'Gidemediğim Genesis konseri'

'Gidemediğim Genesis konseri'

19 Ekim 2021 Salı  |   Günlük

Açık Radyo'da yayınlanan "Babil'den Sonra" programını hazırlayan Ercüment Gürçay, Genesis'in 14 yıl sonra sahnlere dönüşünü ve grubun 1967 yılında başlayan öyküsünü gazeteci Cenk Başlamış'la konuştu. Tamamı altta yer alan yayını linkten dinleyebilirsiniz: https://archive.org/details/babilden-sonra-18.10.2021-edit.-18.10.2021

-Herkese merhaba. 95.0'da Açık Radyo'da Babil'den Sonra programına Genesis grubunun 1973 yılına ait “Selling England by the Pound” albümünden bir besteyle başladık: “Firth of Fifth...” Genesis bestesi dedim ama çalan Genesis değildi! Biliyorum biraz bilmece gibi oldu, bu konuya sonra döneceğiz. Önce bu programı birlikte hazırladığım konuğumu tanıtayım. İnternet gazetesi Medya Günlüğü'nün yöneticisi gazeteci Cenk Başlamış. Cenk Bey hoş geldiniz. 

-Hoş bulduk teşekkür ederim. 

-Sizinle geçen yıl yine Genesis'le ilgili bir program yapmıştık... 

-Evet. Sayenizde ilk radyo programımdı. 

-Benim de ilk rock müzik programımdı. Birkaç ay önce de Rus müzikleriyle ilgili bir programımız oldu. Neden Genesis'le ilgili ikinci bir program yapıyoruz hemen onu söyleyeyim. Çünkü Genesis 14 yıl aradan sonra döndü ve 20 Eylül'de ilk olarak Birmingham'da sahneye çıktı. Toplam 37 konserlik bir turne bu, adı “The Last Domino.” Şu anda neredeler Cenk Bey? 

-Turun Britanya ayağı söylediğiniz gibi 20 Eylül'de başladı. 7 Ekim Glasgow'a kadar sorunsuz gitti. Fakat grup içinde bazılarının koronaya yakalanmasıyla İngiltere'deki son 4 konser ertelendi. Programa göre 15 Kasım'da Amerika ayağı başlayacak, 16 Aralık'ta bitecekti. Şimdi biraz işler karışmış görünüyor. 

-Geçmiş olsun diyelim o zaman. Turneden bir şarkıyla devam edelim mi? Siz anons eder misiniz? 

-Turun başladığı Birmingham'da seslendirdikleri hareketli bir parça. Seyircinin şarkıya coşkulu katılımı çok güzel. 2007'deki son turneye adını veren şarkı: Turn it on Again.  

-Genesis grubunun hikâyesinden söz edebilir misiniz? 

-1967 yılında İngiltere'de yatılı okulda okuyan beş genç kurdu. Baştaki değişikliklerin ardından asıl Genesis diyebileceğimiz grup ortaya çıktı. Kim bunlar? Solist Peter Gabriel. Gitarlarda Mike Rutherford ve Steve Hackett, klavyede Tony Banks ve davulda Phil Collins. 1974 yılında Gabriel, 1977'de de Hackett ayrıldı. Collins solist oldu ve davulu ikinci plana bıraktı. Zaman zaman o da ayrılıp geldi ama esas olarak grup bugüne kadar üç kişi devam etti. Yani Rutherford, Banks ve Collins. 

-Collins demişken hemen sağlık durumunu sorayım çünkü turne kadar onun sağlık durumunun da konuşulduğundan söz etmiştiniz. 

-Evet. Bu turne başlamadan önce Genesis BBC'nin bir programına çıktı. Oradaki Collins herkesi şoke etti. Çünkü karşımızda çok hasta, yorgun, bitkin, bezgin ve moral olarak çökmüş bir kişi vardı. Hatta bu işe kalkıştığına yani 37 konserlik bir turneye çıkacağı için pişman gibiydi. 

-Phil Collins kaç yaşında? 

-70 ama orada sanki 80-85 yaşında, dünyadan elini eteğini çekmek isteyen bir kişi gibiydi. Seven sevmeyen herkes çok üzüldü ama tabii bir yandan da bu haliyle üç aylık turu nasıl çıkaracağı merak konusu oldu.

-Bastonsuz yürüyemediğinden söz etmiştiniz... 

