Etiketlerim ve etiketlendiklerim

Etiketlerim ve etiketlendiklerim

30 Ekim 2022 Pazar  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

Baştan söyleyeyim, ben epeyce övüngecimdir. Ancak mişgibiymişgillerden değilim; olmadığım ve yapmadığım bir şeyle hiç övünmedim. Ayrıca, soy sop, akıl zeka ve fiziksel güzellik gibi doğuştan sahip olunan şeylerle övünenlerden de olmadım. Emek vererek edindiklerimle ise hiç utanmadan övünürüm. Herkese de çalışkanlığın övüngeçliğini şiddetle öneririm. Bu girizgah mesleki etiketlerim  üzerine.

Beni sevenler, başkasına tanıtırken bazen beyin cerrahı olduğumu bazen başhekim olduğumu bazen de profesör olduğumu söylüyor.  Sanırım beni yüceltmek için yapıyorlar. Söylendiğinde düzeltmek kolay da bazıları da adımın başına ekledikleri bu gibi etiketleri yazıya döküyor, o yazıyı başkaları alıntılıyor ve bunlar yayılıyor. Bu yanlış etiket yayılımını durdurmakta zorluk çekiyorum.

Eğer bu durum sadece beni etkilese, ne olacak canım der geçerdim. Çünkü en fazlası bu kadın amma da yalancı denilir ki o da beni bağlamaz; ne de olsa yalancı değilim. Ancak konuya açıklık getirmek istiyorum çünkü bu kavramlar pek de iyi bilinmediği için yanlış değerlendiriliyor. O yüzden üç konuyu da açıklamaya çalışacağım ama kendim üstünden ve kendimce.

Birinci konu; nöroşirurjiyen değil nöroloğum. Bu iki branşın adındaki “nöro” yanılgının da nedeni. İkisi de beyin ve ilişkili yapılarla ilgileniyor. Ben de zaten nörolog yerine beyin doktoruyum der(d)im. Adının uzantısında şirurjiyen olanlar cerrahlar. Yani kesip biçenler. Nörolog ise ameliyat yapmaz.

Nörolog şikâyeti dinler, hastalığın belirtilerini saptar, gereken muayeneyi yapar, incelemeleri yaptırır, böylece tanıyı koyar. Buraya kadarı işin en zor kısmıdır. Beyinle bağlantılı bir hastalığın adını koyduktan sonra ise izlediği 4 temel yol vardır. Birinci yol her zaman mümkün olmasa da en mükemmelidir; tavsiye ya da ilaç vererek sorunu çözer. İkinci yol, var olan durumun rehabilitasyonu için fizik tedavi uzmanlığına sevk eder. Üçüncü yol psikiyatriye, dördüncüsü de cerrahiye devirdir.

Nöroloğa yansıyan sorun eğer sinir sistemiyle değil de bambaşka bir branşla ilgiliyse elbette o branşa da yönlendirir. Ancak, konu beyin ve uzantıları olduğunda, bu dört yolun hangisinin seçileceğine hastanın ve hastalığın durumu karar verdirir. Bazı durumlarda da ilgili branşların ortak çalışması gerekir  Aynı organın sorunlarını üstlendiğimiz beyin cerrahı, psikiyatrist ve fizik tedavici arkadaşlarım bu lafıma alınacaklar ama gene de söyleyeceğim: Beyin ve ilişkili yapıları hiç kimse bir nörolog kadar iyi bilemez. Nörolog, deli pösteki sayıcısı gibi beynin kıvrımlarında dönenip duran bir emektardır, diğerleri ise görece de olsa patrondur.

Nörolog, sinir sisteminin tanı, tedavi ve de rehabilitasyon aşamalarının lokomotifiyse de parsayı nöroşirurjiyen toplar. Cerrahların hep en tepede görülmesinin sosyolojik, psikolojik vb. pek çok nedeni var ama konu uzamasın diye kestirmeden söyleyeyim: Bu iş geleneksel kadın erkek iş bölümü gibidir. Nöroloji özünde feminen bir iştir, cerrahi ise maskülen.  Ev kadını “yemeği hazırladım, çamaşırları yıkadım, çocukların ödevleri ile ilgilendim…” diye sayadursun, erkek “eve parayı ben getiriyorum” der, konu kapanır. Hatta nöroloğun durumu evde ve işte iki kat çalıştığı halde gene de “evi asıl ben geçindiriyorum senin kazandığınsa kuaföre gidiyor…” diyerek hor görülen iş kadının durumuna daha çok benzer. “Kadının adı yok” deyişinde olduğu gibi beyin meselesinde  de nöroloğun adı pek yoktur. Ben beyin doktoruyum dedin mi akla hemen beyin cerrahı gelir. Oysa nörolog oluşumla ben çok övünürüm. Beynin girdisini çıktısını en iyi bilen branşın has elemanı olmak övünülmeyecek şey mi?

