Gerçek bir beka sorunu

Gerçek bir beka sorunu

2 Kasım 2020 Pazartesi  |   Köşe Yazıları

Emre Dilek

Kendimi şanslı kabul ettiğim konulardan birisi de hiç deprem yaşamamış olmamdır. Çeşitli zamanlarda depremlere maruz kalmış dostlarım yaşadıklarını anlattıklarında hep ne kadar talihli olduğumu düşünürüm. Ama sizin başınıza gelip gelmemesi de bir yerden sonra önemini kaybediyor. Bir deprem haberi alınca orada olması muhtemel sevdikleriniz aklınıza geldiğinde, hele bir de kendilerine ulaşmada zorluk çekiyorsanız çok kaygılanıyorsunuz. Ve bu endişenin yarattığı ruh hali de sizi gerçekten kötü etkiliyor. Ben de yurt dışında olduğum dönemde meydana gelen Gölcük depreminde İzmit’teki çocukluk arkadaşıma bir gün boyunca ulaşamamış olmanın sıkıntısını yaşamıştım. Sadece ben değil dönemin Başbakanı bile deprem bölgesi ile uzun bir süre iletişim kuramamıştı.  

Depremler yaşadığımız coğrafyanın kabul etmek zorunda olduğumuz ve engellenemez bir gerçeği. Üzerinde yaşadığımız Anadolu sadece modern çağlarda değil tarihin her döneminde depremlere maruz kalmış bir bölge. Bunların kimisi o kadar yıkıcı olmuş ki, medeniyetlerin, şehirlerin yazgısını değiştirmiş. 

Örneğin Milattan Sonra (M.S.) 17 yılda "Lidya depremi" diye adlandırılan bu doğal felaket dönemin Romalı tarihçileri Tacitus, Pliny ve Yunan Strabo ve Esebios tarafından da kayıtlara geçirilmiştir. Özellikle Pliny bu doğal afeti ‘’İnsanlığın başına gelmiş en büyük deprem’’ olarak nitelendirmiştir. Lidya Krallığına başkentlik de yapmış olan Sardes depremin etki alanındaki 15 şehir içinde en çok etkilenen olmuş hiçbir zaman eski haline tam anlamıyla dönememiştir. Günümüz politikacılarının da çoğu zaman yaptığı gibi doğal afetlerin ardından bu yaraların sarılması ve hasarların telafi edilmesi yönetici sınıfı tarafından kullanışlı bir propaganda aracına da dönüşebiliyor. Yukarda bahsettiğim "Lidya depremi" sırasındaki Roma İmparatoru Tiberius yıkılan şehirlere ve halklarına ücreti tamamen devlet hazinesinden karşılanan yardım yapmış ve sonra bunların anısına sikke bastırmıştır. Sikkenin bir yüzünde kendisi diğer yüzünde ise Latince ‘’CIVITATIBVS ASIAE RESTITVTIS" yani ‘’Asya şehirleri onarıldı’’ yazısını koydurmuştur. Günümüzden farklı olarak Tiberius deprem vergisi koymamış aksine etkilenen şehirlerden 5 sene vergi almamıştır. 

Yine yaşadığımız coğrafyadan başka bir örnek: Antakya M.S. 115 yılında çok büyük bir deprem yaşar; bu ne ilk depremdir ne de son olacaktır. Bizans döneminde 526 yılında Justinianus’un imparatorluğunun başlamasından 1 yıl önce kuvvetli bir deprem ve ardından gelen yangınla şehir tamamen yerle bir olur. Tam olarak doğruluğunu bilmesek de 250,000 kişi civarında insanın öldüğü yazılır çeşitli kaynaklarda. Bu olaydan 1 sene sonra ikinci bir deprem 5000 kişinin daha ölmesine yol açar. Geride kalan korkmuş talihsiz halk bu kaderlerinden kurtulmak amacıyla şehirlerinin ismini Theopolis (Tanrılar şehri) olarak değiştir ki tanrılar bir daha onlara bu cezaları vermesin.  

Şehrinizi bu tür felaketlerden korumak için ismini ‘’tanrılar şehri ‘’ diye değiştirmek ancak ve ancak 1500 sene öncesinin bir düşüncesi olabilir. Günümüzde artık, art niyetli, cahil ya da sosyal medyada provokatif olmak isteyen modern ismiyle bir trol değilseniz doğal felaketlerin inanç sistemleri ile ilgili olmadığını, bunların doğa olayları olduğunu ve yıkıcı etkilerinin azaltılmasının ya da tamamen engellenmesinin sadece akıl ve bilimle olacağını bilirsiniz. Deprem, yer sarsıntısı veya zelzele, nasıl adlandırıyorsanız, yer kabuğunda beklenmedik bir anda ortaya çıkan enerji sonucunda meydana gelen sismik dalgalanmalar ve bu dalgaların yeryüzünü sarsması olayıdır. Depremler sismograf ile ölçülür günahlar ya da sevaplarla değil. Bu olayları inceleyen bilim dalına da sismoloji denir.

‘’Bir görme engellinin çeşitli yöntemlerle 'görmesi' sağlanabilir; ancak iki eliyle gözünü ısrarla kapatmayı sürdüren bir kişiyi ya da toplumu körlükten kurtaramazsınız’’ demiş Ali Demirsoy Hoca. Bu körlükten kurtulmak için önce gözlerimiz açmamız ardından da bilimin ve aklın ışığı ile önümüzü aydınlatmamız gerekiyor. 

2020 yılında şu ana kadar tüm dünyada 6.5 büyüklüğünün üzerinde 22 deprem meydana geldi, bu depremlerde en çok can kaybı Türkiye'de yaşandı. Dünyanın farklı iki coğrafyasında meydana gelen benzer bir depremde bir tarafta can kaybı ve yıkılan evler olmuyorsa ama diğerinde tam tersi geçekleşiyorsa orada akıl ve bilime verilen değer konusunda bir sıkıntı var demektir. Eğer aynı doğal felaket bir şehirde farklı mahallelerde farklı sonuçlar ortaya çıkarıyorsa orada da sosyoekonomik durumun halini de irdelemek gerekir. 

Çok duyduğumuz "devletin bekası" mevzusu çoğu zaman sadece askeri ve politik bağlamda değerlendiriliyor. Tüm bilim adamlarının hemfikir olduğu olması muhtemel "Büyük Marmara Depremi" bir beka sorunudur. Ülke nüfusunun 25 milyonu bu bölgede yaşamaktadır ve sadece İstanbul milli gelirin yüzde 30’unu sağlamaktadır. Sanayi işletmelerinin yüzde 45’i yine bu bölgededir. Yetişmiş, alanında uzman insan sayısı, köklü üniversiteler ve özel nitelikleri ile öne çıkan diğer eğitim kurumları da yine bu bölgede yoğunlaşmıştır.  

Yukarıda bahsettiğim Antakya depremleri olmasaydı, bir dönem gerek nüfus gerekse de kültürlerin ve dinlerin kesişme noktası olarak Roma ve İskenderiye’nin ardından Roma İmparatorluğunun 3. büyük şehri olan şehir bugün farklı bir konumda olur muydu acaba?

Görsel: 1755 Lizbon depremi.