-Evet. Zaten yürüyemediği için artık konserlerde oturarak şarkı söylüyor. 10-15 yıldır sağlık sorunlarıyla boğuşuyordu. Bir ara ölümden döndü. Alkol tedavisi gördü. Uzun süredir davul çalamıyor hatta kendi ifadesiyle baget bile tutamıyor. Bu arada bilgi olarak, Rutherford'la Banks de 71 yaşında ama onlar gayet sağlıklı görünüyor. 

-Collins'in sahnedeki performansını nasıl buldunuz? 

-Maalesef iyi değil. Bazı şarkılarda zorlanıyor. Bir zamanlar sahnede oradan oraya koşan, zıp zıp zıplayan bir insanın şimdi oturarak söylemesi son derece zor ve kendisi için moral bozucu tabii. 

-O zaman Genesis'in dönüşü biraz hayal kırıklığı mı yarattı? 

-Hayır, hayır kesinlikle. Çünkü birincisi hayranları Genesis'i gerçekten çok özlemiş. Mesela Liverpool'da daha konser başlamadan dakikalarca ayakta alkışlandılar. Bir yandan, bu kadar hasta bir kişinin iki buçuk saate yakın sahnede kalması, 22-23 şarkı söylemesi insanların içini parçaladı. Ama aynı zamanda çok büyük saygı uyandırdı. Bunlar sadece benim görüşlerim değil. Başından beri takip ediyorum, özellikle konsere gidenlerin yorumları okuyorum. Evet, iyi değil performansı. Aslına bakarsanız daha 2007'de bile sesi yüksek notalara çıkamamaya başlamıştı. Şimdi gerçekten zorlanıyor. Gördüğüm kadarıyla şarkılar da biraz yavaşlatılmış ve Collins'in sesini zorlamayacaklardan seçilmiş. Ama konserler ilerledikçe morali düzeldi ve her zamanki gibi bol bol espri yaptı. Elbette, “bu halde konser verilir mi” diyenler de var ama çoğunluk Genesis'e kavuştuğu için çok mutlu. 

-İsterseniz bir ara verelim. Şarkıyı siz anons eder misiniz? 

-1976 yılında çıkan A Trick of The Tail albümünden. Phil Collins'in artık davuldan mikrofona geçtiği yıllar. Genesis'le özdeşleşmiş bir şarkı: Dance on a Volcano. 

 -Ben tabii Genesis'i sizin kadar yakından takip etmiyorum ama programın başında çaldığımız konser şarkısından tarz olarak farklı geldi bu şarkı bana, yanılıyor muyum? 

-Kesinlikle yanılmıyorsunuz. Bu zaten Genesis hayranlarının ve müzik otoritelerinin yıllardır tartıştığı bir konu. Kısaca şöyle anlatayım:1970'li yıllarda Genesis'in yaptığı müziğe progressive rock deniliyordu. Yani şiirsel sözleri olan, karmaşık, uzun, düşündüren, müzikte denemeler, arayışlar yapan, teknolojiyi de kullanan ve genel olarak dans ettirmekten çok dinletmeye yönelik bir tarz. Progressive rock konusunda belki biraz haddimi aşarak şöyle bir örnek verebilirim. Mesela Pink Floyd'un tarzı da progressive rock kabul ediliyor. Fakat buna karşı çıkanlar var, onlar da diyor ki, uzun şarkıları olması, müzikte denemeler yapmaları progressive rock sayılması için yeterli değil. Besteleri o kadar karmaşık değil, ayrıca grubun üyelerinin çaldıkları enstrümanlarda virtüöz oldukları söylenemez. Pink Floyd'u sevenler kusura bakmasın lütfen, dikkatimi çeken bir yorum olduğu için aktarmak istedim.
 