İkinci konu; başhekim değilim, olmaya da hiç niyetlenmedim. Başhekim demek hastaneyi yöneten kişi demektir. Elbette hastanede çalışanların da yöneticisidir ama bilimsel açıdan değil idari açıdan. Ayrıca insanları yönetmekten çok genel işleyişi yönetmekle görevlidir ki bu işlerin çoğunluğu hekimlikle ilgisiz angaryalar silsilesidir. En önemli işleri de kendilerini atayanların gönlünü hoş tutmaktır. O nedenle mesleğinde başarılı olan bir hekimin başhekim olmak istemesini ben hiç anlamamışımdır.

Aslında anlaşılmayacak bir şey yok. Başhekimlik havalı bir koltuktur. Karar verici ve emir veren olmak prestijlidir. Ego yükseltir. Meşhur olmayı kolaylaştırır. Siyasete girmek için ön adımdır.  Ancak bir hekimlik mertebesi değildir. Atamayla verilip öyle de geri alındığı için kalıcı bir etiket de değildir. Üstelik başhekimlerin çoğu yöneticilik eğitimi de almamıştır. Genellikle “nasılsa hekimdir, her şeyi becerir” mantığıyla yönetim işi sırtlarına yüklenmiştir. Yöneticilik ve hekimlik iki farklı iştir, ikisinin de iş yükü o kadar fazladır ki birlikte yapılamaz. Her iki işi eş zamanlı olarak tam hakkıyla yaptım diyenler varsa tebrik ederim ama ben hep ve sadece hekim oldum.

Üçüncü konu; profesör değilim. Doçent bile değilim. Olmak isteyip olamamış da değilim. Doçent ve profesör gibi unvanlar üniversitelerin eğitici ve de araştırıcılarının ünvanlarıdır. Asistan olduğum yıllar dışında ki bütün meslek yaşamımda yani kabaca 30 sene boyunca öğretim ile görevliydim. Aynı zamanda çalıştığım klinikte yöneticilik ve araştırmacılık da yaptım. Eğitimciliği canı gönülden isteyerek diğerlerini ise mecburiyetten.  Ancak benim çalıştığım kurum bir üniversite hastanesi değil de devletin bir eğitim hastanesiydi. Doçentlik ve profesörlük bu kurumlara ait payeler değildir. Eğitim araştırma hastanelerinde bunlara karşılık olarak başasistan, şef yardımcısı ve klinik şefi olunur ki benzerliklerine rağmen çok farklı şeylerdir.  Bu konuyu biraz daha anlatmalıyım.

Tıp fakültesini bitirmiş olan doktorlar (pratisyen hekimler) Nöroloji uzmanı olmak isterlerse 4 yıl süreyle bu konuya özel eğitim alırlar. Bu eğitimi ya bir üniversite hastanesinde ya da Sağlık Bakanlığına bağlı bir  “Eğitim ve Araştırma” hastanesinde alırlar. Üniversitelerde tıpta uzmanlık eğitimi verilmesinin nedeni uzman yetiştirmekten çok araştırmacı yetiştirmektir. Araştırmacı ve eğitici olma konusunda yeterli bulunanlar, eğitimlerini tamamladıktan sonra üniversitenin kadrosuna sınavla katılırlar. Onlar araştırma ve eğitim çalışmalarının da ilerledikçe yine sınavla önce Doçent sonra da profesör olurlar. Üniversite kadrosunda katılamayanlar ise uzman olarak hizmet sektörüne geçerler.

Ülkemizde uzman hekim yetiştirmek için yetkilendirilmiş ve özelleşmiş hastaneler ise “Eğitim ve Araştırma” hastaneleridir. Bu hastaneler tıp uzmanlarının neredeyse tümünü yetiştirir. Tekrar vurguluyorum, uzman olarak çalışan hekimlerin çoğu üniversitelerden değil Sağlık Bakanlığının bu konuda eğitim veren hastanelerinden yetişir. 

