Esarete giden yol

Esarete giden yol

12 Kasım 2021 Cuma  |   Köşe Yazıları

Samih Güven

Tarihçi Paul Kennedy bir toplumdan diğerine daha fazla yarar sağlayan teknolojik ilerlemelerin ulusların nispi güçlerinde önemli değişikliklere neden olduğunu ve tarihi değiştirdiğini söylüyor. 

Yani tarih milletlerin kendi tarihleri olduğu kadar birbirleriyle etkileşimlerinin ve mücadelelerinin de sonucu. Güçlü olan başkalarını sindirip, esarete ya da yok olmaya mahkum etmiş tarih boyunca. Onlarca medeniyet yok olmuş, sınırlar değişmiş ya da yeni ülkeler kurulmuş. İnsanlık ortak bir iradeyle sorunların üstesinden gelmek yerine birbiriyle uğraşıp durmuş. Kendi içlerinde çatışıp duran toplumlarsa pek bir yol alamamış. 

Bugünün dünyasında da milletler, dinler, mezhepler, gruplar birbirlerini tehdit edebiliyor. Kardeş kardeşe düşman oluyor. Habil’le Kabil’in ezeli hikâyesi sürüp gidiyor. 

Fakat geriye dönüp bakıldığında koskoca bir insanlık tecrübesi var. Bazen öğrenmenin maliyeti çok büyük oluyor. Herkesin kafasını gözünü yararak bir şeyi yeni baştan keşfetmesine gerek yok. Tecrübelerden ders çıkarmak hem ahlakın hem de aklın gereği.  

Tabii en önemli özelliğimiz olan anlama, kavrama ve ayırt etmek yeteneğimizi başkalarına devretmediysek. Veya uyumuyorsak. Ya da uyuyor numarası yapmıyorsak. Çünkü bir Kızılderili atasözünde dendiği gibi, uyuma numarası yapanları uyandırmak mümkün değil. 

Tarihsel gerçeklikler dikkate alındığında bir ülkenin ilerlemesi teknolojiyle, tüm yurttaşlara kazandırılan becerilerle yakından ilişkili. Aksi takdirde ülkelerin nispi gücü geriliyor. Fakirlik ve esaret baş gösteriyor. 

Ülkeler sorunlarını akılla, uzlaşmayla çözemiyor, sürekli nefreti ve düşmanlığı körükleyen bir siyasetin kurbanı oluyorsa dışarıdan düşman aramaya gerek yok. Dolayısıyla farklılıklarla bir arada yaşayabilmek, birbirine tahakküm kurmaya çalışmamak, refaha odaklanmak hayati önemde. 

ABD’de Hristiyanlığın sıra dışı ve tutucu bir mezhebi olan Amişler yaşıyor. Kendi yaptıkları giysileri giyiyorlar. Erkekler evlendikten sonra sakal bırakıyor. Basit bir hayat sürüyor, konformizmi ve teknolojiyi reddediyorlar. İstedikleri, kendilerine inandıkları gibi yaşayacakları yer verilmesi ve müdahale edilmemesi. Ama başkalarına da karışmıyorlar. Daha doğrusu sistem buna izin vermiyor. 

Peki Afganistan’da olan ne? Yine başka bir çağda ya da biçimde yaşamak isteyen birileri var. Ama bu defa herkesi tehdit edip “hepiniz bizim gibi yaşayacaksınız” diyorlar. Adamların bir elinde Kalaşnikof, bir elinde cep telefonu (iPhone). Gözyaşı ve açlıktan başka verebilecekleri bir şey yok insanlara. Kadınları eve kapatmak en büyük marifetleri. Yüz binlerce insan başka ülkelere kaçmanın arayışında. İnsanlık adına üzülmemek elde değil. Çünkü akla, özgürlüğe, insanlığın ortak tecrübesine aykırı yaşananlar. 

Afrika’nın bazı yerlerine bakalım bir de. Yüz binlerce insan açlıkla, kıtlıkla, ölümle yüzleşiyor. Ama bir yandan da silahlı adamlar var her yerde. Birbirlerini kırıp duruyorlar. Neden peki? 

Fakirlik, bilinçsizlik, kötü yönetim, yolsuzluk, kayırmacılık, kolonyalist ülkelerin ve silah tüccarlarının sürüp giden hesapları kavgalara, katliamlara, etnik ve dini saldırılara zemin hazırlıyor. Çatışmalar ve acılar sürüp gidiyor.  

Oysa içeride çatışmayı sona erdirip, insanlara beceri kazandırmak, adalet ve özgürlük vermek işin temeli. Tahakküm etmek ve başkalarının haklarına göz dikmek adaleti, özgürlüğü ve dolayısıyla ilerlemeyi sakatlayan en büyük yanlış. 

Esasen bilginin ve aklın özelliklerinden dolayı kimse en doğruyu bilemez. Bilmesi de gerekmez. Önemli olan herkesin kendi yapabileceklerini denemesidir. İnsan deneyerek, bazen ne istemediğini tecrübe ederek öğreniyor. Karar süreçlerine bizi dahil etmeden kimse bizim adımıza karar veremez. 

Sonuç olarak, mücadele gerektiren bir dünyada, ülkelerle ilgili konuşuyorsak eğer, matematiği, beceriyi, özgürlüğü, adaleti, üretimi teşvik etmeyen, kavgayı ve nefreti körükleyen yapılar ve anlayışlar esarete giden yolun sebebidir.

Yazının orijinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın