Felsefi açıdan duygu sorunu

Felsefi açıdan duygu sorunu

2 Haziran 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

İnsan her zaman yaşadığı dünyayı, toplumu, çevresini kuşatan uçsuz bucaksız evreni, sorgulama ve anlamlandırma çabası içerisinde olmuştur. İnsanın varlığı sorgulama, anlama, hayatın manasını çözme çabası, bu yönden birçok düşünce ve duygu ekolünün yanı sıra duygular arasındaki farklar, birbirleriyle ilişkileri, kötülüğü ve iyiliği gibi insanoğlunun dünyadaki yaşamını etkileyen temel düşünce kalıpları olmuştur.

İnsanların belli bir dönemde ortak dünya görüşü, felsefe, estetik ve sanat anlayışı çerçevesinde oluşturdukları edebiyat hareketi; bu anlayış ve hareket çevresinde kaleme alınan edebi düşüncelerin oluşturduğu duygusal bir bütün olarak ifade edilebilir. İnsan duygusal özellikleri inkâr edilemeyen bir varlıktır. Duygularının onun yaşamındaki rolü ve etkisi küçümsenemeyecek kadar fazladır. Duygunun doğası ve duygunun kendisi, ahlâk felsefesine, psikolojiye psikiyatriye, zihin felsefesine ve teolojiye kadar çok sayıdaki disiplininin ortak konusu olmuştur. 

İnsanlığın sahip olduğu ortak kültür mirası, düşünce, sanat, Antik Çağ'dan günümüze farklı coğrafyalardaki kültürler tarafından üretile gelmektedir. Sözlü anlatımın yerini yazıya bıraktığı tarihlerden günümüze kadar insanoğlu, anlayış ve duyuş biçimlerini diğerlerinden daha etkili ve farklı olarak duygularını  ifade etmek istemiştir. Bu durum zaman içerisinde edebiyat ve fikir adamlarının düşünme tarzlarını ve duygularını da etkilemiştir. Yazı formuyla ifade edilen duygusal, kültür ürünler, ondan çok uzun bir geçmişi olan sözlü kültürden beslenerek oluşturulan eserlerle insanlığın belleğinin ve kimliğinin derinlerine işaret eden birçok fikir, edebi, siyasi akım üretmiş ve bu akımlar ise insan belleğinde duygusal izler bırakmıştır. 

Felsefe tarihine bakıldığında İlk Çağ filozoflarından beri eğitim faaliyetinin devam ettiği görülmektedir. Bu düşüncenin temel problemi insanın evrene duyduğu ilgi ve meraktan kaynaklanmaktadır. Sofistlere gelindiğinde insan bu merak ve ilginin içine kendini de katarak varlığı ile ilgili sorular sormaya başladı. Sokrates, Platon ve Aristoteles ile sistemli bir düşünme geleneği başlamış oldu. Düşüncelerden dolayı duyguların ortaya çıkması düşünürlerin farklı bakış açıları ve sorgulama tarzı ile bir felsefe, sanat, disiplini olan düşünce, hayatın daha sağlam bir zemin üzerinde inşa edilmesini kolaylaştırmakta ve insan ile düşünce arasındaki bağı güçlendirmektedir. İnsan iç dünyasında ya da dış dünyada hayata karşı içerisindeki tartışmalar, görüşler ve düşüncelerle kendisine yeni ufuklar açarak günümüzde önemli birçok farklı disiplini meydana getirmiştir. İnsanın yaşam felsefesi, düşüncenin amacı ve işlevi, düşüncenin hangi özelliklere sahip insanın sindirebileceği, düşüncenin nasıl bir etki anlayışına sahip olacağı gibi konularda düşünürlerin yürüttükleri tartışmaların, bu önemli disiplinin ortaya çıkışına katkı sağladıkları varsayılabilir. Hümanizmi, sevgiyi öne alan insanlar arası ilişkilerde hoş görülü olma, aşırılıklara kaçmadan orta yolu bulma ve günümüz yönetim anlayışına paralel olarak insan haklarına saygılı, eşitlikçi, özgürlükçü, çok sesli, demokrasi bilincinin gelişmesine katkıda bulunurlar. Düşünce akımlarının karakteristik yapısı geçmişten günümüze kadar farklı yapılarda şekillenmiş ve ihtiyaç duyulan insan modeline göre de değişmeye devam etmektedir. Bu değişimin içerisinde sanat, siyaset, politika ve felsefeye çok fazla görev düşmektedir.