Sınavla girdikleri Eğitim ve Araştırma” hastanesinde geçerli süre uzmanlık eğitimi alanlar, sürenin bitiminde girdikleri sınavla uzman olurlar ve sonrasında yurdun dört bir yanına dağılarak hizmet sunarlar.  Ancak onların içlerinden bazıları sonraki kuşağın yetiştirilmesinde görev alabilir. Yine bir sınav sonrasında başladıkları bu görevde önce baş asistan, zamanla da yine sınavla şef yardımcısı ve şef olabilirler. Aşamaları  benzerlikler içerse de üniversitede olduğu gibi onlara “yardımcı doçent, doçent ve profesör” denmez. Üstelik üniversitelerde pek çok doçent ve profesör olduğu halde eğitim hastanelerinde ilgili branşta genellikle sadece bir klinik olduğu için, bu hastanelerde sadece bir klinik şefi olur. Bakanlık ortamı üniversite ortamına göre daha az özgürdür. İdari olarak hükümete bağlı olmak yüzünden yapılan sınavlarda da şaibeler çoktur. Üstelik sınavla elde edilen şeflik yetkisi neredeyse ömür boyu sürdüğü için aşağıdan gelenlerin yükselebilmesinin önü hemen her zaman tıkalıdır.

Öğrenciliğimde verdiğim karara göre ben İstanbul Üniversitesinde nöroloji eğitimi alacak ve hayatıma kendi yetiştiğim okulda akademisyen olarak devam edecektim. Daha doktor bile olmamışken yani tıp öğrenciliğim boyunca gönüllü olarak Nöroloji Kliniğinde, Profesör Coşkun Özdemir hocanın yanında çalışmam geleceğe yönelik bu kararım nedeniyleydi. Doğrusu önümde hiçbir engel de yoktu. Ancak araya Kenan Evren taifesinin darbesi ve mecburi hizmet yasası girdi...

 

Türkan Saylan çocuklarla

 

Profesör Türkan Saylan beni daha önce hiç bilmediğim üniversite dışındaki eğitim hastaneleri gerçeği ile tanıştırdı. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde uzmanlık eğitimi almamda asıl belirleyici Türkan hoca oldu. Onun niyeti beni kendi uğraş alanı olan Lepra (Cüzam) konusuna yöneltmekti. Bu iki hastane komşu olduğu, hatta iç içe olduğu için, Türkan hocanın da kendisiyle çalışacak bir nöroloğa çok ihtiyacı olduğu için, hep cildiye uzmanları uğraşsa da Lepra hastalığı aslında bir nörolojik hastalık olduğu için ve de ben de tıp öğrenciliğim boyunca Lepra hastanesinde de gönüllü çalıştığım için beni seçmişti.

Türkan hocanın yönlendirmesi ile İstanbul Üniversitesi yerine Bakırköy Akıl Hastanesinde (resmi adı Ruh ve Sinir) ihtisas yaparak nöroloji uzmanı oldum. Sonra da orada “baş asistan” olarak eğitim kadrosuna katıldım. Ama söylediğim gibi üniversite kadrosunda olmadığım için doçent ya da profesör olmadım. Sonrasında Türkan hocanın istediği gibi cüzam doktoru olmayı da seçmedim ama Üniversite yerine Bakırköy’de uzman oluşumdan da pişman olmadım.

Benim gibi üniversite dışında eğitim/öğretim elemanı olanlara daha sonraki yıllarda doçent olabilme hakkı verildi. Buna hak demek ne ölçüde doğrudur bilmiyorum çünkü bu yasayı çıkaran hükümet Avrupa Birliği'ne girmeye çalışırken ülkenin doçent sayısında kestirmeden artış sağlamayı hedefliyordu. Bu hakkı kullananlar oldu. Bu yasa sayesinde üniversiteli olamadığı halde doçent olanlara sonra daha sonra profesör olma hakkı ise verilmedi. Zaten Avrupa Birliği işi de askıda kalmıştı. Ancak Türkiye’de ana yollar ne kadar tıkalıysa da yan yollar hep açıktır. Bu doçentlerden isteyenlere, uzak bir kentin üniversitesinde belli bir süre çalışmış gibi gösterilerek, yani kâğıt üstünde üniversiteli yapılarak pofesörlükler de verildi. (Profesör olmak için bir üniversiteye sahiden geçiş yapanlar da tek tük oldu). Ancak bu ve benzer yan yollar bana uymaz.  Ben “miş” gibi yapanlardan değilim. Gerçekten bir üniversitenin akademisyeni değilsem, çıkarılan uyduruk yasalar o hakkı verse de üniversiteye ait etiketleri almam da, kullanmam da.

Konumum gerektirdiği için ben de bütün meslek hayatım süresince yoğun biçimde okudum yazdım, öğrendim öğrettim. Ders anlattım, araştırmalar yaptım, yayınlar yaptım. Özetle, akademik dosyam doçent olmaya da profesör olmaya da yetecek kadar doludur. Bununla da gurur duyuyor ve övünüyorum:

Ben Türkiye’nin ilk “Strok" (İnme) merkezinin (BİTAM) kurucusuyum. Türkiye’nin ilk “Nörolojik Yoğun Bakım”larından birini kurdum ve yönettim. Türkiye’nin ilk “MS: Multıple Skleroz” polikliniklerinden birini kurdum ve yönettim. En çok sayıda MS hastası görenler listesi yapılsa başı çekenlerdenim. Beyin veremi konusunda da benim kadar çok vaka gören olmamıştır. Yıllar önce yaptığım yayınlardan hâlâ bilimsel geri dönüşler alıyorum.

