eklendi.

2017 referandumundaysa, Anayasa Mahkemesi ve -bu defa adı da değiştirilerek- Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun kompozisyonu bir kez daha değiştirildi ve bunların oluşumunda Cumhurbaşkanı’nın ve Meclis'in (yani Meclis çoğunluğunun) ağırlığı artırıldı.

Artık tam sayısını takip edebilmek zorlaştı. YÖK verilerine göre, 2022 itibarıyla Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 89 tane “Hukuk Fakültesi” var ve bunların önemli bir kısmı pandemi karmaşasında Cumhurbaşkanı Kararlarıyla kuruldu ve yılda 20 bine yakın mezun üretiyor (*)

Süreç içerisinde gerek KHK’lar, gerekse “torba kanunlar” ya da “yargı reformu” adı altında yapılan; adalet görevlileri arasında bağımsız hareket etmeyi imkânsız kılan bir “hiyerarşik yapı” oluşturan onlarca değişikliğe ise, hem sıkılmamak hem de üzülmemek için, bu yazıda yer vermeye gerek görmüyorum.

Kısaca, bugün içinde bulunduğunuz konjonktürde, herhangi bir cumhuriyet savcısının görevini, mevcut hiyerarşik düzen içinde kalarak, özgürce ve sadece kanunları pusula edinerek yerine getirmesi mümkün değildir. Benzer bir tespiti, hâkimler için de yapmak mümkündür. 

Bu durumun oluşmasında, iktidarın veya başka bir deyişle yürütmenin, yıllar içerisinde yargıyı “ele geçirme” girişimlerinin başarıya ulaşmasının ve yargı kadrolarında, iktidarın siyasi görüşlerine yakın insanların istihdamının rolü çok büyüktür. Kısaca yargı maalesef bir “oyuncak” haline dönüştürülmüş ve araçsallaştırılmıştır. Yargı görev yapan personelin kayda değer bir bölümü ise sadece, kendilerine tanınan çerçeve içinde görev yapabilmektedir; ancak, geldikleri ideolojik kaynak nedeniyle bundan bir huzursuzlukları da maalesef yoktur.

Bu bakımdan, “adalet” talebinde bulunanların, “Hâkimler bağımsız olmalıdır.” “Kimse yargı görevini yapanlara talimat vermemelidir.” “Savcılar görevini özgürce yerine getirmelidir” evrensel hukuk değerlerini ileri sürmeleri bugün için gerçekçi ve doğru bir yaklaşım değildir.

Çünkü bugün, devletin üç temel organı arasında denge bulunmadığı gibi, yargı görevi yapan kadroların bir kısmında Mecelle’de işaret edilen “hakîm, fehîm, müstakîm, emîn, mekîn ve metîn (bilgin, zeki, doğru, güvenilir, vakar sahibi, sağlam) vasıflarında eksiklik olduğu şüphesi vardır. Üstelik seçimlerinde, “belirli bir siyasi/dini görüş taraftarı olmak” ile “torpil ve referans”ın rol oynadığı gibi bugüne kadar kimsenin reddetmediği iddialar söz konusudur. Kısaca yürütme yıllar içerisinde öncelikle yargı mekanizmasını ideolojik şekilde bir işlevsizleştirme süreci içine sokmuş; fırsat buldukça da uygun gördüğü “kadroları” ile doldurmuştur.

Bu tespitleri yapmanın doğal bir sonucu olarak, “iyileşme”nin sağlanması için, öncelikle, devletin temel organları arasında bir “denge”nin kurulması gerekmektedir. Bunun da yolu, Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi” denilen “sistemsizliğin” değiştirilmesinden veya etkisinin azaltılmasından geçmektedir. Başka bir deyişle, öncelikli olarak mevcut yönetim mantalitesinin, kadrolarıyla birlikte mutlaka ve fakat seçim yoluyla değişmesi gerekir.

Bununla birlikte, bazı siyasi partilerin bir araya gelerek ilan ettikleri “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”in hayata geçirilmesi için karşılaşılacak zorluklar ya da imkânsızlıklar da ortadadır. Gönül ister ki, Anayasayı değiştirecek çoğunluğa erişebilsinler. Ancak bu partilerin, görünen o ki, Meclise Anayasa’yı değiştirecek güçte (360 veya 400) milletvekiliyle girmesi oldukça zordur. Bu gerçekten yola çıkarak “bağımsız, tarafsız, cesur, etkili ve hızlı” bir hâkim-savcılar düzenine nasıl kavuşuruz sorusunun pratik ve gerçekçi yanıtının, bu görüşte olan siyasi partilerin Anayasa’yı değiştirecek güçte olamadıkları; ancak, kanun yapabilecek bir güçle (yani 300’den fazla milletvekiliyle) Meclis'te yer aldıkları bir aritmetik tabloda da bulunabileceği görüşündeyim.

