Gerçekliğin paradoksu

Gerçekliğin paradoksu

27 Ocak 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Felsefi mantığa göre gerçeklik, dış dünyada nesnel bir varoluşa sahip , bilinçten, insan zihninden bağımsız var olan her şeyi ifade etmektedir. Gerçeklik, doğruluğu sağlayan varlığın bir özelliğidir. Ontolojik yani varlık açısından ele aldığımızda, toz olarak gerçekliğin tanımı, kendi başına var olan ve var olmak için başka bir şeye ihtiyaç duymayan nesnenin tanımlanmasıdır. 

Sanki gerçeklik kendi ayakları üzerinde hiçbir şeye ihtiyaç duymadan ayakta kalabiliyor gibi geliyor insana. Bu şunu bize gösteriyor ki, gerçeklik kavramının en belirgin özelliği, taşıyıcısının bir varlığa dayanmasıdır. Mesela insan gerçeği söyleyebilir mi? Evet söyleyebilir, bu gerçeği ifade ederken çeşitli varlık unsurlarını kullanarak dile getirebilir. Farkındaysanız, insan dış dünyayı algılarken duyularını kullanmak zorundadır. Bu doğrudan kavrama, anlama ve deneyimleme sonucu elde ettiği veriler duyumlar olarak zihne aktarılır. Belki de bu yüzden dünyadaki gerçekliğin, her türlü bilginin kaynağı olarak duyuları gösteren sensualistler (duyumcular) gerçekliği duyularla kavrıyorlar ya da böyle ispatlıyorlar. 

Duyu organlarımızla her şeyin farkına varır, birçok şeyi onlar sayesinde görür, koklar, duyar, tadar, dokunur, böylece tanır, algılar, hayatı anlama ve kavrama bilincine varırız. Benim kanaatime göre nesnel dünya, duyu organlarının sunduğu bilgiyi bir düzene koyar, akıl yürütme, anlama yetisi ile gerçekliğe ulaşılır. Buna göre, dış dünyaya ilişkin gerçek, insanın gördüğü nesne değil, ondan çıkarımla ulaştığı tasarımıdır; yani ideadır diyebiliriz. Duyularımız, gerçeğe ilişkin doğruyu değil, yalnızca, görünüşe ilişkin doğruyu vermektedir. Gerçeklik, varlığın bir özelliğidir. 

Gerçek olan veya olmayan bilgi değil, varlıktır. Platon, idealar kuramı ile idealizmin kurucusu olarak kabul edilir. İdealar kuramına göre, gerçekten var olan bu dünya değildir. Gerçekten var olan, bu dünyadaki somut nesnelerin ilk örnekleri sayılan değişmenin, bozulmanın çelişkinin olmadığı “idealar âlemi”dir. Aristoteles Platon’un idealizmini devam ettirir. Aristoteles’e göre de asıl var olan gerçeklik, maddi olmayan, değişmeyen, ezeli ve ebedi bir varlığa sahip formdur. Ancak ona göre formlar ayrı bir âlemde değil, içinde bulunduğumuz âlemde yer alırlar. Aristoteles’e göre, form maddeye şekil verir. Form ve madde birleşerek tek tek nesneleri ortaya çıkarır. Varlığın gerçekte var olduğunu savunan görüştür. Aristoteles’e göre, gerçek içinde bulunulan bu dünyada varlıkların kendi içinde saklıdır. 

Pisagor'un dediği gibi gerçeğin iki yüzü vardır: Biri asıl gerçek, diğeri gölge gerçektir. Doğa dâhil nesnel olan her şey gerçek bir matematiksel yapıya sahiptir. Herakleitos, gerçeğin sürekli değişmesinin ancak akıl (logos) ile kavranabileceğini söyler. Bütün gerçekliğin, oluşumların, değişimlerin altında yatan ve onları biçimlendiren düzen ilkesi akıldır. 

Eleacılar tek gerçeğin varlık olduğunu ileri sürdüler. Parmenides’e göre, değişen, yiten ve kalıcı olmayan şeyler gerçek olamazdı. Mesela insan gerçek ise gölgesi sürekli bir değişime uğrayan bir gölgedir, gerçek ise sürekli ve değişmez olandır, dolayısıyla o da varoluşu bulunmayan bir varlıktır. Dönemin sofistleri gerçek ya da gerçeklik yoktur görüşündedirler. Bu konuda en keskin görüşü Gorgias “Gerçek yoktur, varsa da bilinemez, bilinse de anlatılamaz” derken, Protagoras ise gerçekliği insana bağlar: “İnsan her şeyin ölçüsüdür, ne kadar insan varsa o kadar da gerçek vardır."

Realizme göre, gerçekten varlık vardır ve bu varlıklar insan zihninden bağımsızdır. Böylece realistler gerçekliği varlıkla, varlığı ise gerçeklikle açıklarlar. Realistlere göre, ideal koşullu, potansiyel ya da mümkün olana karşıt olarak; fiili, somut, olgusal ve zihinden bağımsız bir var oluşa sahip, gerçek olandır. Özellikle altını tekrar tekrar çizmek isterim ki varlık türleri arasındaki ilk ayrım, gerçek varlık ile düşünsel varlık arasındaki ayrımdır. 