Eğitim sisteminin içinde yer aldığım süreçte, sadece doktorlara yönelik eğitim çalışması yapmadım. Hastaların bilgilenmesine ve eğitimine yönelik toplantılar düzenledim, konuşmalar yaptım, kitaplar yazdım. Diğer meslektaşlarımın yaptığı eğitim organizasyonlarına da aktif olarak katıldım. Fırsatını buldukça topluma yönelik eğitimler de yaptım. Topluma yönelik bu çalışmalarımda hastalıkları ve tedavileri anlatmaya değil, sağlıklı bir yaşam sürdürmek için alınması gereken önlemleri kavratmayı hedefledim. Bu amaçla en çok da sigara karşıtı çalışmalar yaptım. Vazifem gerektirdiği için değil, kendi kendime verdiğim görevle yaptığım bu işlerle de övünüyorum.

Dünyada benim kadar çok ölüm orucu/açlık grevi vakası gören de yoktur. 2000’de, bütün cezaevlerine sıçrayan eylemde ölmeden kurtulabilenlerin onlarcasını hastanede, yüzlercesini de hastaneye yatırmadan tedavi ettim. O kadar çok vaka gördüm ki hepsini yazıp yayınlasam öyle büyük bir seri olurdu. Bu büyüklük sayesinde dünyanın bu konudaki en meşhur hekimi olabilirdim. (Bu kadar büyük sayı ne kadar büyük bir ayıbın dışa vurumudur!)

Çok sayıda ölüm orucu eylemcisini elimden geleni ardıma koymadan ve gönüllü olarak tedavi etmişsem de, bedenden fazla beyni yok eden her türden açlık eylemine kökten karşıyım. Bu nedenle de devletle yaptıkları pazarlık masasına bedenini sanırken aslen beynini yatıranlara ait bilimsel verileri yayınlamaya elim varmadı. Ne onları tedavi ettiğim için, ne de verilerini yayınlamadığım için gururlanıyorum. Sadece utancını yaşıyorum; ülkemin ayıbından ben de nasibimi aldım.

Bu arada saydığım ya da saymadığım hiçbir işte elde ettiğim başarı elbette tek başına bana ait değil. Tekil özneli cümleler kursam da her zaman bir ekibin parçasıydım. Hekim, hemşire ve diğer sağlık personelinden oluşan sağlık ekibine canı gönülden şükranlarımı ve sevgilerimi bir kez daha iletiyorum.

Ülkemdeki sağlık sistemi olduğundan daha da yoz hale dönüştürüldüğünde (sağlığın özelleştirilmesi sürecinde), tükene azala 5 sene kadar dayandım. Sonunda bıçak kemiğe dayanınca emekliliğimi istedim. Zaten o kadar istenmez olmuştum ki ben emekliliğimi istemesem onlar kovacaktı. KHK’lı olmayı gözüm yemediği için, ölene kadar yaparım sandığım mesleğimden vazgeçtim. Artık emekli bir nöroloğum.

Hekimlik ve eğiticilikten istemeden vazgeçtimse de edindiğim bilgiler zorlayıp durunca, bulantısı olanın kusmadan rahatlayamaması gibi bir durumum oluştu. Ben de içimden taşan bu öğretme istediğimi yazarak tatmin etmeyi seçtim. Hem sağda solda yazılar yazıyorum hem de kitaplar yazıyorum. İsteyen okuyor, istemeyen kendi bilir.

Sevenlerim adımın önüne bana ait olmayan sıfatlar eklese de, bazıları var olan sıfatlarımı boş verin yoğun emeğim geçen işlerde adımı bile anmayarak geçmişteki varlığımı yok hükmüne indirgemeye çalışıyor. Etiketlendiklerimin ve gerçek etiketlerimin hikâyesini yazıya dökmemin bir nedeni de bu.

Geçmişimle övünmek zorunda kalmaktan dolayı övünmüyor tersine yeriniyorum.

Hepsi bu kadar...

Bir de son not: Medya Günlüğü’nde yayınlanan 100.  yazımmış bu. Demek ki kabaca 2 yıldır her pazar bir yazı yazmışım. Artık övünç listeme köşe yazarlığını da katabilirim.