(Soldan sağa) Tony Banks, Phil Collins, Peter Gabriel, Mike Rutherford, Steve Hackett

 

Yeniden Genesis'e dönersek... Geçenlerde bir Youtube videosunun altında okuduğum yorum çok hoşuma gitti. Diyor ki, Genesis o dönemde 5 farklı tarzı bir araya getiriyordu. Tony Banks'le klasik müzik, Phil Collins'le caz, Mike Rutherford'la folk müziği ve akustik, Steve Hackett'la rock ve Peter Gabriel'le teatral unsurlar yani şovlar. Fakat Gabriel ve Hackett'ın ayrılmasından sonra grubun popa kaydığı eleştirileri başladı. Pop derken tabii her gün radyolarımızda çalan şarkıları kastetmiyorum. Eski şarkılara kıyasla dinlemesi daha kolay ve daha geniş kitlelere seslenen ama yine Genesis kalitesinde bir müzik tarzı. Bu eleştirilere ben de katılıyorum ve eski şarkıları daha çok seviyorum ama grubun en büyük ticari başarıya bu dönemde ulaştığını da söylemeliyim. Mesela İngiltere'de bir numaraya yükselen altı albümün tamamı yeni döneme ait. 

-Bir kaç örnek dinleyelim mi? 

-Şöyle bir şey yapalım isterseniz, Genesis'e aşina olmayan dinleyicilere bir fikir vermek için pop diye tabir edilen dönemden birkaç şarkıyı kısaca peş peşe çalalım. Dinleyeceğimiz şarkılar sırasıyla şöyle: Önce son turneye adını veren Domino, ardından Mama, sonra That's All, Invisible Touch, I Can't Dance ve Follow You Follow Me. Bu son şarkı üzerinde biraz durmak istiyorum. Diğerleri gibi 80'lere 90'lara değil 1978 yılına ait. Grubun üç kişi kalmasından sonra çıkan ilk albüm olan “And Then There Were Three”den. Müzik otoriteleri diyor ki, “Follow You Follow Me” Genesis'in pop tarzına adım attığı ilk şarkı. Bu aynı zamanda Genesis'in dünyada hit olan ilk parçası.  

-Son turneye dönecek olursak, sürprizler var mıydı? 

-Evet, en başta da turun adı: The Last Domino ama sonunda soru işareti var. Herkes bu soru işaretini merak etti. Bence demek istiyorlar ki, biz 14 yıl aradan sonra bir araya geldik ama bu bir veda değil. Bakarsınız 1-2 yıl sonra yeniden buluşuruz hatta belki albüm bile yaparız. Fakat Collins BBC'de bu tur bitince bir daha konser vermeyeceğini açıkça söyledi. Dolayısıyla sanıyorum bir PR olarak düşündükleri bu soru işareti bence gizemini kaybetti. Başka bir sürpriz ise Genesis'in konserlerinde ilk kez geri vokal kullanması. Bu da sanıyorum Collins'in sesindeki zayıflığı kapatmak için yapılmış. Bir diğer sürpriz: Davulda Phil Collins'in oğlu Nick Collins var. Genesis üç kişi kaldıktan sonra konserlerde Amerikalı gitarist Darly Stuermer'le davulcu Chester Thompson'ı kullanmaya başladı. Bu son turnede Stuermer yine var fakat Thompson yok. Ben duyunca çok bozuldum bu kadar yıl emek vermiş bir davulcuya ayıp ettiklerini düşündüm. Biraz araştırınca 10 yıl önce Collins'le Thompson'ın herkesin için kavga ettiğini öğrendim. Dolayısıyla davul Nick Collins'e kaldı ki sadece 20 yaşında. Fakat performansı gerçekten müthiş. Birmingham'daki Second Home By The Sea şarkısından minik bir bölüm çalarsak sanırım ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak.   

-Son yaptığımız programda bu turneye gitmek istediğinizden söz etmiştiniz! 

-Olmadı maalesef. 3 arkadaş 7 Ekim'deki Glasgow konseri için aylar öncesinden bilet aldık. O sırada İngiltere Türkiye'den gelenlere zorunlu otel karantinası uyguluyordu. Eylül ayında yasak kalktı biz de çok sevindik gidiyoruz diye fakat bu sefer de garip bir durumla karşılaştık. İngiltere Türkiye'de yapılan Biontech aşısını kabul etmedi. Derken tam 7 Ekim'de karar değişti ama artık iş işten geçmiş oldu. Biletler yandı. Yanması önemli değil de insanın hayatı boyunca bir kere yakalayabileceği bir fırsatı kaçırmış olduk. Ölmeden yapmak istediğim şeylerden biriydi. Hatta konser öncesi basın toplantısına katılıp merak ettiğim soruları sorma hayalim bile vardı. Çok üzgünüm.

-Ben de sizin adınıza üzüldüm... Eğer gidebilseydiniz neler sormak isterdiniz grup üyelerine? 

