Erken dillerin gelişimini tetikleyen etkenler

Erken dillerin gelişimini tetikleyen etkenler

11 Eylül 2021 Cumartesi  |   Serbest Kürsü

Halil Ocaklı (halilocakli@yahoo.com)

Bugün bildiğimiz anlamda sofistike dillerin temelinin Homo Sapiens tarafından atıldığına dair yaygın bir inanış vardı. Taş devrinden kalma fosil bulgular ve dil tarihsel rekonstrüksiyon çalışmaları, bunun pek öyle olmadığını ortaya koymakta. Bulgulara göre, konuşma yeteneği Homo Sapiens'ten çok önce kendini göstermeye başlamıştı (Max Planck, Evrimsel Antropoloji Enstitüsü, Svante Pääbo). 

Esasen dilin evrimi, öncül atalarımız Homo Habilis ve Homo Erectus'tan bu yana aşamalı ve yavaş yaşanan bir süreçti. Dahası, Homo Heidelbergensis insanının ürettiği bazı heceleri birleştirerek kullanmış olabileceğine inanılıyor.  

Büyük olasılıkla yalnızca temel ünlü sesler olarak "a, i, u" ve bunların yanı sıra "k, l, m, n, p, t" gibi basit ünsüzler kullanılıyordu. O zamanlar hecelerin nasıl birleştirildiğini bilme şansımız yok ama bunlar papa, mumu, titi, nana, gaga, kuku, lulu gibi yinelenen ve muhtemelen hırıltılı seslerdi. O çağda üretilen ilk sözlerin büyük bölümü sonsuza dek kaybolmuş olabilir. 

Alabama Üniversitesi'nden Thomas Sawallis, primatların milyonlarca yıl boyunca yaptıkları konuşma denemelerinin beyni bilişsel disiplin geliştirme yönünde dürttüğüne inanıyor. Sawallis ve ekibi 2019'da Science Advances'ta, insansı primatların, Homo türünün evriminden çok önce, zıt sesleri çıkarabilecek anatomik yapı ve yeteneğe sahip olduğu bulgusunu  yayınlamıştı. 

Doğadan ve hayvanlardan yansıyan sesleri taklit etmenin bazı erken kelimelerin gelişiminde belirleyici bir rol oynadığı birçok dilbilimci tarafından savunulmakta. Dilimizde kullanılan yansıma tanımlara birkaç örnek verelim: Havlama, miyavlama, meleme, cıvıldama, guguk, şırıltı, üfleme, davul, pış pış, çatırtı vb.

Öncül ataların iki ayak üzerinde yürümek zorunda kalmış olması, işlevsel insan konuşmasını dolaylı veya doğrudan tetikleyen ana etkenlerden biri olabilir. Öyle ki, omurilik yapısı, beyin boyutu ve ses yolunun konumu gibi konuşmayla ilişkili çoğu fiziksel özelliğin evrimi bundan sonra başlamış olmalı. Serbest kalan ellerin çok amaçlı kullanımı ve özellikle el aletlerinin yapımı da konuşma üretimi sürecine eşlik etmiş olmalı. 

Atalarımız 1.8 milyon yıl önce taştan el baltası yontmayı ve 900 bin yıl önce ateşi kontrol etmeyi öğrendi. Bu iki olay, eski taş devrinde yaşamı şekillendiren en önemli iki teknolojik gelişme olabilir. İnsanın yaşar kalma ve soyunu sürdürme içgüdüsü ile bu öğeleri üretme ve kullanma kapasitesine kavuştuğunu düşünebiliriz. Bununla birlikte, ilk taş aletleri üreten kişilerin üretimle ilgili teknik bilgileri paylaşma isteği, sözlü iletişimin gelişimini tetikleyen diğer bir etken olmuş olabilir. 

Yaşama, korunma ve üreme içgüdüleri, öncül ataları yeni yaşam alanları bulma stratejileri geliştirmeye yöneltmiştir. Daha güvenli ve bol yiyecekli yerler bulma turları diyebileceğimiz grup göçleri sırasında, bazı bölgelerde gruplar arasındaki temasın kesintiye uğradığı öngörülebilir. İzole kalan grupların ortak proto-dilden ayrılması, yeni yerel dillerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuş olabilir.  