 

 

Bu kapsamda bir vatandaş olarak önerilerim şunlardır: Bunlar için Anayasa değişikliğine gerek yoktur. Bunlar, kanunla ya da Cumhurbaşkanı kararlarıyla kısa sürede atılabilir adımlardır.

1- Öncelikle büyük bir istihdam fazlasına neden olan, yürütme gücünün istismarı suretiyle açılan hukuk fakültelerinin önemli bir kısmı kapatılmalıdır. Kalanlara ise, önemli bir süre (7-10 yıl gibi bir süre) öğrenci alımı durdurulmalıdır.

2- Özel bir kanun çıkarılarak, yargıda kadrolaşma, torpil ve usulsüz sınav iddialarının üzerine gidilmeli, yapılacak bağımsız soruşturmalar neticesinde usulsüz biçimde mesleğe alınan; hak etmediği halde, sırf tarikat, siyasi parti gibi yapılarca seçilerek ya da “torpil, referans” yoluyla göreve getirilen veya kanunu çiğnemek suretiyle ve ideolojik gerekçelerle karar alan kimselerin yargı içindeki etkinliklerine son verilmelidir. Ancak bu süreç, savunma hakkına riayet edilerek ve adilliğinden kimsenin şüphe duymadığı soruşturmalarla; kısaca hukuk içinde yürütülmelidir. Mevcut HSK yapısıyla herhangi bir yetki çatışması yaşanmaması için, özel Kanun’daki kural ve kayıtlara uyularak, ilgili yargı personelleri, HSK tarafından Kanunla belirlenecek “etkisiz ve kızak” görevlere çekilmelidir. Atanmalarında usulsüzlük bulunmayan kimseler ise yargıç güvencesi içinde görevlerine devam etmelidir. 

3- Yargı görevi yapan mevcut kadrolar arasındaki bilgi ve beceri eksikliklerinin tamamlanması için, zorunlu meslek içi eğitim programları düzenlenmeli ve bu eğitim sonucunda bir yazılı sınav yapılmalıdır. Yazılı sınavda başarılı olmayanlar da yine Kanunla belirlenecek “etkisiz ve kızak” görevlere çekilmeli veya idari pozisyonlara atanmalıdır.

4- Yukarıdaki süreçlerden sonra boşalan kadrolara ise, en az 15 yıl kıdeme sahip, disiplin cezası ya da hapis cezası almamış Avukatlar ile son yıllarda haksız bir şekilde “mülakatta başarısız” addedilen kimseler arasındanatama yapılmalı; bu kişiler de yine 1 yıl gibi bir süreyle meslek içi zorunlu eğitim programlarına alınarak mesleğe hazırlanmalı ve eğitim sonrasında yapılacak sınavda başarılı olanlar kürsüde görevlendirilmelidir. Tüm bu süreçte yine, düzenli denetim ve teftişlerle ilgili insan kaynağı sürekli denetlenmelidir.

5- Verilecek meslek içi eğitimler, mevcut mevzuat hükümlerinin öğretilmesinden/aktarılmasından ziyade, mutlaka hukukun evrensel ilkeleri ile “hukuku söylediğinden” kimsenin kuşku duymadığı (AİHM gibi) uluslararası mahkeme içtihatlarına dayalı olmalı; yapılacak sınavda da ağırlıklı olarak bu yönde sorular sorulmalıdır. Meslek içi eğitimler için ise, basiret ve uzmanlığı konusunda üzerinde herkesin mutabık olduğu emekli yüksek mahkeme üyeleriyle mesleki formasyonundan kuşku duyulmayan akademisyenlerden yararlanılmalıdır.

6- Yargıtay ve Danıştay’ın son yılarda şekillendirilen mevcut insan kaynağı kompozisyonu “tek tip”tir. Bir kanun değişikliğiyle, Yargıtay ve Danıştay’daki daire ve üye sayıları artırılmalı; işbölümü ve hangi dairelere hangi nitelikte üyelerin nasıl seçileceği ile ilgili hususlar, doğrudan doğruya ve tamamen kanunla düzenlenmelidir.

Yukarıda da bahsettiğim üzere bunlar, Anayasa değişikliği gerektirmemektedir. Alınacak karar veya çıkarılacak kanunların, yine ideolojik veya siyasi gerekçelerle, Anayasa Mahkemesi’nden “dönme” olasılıkları olsa da, seçilecek yeni cumhurbaşkanının ve TBMM’nin bu adımları kararlı bir şekilde atmaları gerektiği görüşündeyim. Hukuk devletinin bütünüyle tasfiye olduğu, anayasal hakların ve hukukun kâğıt üzerinde kaldığı ve önemsizleştiği bugün için çaresiz bu durumdan başka türlü çıkış görünmemektedir.

(*) https://yokatlas.yok.gov.tr/lisans-bolum.php?b=10094

Etiketler:  Atasoy Zer