-Geçmişte büyük, coşkulu konserlerde Phil Collins cebinden küçük bir fotoğraf makinesi çıkarır seyircileri çekerdi. O fotoğraflara ne olduğunu sorardım. İkincisi, No Son of Mine adında insanda tokat yemiş hissi uyandıran bir şarkıları var. Bir evdeki tacizi anlatıyor. Şarkıdaki gerçek kurbanın kim olduğunu sorardım. Ayrıca esprili bir iki soru daha hazırlamıştım, sorabilseydim eminim çok eğlenirdik. 

-Gabriel'in gruptan 1974'te ayrıldığını söylediniz. Neden ayrıldı? 

-Sahnedeki ilginç kıyafetleri ve şovlarıyla fazla dikkat çekmeye, grubun önüne geçmeye başlamıştı. Mesela eşinin kırmızı elbisesi ya da tilki başıyla sahne çıkıyor ve her zaman dikkat çekici makyajlar yapıyordu. Bir belgeselde bizzat Collins'ten duydum, “Herkesin gözü ondaydı, şarkılarımız ikinci planda kalıyordu” diyor. Bunun sonucunda grup Gabriel ve diğerleri olarak bölünmüş ve tabii gerginlik çıkmış. Gabriel de ayrılmış. 

-Gabriel şimdi ne yapıyor? 
 

(Soldan sağa) Peter Gabriel, Steve Hackett, Phil Collins, Tony Banks, Mike Rutherford

 

-Genesis'ten ayrıldıktan sonra sanatçı kimliğine aktivistliği de ekledi. Mesela Uluslararası Af Örgütü'nün konser turuna katıldı. Yerel müzikleri desteklemeye çalışıyor. Türk müziğinden de etkilendi hatta Kudsi Ergüner ile çalıştı. Time dergisi onu 2008 yılında dünyanın en etkili 100 kişisi arasında gösterdi. 1986'da çıkan “So” albümü büyük başarı elde etti. Sanıyorum o albümden Sledgehammer'ı dinleyiciler de hatırlayacaktır. Bu şarkı için çekilen klip MTV'de tüm zamanların en çok gösterilen videosu olmuş. Ayrıca, Kate Bush'la seslendirdikleri “Don't Give Up” da büyük sükse yaptı. Birkaç gün önce okudum, önümüzdeki aylarda yeni bir albüm çıkaracakmış. 

-Gabriel'den sonra Hackett da ayrıldı. Peki, bu beşli bir daha hiç bir araya gelmedi mi? 

-Sosyal ortamlar dışında sadece bir kere.1982 yılında maddi sıkıntıya düşen Gabriel'e destek olmak için Buckinghamshire'da bir gece düzenlendi. Orada ilk ve son kez birlikte çıktılar. Aslında bu konu yani birleşme meselesi yıllardır Genesis'e en çok sorulan sorulardan biri. Fakat artık herkes kendi yoluna gitmiş durumda. Bir de bildiğim kadarıyla Tony Banks Steve Hackett'ın dönmesini istemiyor. Tesadüf mü bilinmez, Genesis'in turu başlamadan bir hafta önce Hackett da yine İngiltere'de tura çıktı.

-Peki size kısa kısa sorular sorsam Genesis'le ilgili?

-Tabii seve seve.

-5 kişilik Genesis mi 3 kişilik Genesis mi? 

-5 kişilik. 

-Peter Gabriel mi Phil Collins mi? 

-Peter Gabriel. 

-En sevdiğiniz grup üyesi 

-Tony Banks 

-En sevdiğiniz albüm? 

-Tartışmasız And The Lamb Lies Down On Broadway. ( https://www.youtube.com/watch?v=JszTrQdL314 )

-En sevdiğiniz şarkı

-Bu albümden In The Cage. 

-Ama çalmadık programda neden? 

-Haftanın ilk günü Babil'den sonra dinleyicilerini depresyona sokmamak için! Biraz bunalım şarkısı. 
 

-Programdan önce konuştuğumuzda mutlaka çalmamızı istediğiniz bir şarkıdan söz etmiştiniz. Ona gelelim mi? 