Gerçek varlık, fiili dünyada bir var oluşa sahip olan varlıktır. Bu tür varlıkların en temel özelliği zihnimizden bağımsız olma özelliği taşırlar. Yani bu varlıklar, onları düşünen veya algılayan zihinler olsun ya da olmasın, her koşul altında var olan varlıklardır. Onlar, nesnel bir varoluşa sahiptirler. Daha öncede belirttiğim üzere gerçek varlık, zaman ve mekân içinde bulunan, insan tarafından duyular yoluyla algılanan somut varlıktır. 

Bizler sırlarla dolu bir evrende bir rüyanın rüyasını görmekteyiz. Biri çıkıp da bize dese ki: Gerçekte varlıkla ilgili bildiğimiz hiçbir şey yoktur. Bildiğimiz, bildiğimizi sandığımız şey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediğimiz bir nesneyle asla bilemeyeceğimiz bir öznenin birbirlerine olan ilgisinden doğmuştur. Bakınız tanrı, ruh, özgürlük kavramlarına bizlere deney tarafından verilmemişlerdir. Duyularımızla ne hissedebiliyor ne de duyumsayabiliyoruz. O halde onlar hakkında zihnimizin çalışması mümkün değildir çünkü haklarında deneysel olarak hiçbir veriye sahip olmadığımız varlıkları bilimsel açıdan bilmek mümkün değilse bir gerçeklik olarak bizi kabul ettiren acaba ne olabilir? Duyularımızla algıladığımız gerçek üstü şeylerin bilgisi olabilir mi? Burada insan bilincinin üzerine büyük bir yük biniyor. Bilinç; insan dâhil her şeyin içinde bulunduğu gerçeklik noktasıdır. Fakat insanda anlama, kavrama kabiliyeti, idrak etme becerisi, hep o an içindeki bilinç seviyesine bağlıdır. İşte buradaki gerçeklik bilincine ulaşma, kişinin kendi varlığının ve dış dünyanın farkında olması ve tecrübe etmesi, hissetmesi, algılaması ve bilme yeteneğidir. Bilinçli gerçekçi bir varlıkta benlik duyusu ile birlikte kendi varlığının, iç âleminin ve dış dünyanın farkında olma hissi vardır.

Burada şu nokta çok önemli: Kavramlar bizim ayrıntıların içerisinde boğulmamızı engeller. Anlam; düşünce, duygu karmaşasından kurtararak çevremizdeki olup biten olayları ve objeleri daha kolay tanımamızı, anlamlandırmamıza yardımcı olur. Bana göre kavramlar var olanın, var olmayanı anlamaya, yorumlamaya, tanımamıza yardımcı pencerelerdir. Bunun da ispatı kavramların insan zihninden bağımsız gerçek varlıklar olduğunu öne süren yaklaşımdır. İyi insan, iyi araba, iyi bir toplum, geçici varlıklar iken iyilik kalıcı gerçekliktir. Bu örnekteki kavram iyilik, soyut, genel ve değişmez bir varlıktır. Kavramlar bilmenin var olanı bilmenin temelidir. Kavramlar dış dünyada doğrudan karşılığı olan ya da olmayan varlıkların var olmasının zihinsel tasarımı, temelidir. Zihin, bilinç, akıl gibi soyut kavramların vatanı, doğup büyüdüğü yer fiziksel mekânı beyindir. Düşünce kavramı, beyindeki nöronlar arası ağda ortaya çıkan zihindeki somut ya da soyut kavramların şekillendirdiğini görüyoruz. 

Bizi biz eden, var eden düşüncelerimizdir. Bu düşünceler de gerçekliği anlamamızı, kavramamızı ifade eder. Bir varlık felsefesi konusu olan insanın sahip olduğu maddi gerçeklik ile dijital ortamda kendisinin yarattığı sanal gerçekliğin ya da zihninde yarattığı gerçeklik çok farklıdır. Kişinin kendisi ve çevresiyle olan iletişim kurma biçimine baktığımızda gerçekliğin insanın süreçte kendi zihninde var ettiği gerçeklik algısıyla, daha sonra bulunduğu toplum içinde kurduğu gerçeklik algısının ne kadar farklı olduğu aşikar. Bu zihinsel ya da sanal medya, sanal dünyada şekillenen gerçeklik kurgusunun, bireyin birçok toplumsal konuya bakış açısında yarattığı; neyin gerçek olup, olmadığını bilmemiz açısından bize ip uçları vermektedir. Gerçekliğin resmini ele aldığımızda filozoflar evreni bilinçten bağımsız olarak var olan ve görünüşler evreni gözün ilk bakışta ya da zihnin doğruca algıladığı şey olarak ifade etmişlerdir. Bu anlayışlara göre gerçek, bireysel olan değil, var olan her şeyi kapsayan, bütün varlıkları, düşünülen şeyleri içine alan, herkes tarafından kabul gören tümel genel, evrensel olandır. Gerçek kendi kendisiyle özdeş, değişmeyen sabit, değişmeyen varlıkların dünyasıdır. Bence gerçek, etrafımızda algıladığımız veya algılamadığımız, var olan her şeydir…