Modern bilişselci duygu kuramı da duyguların yargılar olabileceği fikrini savunur. Ancak Stoacıların duygu anlayışını salt bilişselci duygu kuramı çerçevesinde değerlendirmek duygunun ontolojik ve epistemolojik temellerini açıklamak açısından yetersiz kalacaktır. Çünkü modern bilişselci duygu felsefesinden farklı olarak, Stoa kuramı duygunun niteliğinin temellendirilmesinden çok ontolojik ve epistemolojik bilgi kaynaklı temellerinin yanı sıra psikolojik, ahlaki, toplumsal ve eğitimsel yaşamdaki rolüne ilişkin sonuçları ifade eder. Burada ifade etmek istediğim, duygunun psikolojik, zihinsel ,ahlaki, toplumsal ve eğitimsel yaşamdaki rolüdür. Stoacılar için insanın temel amacı mutluluk olduğu için mantık psikoloji ve ahlak olgusunun  gerekli olduğu fikrini savunurlar. Bu nedenle, Stoa duygu felsefesini ele alırken bu üç alanın ilişkisi üzerinde durmamız gerekir. 

Stoa felsefesinde en yaygın kabul gören duygu tanımı duyguların yargılar olduğu görüşüdür. Bu nedenle, söz konusu yargıların ne tür yargılar olduğu ve insan ruhunun hangi yetilerinin etkinlikleri sonucu ortaya çıktıklarını daha iyi anlıyoruz. Duyguların canlı inançlardan kaynaklanan yargılar olduğunu savunan Stoacılara göre dört temel duygu vardır: Arzu, korku, haz ve acı. Arzu ve haz bir şeyin iyi olduğu yargısına, acı ve korku bir şeyin kötü olduğu yargısına yöneliktir. Haz ve acı anda olana, arzu ve korku ise gelecekte olana yöneliktir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta Stoacılar duygunun yargı olduğunu söylerken bu yargı aynı zamanda duygunun anla veya şimdi ve gelecekle ilgili değerleri kapsar. Tarih sayfalarının yazmadığı, insanın içindeki üçüncü dünya savaşı olan iyi ve kötünün savaşıdır. İnsan hayatının amacı, anlamı zevki olabildiğince yüksek tutup, zevk, haz veren tutum, davranış ve duygulardır. İnsan içinde bulunduğu evreni, doğanın işleyiş mantığını iyi tanımalı ve ona göre hareket etmelidir. Hedonist filozoflar Aristippos ve Epikuros İlk Çağ dönemlerinde hazcılık duygusunu benimsemiştir. Hedonizm felsefesine gönül veren  benimseyen ve bu şekilde yaşamını sürdüren kişilere hedonist denmektedir. Hedonist filozoflara  göre bütün davranışlarının nedeni insanların mutlu olmayı düşünmesinden ileri gelmektedir. Yaşamın devamının olması için haz duygusu gerekmektedir. İnsanın insan olmasının yegane sebebi de yine haz duygusu olduğunu bu hedonist felsefede açıkça dile getirilmektedir.

İnsanı özgür ve ahlaki bir varlık olarak gören İmmanuel Kant, düşünsel duyular üstü, metafizik olana ulaşmak için “ahlak bilinci”nin olması gerektiğini söyler. Jean-Jacques Rousseau’da kesin olarak belirlenmemiş ve doğası açıklanmamış ahlaki bir duygudan ibaret olan vicdan, Kant’ın ahlak felsefesinde eski metafizik alana ait, bilgisel olarak temellendirilemeyecek, öznel bir duyum bir çeşit içsel duyguya karşılık gelir. Rousseau’nun insan doğasının değerini öne çıkaran yaklaşımına baktığımızda görürüz ki, vicdanla ile ahlak duygusu aslında aynı şeyi ifade etmektedir. Bu duygu yardımıyla duyular üstü gerçeklikle bağlantı kurulur. Böylece insanın özgürlüğe dayanan ahlaki yönü de, fenomenler dünyası içinde değil, duyular üstü olanda yani metafizik alanda değerlendirilir. 

