Evde Tek Başına

Evde Tek Başına

4 Mart 2021 Perşembe  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

Bu filmi izlemeyen yoktur sanırım. Yeni yıl kutlamaları için tatile giden bir ailenin oğullarını evde unutmalarından sonra yaşananları yani minik ve sevimli bir çocuğun tek başına evin içinde verdiği dış dünyanın tehlikelerinden korunma savaşını anlatan çok eğlenceli bir film. Her yıl yeniden gösterilen dört dörtlük bir Hollywood filmi.  

Yıllar geçse de bizim hep o minik haliyle izlediğimiz çocuğun sonradan başına “gerçekten” neler geldiğini bir magazin haberinde okudum. Agorafobik olmuş; evden çıkamaz, toplu taşım falan kullanamaz hale gelmiş. Hemen aklınıza filmin etkisi olabileceği geldi değil mi? Ahh Aristo ahh, neden sonuç ilişkisini ne kadar kolay kuruyoruz sayesinde. Oysa gerçek nedenler görüş mesafemizin dışında… 

Michael Jackson’ın odasını paylaştığı, seyahatlerine beraber götürdüğü, istismar ettiği çocuklardan biri de bu sevimli çocukmuş. Şiddetle savunmuş Michael Jackson’ı. "O bize bir şey yapmadı, kendisi de çocuk olduğu için, biz birlikte oyunlar oynuyorduk" demiş… 

Macaulay Culkin bu delikanlının adı. Aldığı onca yaşa rağmen soluk benizli çelimsiz bir oğlan görünümünde. Fotoğraflarına dikkatle baktım: kendisini ömür boyu geçindirecek kadar para kazandıran filmindeki o zeki gözler sönmüş fenere benziyor. Gözleri çukura kaçmış, gözaltları morarmış, canlı cenaze gibi bir adam. Fotoğrafları madde bağımlısı olduğunu bağırıyor…  

Sadece sigara bağımlısı olarak biliniyor. Günde 60 tane falan içermiş. Arabasında illegal madde (!) bulunduğu için tutuklandığını ama okkalı bir tazminatla serbest bırakıldığını kolayca es geçiyor hayranları. Hayran deyince; hâlâ seveni çok. Buna güvenmiş herhalde, yarı otobiyografik bir kitap yazmış. Hayatının sırlarını çaktırmadan dışa vuran bu kitap pek satmamış, verdiği sırlar yeterli gelmemiş sanırım…  

Bilen bilir, ben MS denilen ve gençlerin beynini ve omuriliği tutan bir hastalığın uzmanı(yd)ım. Binlerce MS hastasını uzun yıllar boyunca izledim. Birçoğu elimde yaşlandı desem yalan olmaz. Bunlardan biri de çok sevimli bir delikanlıydı. Gözlerinden zekâ fışkıran. İstanbul’un kenar  mahallerinden birinde yetişmişti. Anası oğluna aşırı düşkün ve kollayıcı, babası kısıtlı geliri ile bütün ailenin geçimini üstlenmiş gerçekten çok fedakâr bir adam. MS pahalı hastalıktır. Tetkikleri de pahalıdır tedavileri de. Bu nedenle hastalığın derdini paylaşmak bir yana sosyal sorunları da paylaşıyorduk aileyle, diğer MS hastalarımda olduğu üzere. Ancak bu delikanlının bir başka derdi daha vardı. Madde kullanıyordu. Zamanla bu dert öteki dertlerin önüne geçti. Ne ben ne de çalıştığım hastanenin bu konuda uzmanlaşmış ekibi çözebildik bu sorunu. Hiçbir tedavi girişiminiz kâr etmedi, bıraktıramadık. Anne ve babasının uyguladığı hiçbir yöntem de kâr etmedi. Eve kilitlemelerden köye göndermelere, nasihat etmekten hacılara hocalara götürmelere varana kadar. Gözümün ününde adım adım çöktü dalyan gibi delikanlının bedeni de aklı da. Kendisinin de çevresinin de gösterdiği gayret düştüğü çukurdan çıkmasını sağlayamadı... 

Çukur dedim de kim kazıyor bu çukurları acaba?