-Evet, şarkının adı Cinema Show. Thomas Eliot'ın bir şiirinden ilham almış büyük ölçüde enstrümantal bir parça. Şarkıda Romeo ve Juliet ama aslında modern hayatta aşkın yerini cinselliğin alması anlatılıyor. Müzik otoritelerinin teknik açıdan da çok başarılı bulduğu bir şarkı. Klavyede Tony Banks'in bu şarkıdaki performansı için “zirve” diyenler var. Banks'in klavyesi bu şarkıda baskın enstrüman. Klavye bir lider gibi çok kararlı bir şekilde önden gidiyor, yolu gösteriyor, diğer enstrümanlar sadık şekilde onu takip ediyor. Biz yarım milyon kişinin geldiği 2007 Roma konserinin kaydını dinleyeceğiz. Bu aynı zamanda Collins'in davulun başına son kez geçtiği konserlerden biri. O zaman bile davul çalarken acı çekiyordu. Beste 1973 yılına ait ama yılını söylemesem bilmeyenler herhalde 48 yıllık bir şarkı olduğunu anlamaz. Cinema Show.   

-Programımızın sonuna geliyoruz. Babil'den Sonra'ya Firth of Fifth'le başlamış, bunun bir Genesis bestesi olduğunu ama seslendirenin Genesis olmadığını söylemiştik. O konuyu da açıklık getirebilir misiniz? 

-Önce Firth of Fifth için bir şeyler söylemek istiyorum. Progressive rock'ın en güzel bestelerinden biri kabul ediliyor. Ben tabii biliyordum bu şarkıyı ama geçen yıl yeniden keşfettim ve resmen âşık oldum. Bu beste aynı zamanda Genesis'in eski tarzının klasik müziğe de ne kadar yakın olduğunun kanıtı. Sözleri şiirsel, konusu felsefi: Ruhani bir yolculuğu anlatıyor. Bilmecenin cevabına gelince... Steve Hacket gruptan ayrıldıktan sonra Genesis çizgisini bozmadı ve kendi döneminin şarkılarını orkestraya uyarladı. Yani dinlediğimiz şarkı evet Genesis bestesi ama çalan Hackett ve grubu. Zaten Tony Banks'in Hackett'ın dönmesini istememesinin nedeninin eski besteleri çalması olduğu söyleniyor. Genesis'in özellikle eski şarkılarını sevenlerin Hackett'ı da dinlemesini öneririm.

-Genesis'in “The Last Domino” turuna ayırdığımız programımızın sonuna geliyoruz. Albümleri dünyada 150 milyondan fazla satmış, rock müzik tarihinde iz bırakmış bir grubu tanıtmaya çalıştık. Genesis'in daha ayrıntılı hikâyesini merak edenlere Cenk Başlamış'ın internet gazetesi Medya Günlüğü'nde geçen yıl yayınlanan “Genesis ve ben” yazısını öneririm.  
Babil’den Sonra’nın program kayıtlarını FB Babil’den Sonra sayfasından dinleyebilirsiniz. Programın artık bir İnstagram sayfası var. Oradan da programa dair bilgi edinebilirsiniz. Haftaya pazartesi programda 3 konuğum olacak. İnsan, Hayvan ve Ötesi kitabını derleyen Kiraz Özdoğan, Fatih Tatari ve Ali Bilgin ile Türkiye’de Hayvan Çalışmalarını konuşacağız. Tabi elleri boş gelmeyecek, yanlarında müzikler de getirecekler. Programı bir şarkıyla kapatalım mı Cenk Bey? Son olarak ne dinleyeceğiz?

-Firth of Fifth. Uzun bir şarkı. Başta bir bölüm çalmıştık. Bu aslında Banks bestesi fakat Hackett'ın birazdan dinleyeceğimiz gitar solosu şarkıyla özdeşlemiş durumda. Sizlere orkestra eşliğinde Hackett'ın gitarından dinleyeceğimiz Firth of Fifth'den bir bölümle veda ediyoruz...

-Cenk Bey çok teşekkür ediyorum. Umarım en kısa sürede yeniden bir araya geliriz.

-Çok sevinirim. Bana birlikte program yapma olanağı sağladığınız için teşekkür ederim.

Haftaya pazartesi 13:00’de 95.0 Açık Radyo’da Babil’den Sonra’da yeniden bir arada olabilmek dileğiyle ben Ercüment Gürçay hepinize sağlıklı, huzurlu, güzel bir hafta diliyorum. Hoşça kalın.

İlgili yazı: https://medyagunlugu.com/haber/genesis-ve-ben-48438