Arthur Schopenhauer’ın duygu felsefesi bir yandan Hristiyanlığa ve Budizm'e, diğer yandan Kant’ın idealizmine dayanmaktadır. Felsefesi merhamet kavramına dayanan Schopenhauer’e göre insan davranışlarının üç temel itici gücü vardır: Kötülük duygusu; kişinin başkalarının acı çekmesini amaçlaması, bencillik; egocentrizm kişinin kendi rahatını amaçlaması ve merhamet duygusu ; kişinin başkalarının rahatını amaçlaması. Schopenhauer’a göre hayat akıl dışıdır ve felsefe bizi tatmin etmez, insanı insan ve insancıl yapan yegane duygu merhamettir. Schopenhauer’in dünya görüşü kötümser olarak anılsa da aslında öyle değildir, ona göre yaşadığı hayat boştur ama insan boş değildir. 

Antik Yunan’da Homeros ve Sokrat öncesi filozofların hemen hemen hepsi, bilincin ve düşünmenin merkezi olarak kalbi ve dolayısıyla kalbin temel işlevi olan duyguyu bilgi olarak kabul eder, bunun ispatı için de "Küçük kararları beyninle büyük kararları kalbinle ver" denir. 

Kendini düşünen ben, sevgisiyle hareket eden, kendisini öne çıkaran düşünce yapısına sahip yani daima ve öncelikle kendisini düşünerek hareket eden insan bencil  bir duygu yapısına sahip olur. Kabul ediyorum egoist olmak; insan eylemlerinin amacı, bireyin kendi hayatını koruması ve sürdürülebilmesi için gerekli ama böylesi bir duygu yapısına sahip olmak insandaki ahlaki, etik değerlerin zayıflamasına sebep olur. Haklı değil miyim? 

Duyguya varoluş  açısından baktığımda her zaman duyguyu  tek ve öznel olarak ele alıyorum. Duygu bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren bunların sonucu olarak ortaya çıkan duygusal varoluş insanın duygusal bir bütünlüğüdür. Duygusal varoluş bir şeylere sahip olduğumuz sürece hissedebileceğimiz duygudur. Var olmanın temelinde yatan şey duygusal olarak bir şeylere bir yerlere ait olmaktır. Kısaca insan ait olduğu kadar var olur… 

Duyguyu sezgisel bir pencereden ele alındığında gerçek duygular, nesnel ya da öznel şekilde duygusal gerçeklik hayatın ta kendisidir. Bu gerçeklik ancak sezgi yoluyla, doğru duygularla kavranabilir. Burada sezgi, his ve duygusu kat kat gelişmiş ve akıl ile kalp arasında köprü olduğu için hayatın gerçekliğini ifade etmiş oluyor. 

Hissettiğimiz, yaşadığımız çoğu duyguların dış dünyadan kaynaklanmaları dış dünya olaylarının da değişkenliğini yansıtır. Kesinlikle duygular genel anlamda matematik kadar net olsa da özelde durum farklı olup kesinlikle matematik gibi bizi kesin verilere götürmez.

Her insanda iyi veya kötü yaşadığı şeylere karşı hiçbir duygu hissetmemesi, boşlukta, kendini değerli, sevildiğini hissetmeme, hiç sevilmemiş sayma gibi bir ruh halidir. Her ne kadar Nihilizm öğretisi, bilgi felsefesinde her tür bilginin bir aldanma olduğunu, bilginin olmadığını; ahlak felsefesinde insan eylemlerini belirleyen değerlerin olmadığını; varlık felsefesinde hiçbir şeyin var olmadığını savunsa da duyguların varlığını kabul etmiştir. 

İnsan davranışlarının, eylemlerinin hepsinin ortak amacı mutluluğa giden yol gibidir. Çünkü insan doğası gereği elemden, kederden, acıdan kaçarak hazza ulaşmayı ister ve bu haz insanın olumlu duyguları yaşaması için fırsat verir. 

Yaşamın kendisinde bir var oluş anlamı yoktur, insan bu anlamı düşünceleri, duyguları ve davranışlarıyla veren tek canlı türüdür.