Madde bağımlılığı için iki ayrı uçtan iki örnek verdim ama genellemeleri yıkmaya yeterlidir sanırım: Zengini de yoksulu da bulanıyor bu çamura. Aile desteği eksik olanlar, sevgisiz büyüyenler yalanı da kuyruklu yalan. Eğitimlisi cahili de fark etmiyor, Doğulusu Batılısı da. O çukuru gözünü kazanç hırsı büyümüş tacirler kazıyor ve çocuklarımız içine düşüveriyor kolayca. Sonra çıkar çıkarabilirsen… 

Bu iki örnek yanlış izlenim yaratmasın; bağımlı olup kurtulan yok mu? Elbette var. Ancak bu işin tedavisi epeyce zor. Eksik gedik üstelik. Her konuda olduğu gibi önlem almak tedaviden daha kolay. Ancak tacirleri durdurmak öyle zor ki. Dört bir yanımızı kuşatmış aklımızla oynuyorlar. Şimdilerin marihuana yani esrar yani kenevir yani ot güzellemeleri ile beyin yıkamasından daha iyi bir örnek olmaz bu konuda:   

Geçenlerde bir profil resmi gözüme battı. Penyenin önündeki kocaman bir kenevir yaprağını ve bunu içene hastalık yaklaşamaz, kapsamındaki sloganı görünce dayanamadım. Eşi tıp doktoru, kendisi de yılların öğretmeni olan bu hanım “bu bir başkaldırıdır” diye savundu penyesini. İtirazlarıma da “Ama kenevir kullanmanın sağlığa pek çok yararı var” diye itiraz etti… 

Tacirler çok usta. 1800'lü yıllarda tütün Osmanlıya ilk kez Ceneviz tüccarlarının gemileriyle taşınıp el altından kahvehanelerde satılmaya başlandığında "keyif vericidir" diye pazarlanmadı. Diş ağrısından dinmeyen baş ağrılarına, kısırlıktan adet düzensizliğine kadar bu dumanının her derde deva olduğu fısıldandı kulaklara. Özel kudreti olan bir yaprak diye yapılan bu reklamlar öyle etkili oldu ki nerdeyse denemeyen kalmadı, çoğu da bağımlısı oldu. Kendi de bağımlı olan ama içeni gördü mü oracıkta kellesini alan padişah terörü bile değiştiremedi bu gidişi. Osmanlı çöktü, rejim değişti ama sonuç değişmedi. En soldakiler dâhil olmak üzere 21. yüzyıl Cumhuriyet aydınları (!) bile özgürlük olarak sigara içme haklarını savundular hem de her şeyden çok. Ne diyor şimdi öğretmen hanım: "Esrar içmeyi savunmak başkaldırı ve direniştir." Direnilen nedir acaba? 

Aydınları kandırdınız mı işiniz kolaylaşır. Keşke öyle olmasa ama aydını kandırmak da o kadar zor iş değildir. Aydın herkesten daha kolay öğrenir çünkü. Öğrenen beyindir ve beyin denilen “salak organ” yeterince tekrar edilen her şeyi öğrenir, yanlış bile olsa. Bu gerçek bizim gibi yarı aydınların cirit attığı coğrafyalara özgü de değildir. Bir tek örnek yeter sanırım demek istediğimi anlatmaya:

Amerika, aç gözlü Avrupalılarca işgal edildikten sonra, bulunduğu topraklarda tutunamayan ve şansını yeni yerlerde denemek isteyenlerin toplu akınına uğramıştı malumunuz. O dönemde bir grup İngiliz de göçtükleri Amerika’da umduklarını bulamayıp geri dönmüşler gene kendi krallıklarına. Yanlarında da Amerikan yerlilerinden öğrendikleri tütün adetlerini getirmişler, tıpkı Güney Amerika keşfinden dönen Portekizli gemiciler gibi. Ağızlarından burunlarından duman tüten bu kişiler başlangıçta çok yadırganmışsa da giderek yayılmış bu alışkanlık. Bir gün İngiliz kralı toplamış avamını kabinede, başlamış nutuk atmaya. Bu dumanın ne kadar aşağı sınıf işi olduğunu anlatmaya. Oxford’un en ünlü hekimlerinden biri gelmiş kraldan sonra kürsüye, ağzında tütün dolu purosuyla. Başlamış tütünün yararlarını anlatmaya, kralla dalga geçe geçe, kahkahalar eşliğinde. Böyle yerleşmiş tütün bütün Avrupa’ya sonra Orta Doğu ve Asya’ya; tüccarların üstün becerileri ve doktorlar başta olmak üzere inandırılmış aydınların propagandalarıyla…  