Paleontolojik ve genetik bulgular, Homo Sapiens'in 50.000 ila 100.000 yıl önce olağan konuşma anatomisine ve kapasitesine sahip olması gerektiğini gösteriyor. Ancak uzun bir yavaşlık döneminden sonra dildeki büyük sıçramanın yaklaşık 40-45 bin yıl önce gerçekleşmiş olabileceği düşünülüyor. Kültürel ürünler olarak mağara sanatı ile müzik gibi yaratıcı etkinliklerin gelişimi de aşağı yukarı konuşmanın başladığı bu döneme rastlar.  

Resim, çizim, boyama ve boncuk kullanımı gibi sanatsal simge yaratma etkinlikleri, insan türünü tanımlayıcı özelliklerden biridir. İnsanlar ağaç, taş ve kemikten üretilmiş el araçlarını boyuyor ve üzerlerine çeşitli geometrik ya da sıradan çizgiler çiziyorlardı. Sembollerin pratik bir işlevi yoktu ancak hem iyelik belirteci olarak aracın kime ait olduğunu hem de yapan kişinin yaratıcı yeteneğini göstermesi açısından önemliydi. 

Soyut düşünme bağlamında dil ve yaratıcılık birbirinden ayrılamaz olduğuna göre, sanatsal yaratımla birlikte artan soyutluk kavrayışı sayesinde daha karmaşık ses ve sözcük türetme hareketliliğine yer açıldığı varsayılabilir. Bazı seslerin zamanın akışı içinde aşındığı, bazı seslerin ise ağızda yer değiştirdiği, böylece söz dağarcığı ve gramerde yeni karakteristik özelliklerin edinildiği söylenebilir.  

Dünyamız, tarım toplumuna geçişle birlikte yaşanan sosyal dönüşümlere paralel olarak dillerin yayılmasına tanıklık etti. Tarımcı köy yaşamının bir sonucu olarak pazarlar kurulmuş, köylüler ellerindeki artı ürünleri değiş tokuş etmişlerdir. İnsanlar daha çok ürün için doğayı biçimlendirmeyi sürdürdükçe sosyal koordinasyon ve takas gelişti, takas geliştikçe diller de gelişti, zenginleşti. Bu süreci dinlerin gelişimi izledi ve konuşma becerisi yaratıcı tarafından verilen özel bir armağan olarak yorumlandı.  

Tek başına bir düşünce uyarmayan ses birimleri, bir araya geldiğinde insan iletişimine özgü anlamlı ses dizileri oluşturur. Örneğin S, E, N sesleri tekil olarak bağlamdan kopukken, aynı akustik dalga üzerinde birleştiklerinde iletinin içerdiği anlam bilinçte netleşir. 

Dilimizin arkaik biçimini konuşan atalar, ikinci tekil kişiyi konumlandırmak ve belirtmek için "SEN" ya da türevi bir sözü bulmuş ve kullanmış olmalı. Ardından kişi, sayı ve durum karşıtlığını açıklamak ve olası karışıklıkları önlemek amacıyla hem diğer kişi zamirlerini geliştirmeyi hem de her bireye ayrı bir ad vermeyi akıl etmiş olmalılar.  

Kişi zamirlerini ve kişi adlarını keşfetmek, dilin gelişimine önemli katkılar yapmıştır. Sonuçta SEN dendiğinde biz anlıyoruz çünkü ses dizilerini kendi dilimizde üretmeyi ve ne anlama geldiklerini küçükken öğrendik.  

Organ dil ile konuşma dilinin morfolojik entegrasyonu, muhtemelen Afrika göçünden çok önce, dillerin gelişimini tetikleyen etkenler veya süreçler henüz olgunlaşmadan başlamıştı. Öte yandan, konuşma aygıtı ile dil bilişselliği arasındaki evrimsel bütünleşme, dillere yapısal karmaşıklık üzerinden gelişmişlik kazandırmıştır. Her dilin özgün gelişmişlik düzeyi, o dili konuşanlarca üretilen düşüncelerin soyut yaratıcılık düzeyine göre değişir.  

Görsel: science.org