Böyle yerleştirildi tütün içme alışkanlığı büyük bir başarıyla bütün dünyaya; hastaya şifa diye, asiye başkaldırı diye, erkeğe erkek olmanın yolu diye, kadına ezik olmamanın gösterisi diye, çocuğa büyümenin işareti diye, yoksula havalı gösteriyor diye, sosyeteye şıklık ve farklılık ayini diye. Kim neyi yerse… 

Herkes yuttu zokayı, kimi öldü sigara yüzünden, kimi sakat kaldı. Şanslı olup şimdilik paçayı kurtaranlar da yeniden ve yeniden, her bir gün ödeme yaptılar sigara tacirlerine, bıkmadan usanmadan. Sigara dünyanın en çok kazandıran endüstrisi oldu böylece.  Öyle berbattı ki bu meredin yoksunluk krizi, ekmeğe parası olmayan bile sürdürdü her gün onu satın almayı. Üstelik de zevk/ keyif/sevgi dediler başa çıkamadıkları yoksunluğa. Madem o kadar keyifli bir şey bu, ben daha mı keyifli biriyim içmeyenlerden, diye sorgulamadı kimse. Sorgulamayı bilmemek bir yana, olmazsa olmaz bir beyin kimyasalı olan dopaminin yerine geçmektedir nikotin ve nikotin kandırmacılığıyla beyin kendi dopaminini üretmez olunca, yoksunluğu dar eder insana hayatı. Önce tüccar sonra nikotin, beynin içine ederek, zehirli duman kokteyline tutsak eder özgürlük tutkununu bile. 

İşte böyle: Birkaç yüzyıl önce başlamış bir salgının süreğen kurbanlarıyız. Amerika’nın keşfi (!) ile başlayan, önce Avrupa’ya sonra da bütün dünyaya yayılan “tütün salgını” kapitalizmin şahlanışı ile 1930’dan sonra tepe yapmış, 2000’lerden sonra mecburen inişe geçmiştir ama hâlâ bu şiddetli salgının etkisindeyiz: Sadece son bir sene içinde tütüne verilen kurban sayısı korona kurbanlarının sayısından kat be kat fazladır…  

Ancak gene de son yıllarda sigara içenler azalmaya başlamıştır. Bu yüzden yani devasa kazanç azalmasın diye bulunan çözüm bellidir: Evet sigara pis, kakaydı ama esrar tertemiz. Üstelik her derdimize de deva. Evet ya, her derdimize deva; uykusuzluktan MS’e, ağrıdan iktidarsızlığa, aklınıza ne gelirse…  

Sigara yandaşları hâlâ tıbbi yayınlar çıkarıyor. alzaymırı (Alzheimer) önler, Parkinson'u geciktirir falan filan diye. Onlar bilim adına ve kasten yayıyorken bu çarpıtılmış bilgileri, bir de beleşe reklamcılığa soyunan özgürlük direnişçisi aydınlar (!) var. Aydınları ikna etmeden bir tek adım atılamaz çünkü. Bakmayın siz cahilliğin saltanatına, perde arkasında adı aydın olanlar vardır her daim. Sonradan yaptıkları “kandırılmışız, aldandık” itirafları aklamıyor neden oldukları isli karaları… 

Şimdi sıra esrarda, yöntem sigarada denenmiş ve çok iyi işlediği kesinleşmiş olan aynı yöntemdir: “Kenevir her derde devadır ve bunu savunmak kurulu düzene tepki vermektir”(!)  

Tıpkı “Evde Tek Başına” filminin hikâyesinin palavradan tayyare olması gibi, kimse evde tek başına falan değil. Aşı ile bize çip takılacakmış kaygısı olanlar için söylüyorum, hiç endişeniz olmasın, hepimiz zaten çipliyiz. Görünüşte kendi evimizde tek başına olsak bile dünyanın öteki ucundakiler beynimizin içinde at koşturuyorlar. 

Ben de ne bekliyorsam? Kapitalizmden ne farkı olacak ki globalizmin, daha da şiddetlisi olması dışında? Kim evde tek başına?  

Hay keneviriniz, pardon düzeniniz bata…