Entelektüelliğin endüstrileşmesi

Entelektüelliğin endüstrileşmesi

27 Ekim 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Toplumu zihnimde canlandırdığımda, insana dair görüşlerimi inanç eksenli temellendirmediğimi, kendi içimden hayata yönelik açılan felsefi penceremden ”ideal insan” görüşüyle ele aldığımı söyleyebilirim. 

Benim en büyük kutsalım insan özgürlüğünün öne çıkması, insanın kendi iradesi ve tercihleriyle yaşaması. Özgür olan, iyiyi düşünen, belli ölçüde kendisini yetiştiren insanın, hem kendisine hem de çevresine ve topluma yön verebilecek düzeye ulaşacağına inanıyorum. Az okuyan, hiç düşünmeyen, aklını kullanmayan, edebi, sanatsal fikirleri olmayan, herhangi felsefe anlayışı taşımayan, karşılaştırma analiz yapmayan ve fikir üretemeyen bir insan topluluğu halinde yaşıyoruz. 

Artık değişmeli bir şeyler. 

Her ne kadar Platon ve arkadaşları değişime, dönüşüme karşı olsalar da, özünde bir bozulma yapmıyorsa değişmeli insan. Güce ve sömürüye dayanan entelektüel anlayışı kabul etmiyorum. Dünyada yaşanan iklim, ekonomi, demokrasi, insan ve azınlık haklarıyla olmayan dünya barışı gibi birçok sorunun kaynağı entelektüel kesimin kendi maddi çıkarlarını hümanist duyguların, düşüncelerin önüne çıkarması. 

Bugün "entelektüel" diye ifade ettiğimiz kişilerin çoğunun düşünsel ve duygusal zihinsel olgunlukta olmadığını görüyorum. Daha kendisini düşünsel, zihinsel ve duygusal olarak tanımayan birinin bırakın topluma öncülük yapması kendisine hayrı olmaz. Dünyanın bir çok ülkesinde çok kitap okunmayan toplumlarda herkes kitap yazıyor. Gazetelerdeki haberler IQ testlerinde insanların zeka düzeyinin düştüğünü gösteriyor. Olabilir mi acaba, belki de insan fabrika ayarlarına dönüyor, ilkel insan olma yolunda ilerliyor. Daha önce ilkel insanlarda görülen en temel özelliklerin hemen hemen hepsi, günümüz insanın düşünce sistemine benziyor. Şimdi "postmodern" dediğimiz çağda insan başladığı yere mi dönüyor?

"İlkel” ve "modern" dediğimiz her iki insan türü de günün koşullarına göre düşünce kalıplarına sahip, toptan düşünen, sürü psikolojisi ile hareket eden, bireysellikten, kişisel fikirden ya da öz eleştiriden uzak bir yapıya sahip. İspatı ise günümüzde sosyal medyayı kullanan modern insanın aynı şeylere gülmesi, üzülmesi, emoji dediğimiz basit şekillerle iletişime geçmesi. Tıpkı ilkel insanın yaptığı gibi soyut kavramları tanımlayamayan, anlayamayan, gelişmiş bir yazı diline, kelime sayısına sahip olmayan, cümle kullanma ihtiyacı bile hissetmeden çok sınırlı dil kalıplarıyla konuşan modern insan aynı ilkel insan gibi bir dili kullanıyor. Bu da bizi şuna götürüyor: İnsanların kalite anlayışı o kadar düşmüş ki, artık karton Starbucks bardağıyla ya da herhangi bir fast-food restoranda veya gezilen bir yerin önce hemen sosyal medyada paylaşılması insan kalitesinin ne kadar düştüğünü ortaya koymuyor mu? Youtuber dediğimiz popüler kültürün akımına kapılmış, kısa sürede para kazanma hayalleri olan toplumların aktivitesi bu olsa gerek. Dahası benim en çok üzüldüğüm, okumayan bu tür insanların bir kitap yazmaları. Üç günlük diyet ile ilgili ya da bir haftalık yaşam koçluğu kursu alan herkes bir meslek almış edasıyla hareket ediyor. Doğum yapan bir anne hamilelik sürecini ve doğumdan sonra bebeğinin bakımı ile ilgili kitap yazmış. İnanın öyle de iddialı ki, okusanız bu kişinin kadın hem doğum hem çocuk hastalıkları uzmanı hem de pedagog olduğunu düşünebilirsiniz, Gel de çık işin içinden çıkabiliyorsan.  

Benzer şekilde bir ayda kuaför ya da kozmetolog sertifikası alıp bir estetik doktorundan, bir dermatologdan çok şey bildiğini sanan insanlar görüyorum sosyal medyada. Fotoğrafçılık, resim, heykel, güzel sanatlar üzerine birkaç saat ders almış insanların sanatçı edasıyla konuştuklarını görüyorum. Ama konuştursak bu kişileri, estetik kaygı, bilişsel gelişim, kendini gerçekleştirme gibi kavramlara rastlayamıyorsunuz. 

Benim asıl kaygılandıran yayın dünyasında olup bitenler. Özellikle kitapevleri ile son dönemlerde sürekli bir iletişim içinde olduğum için kalitenin ne kadar düştüğünü görebiliyorum. Yayınevlerinin matbaalardan hiçbir farkı kalmamış. Çalışma sistemleri olsun editoryal olsun kalitenin düştüğünü her şeyin sadece maddi kaygılar ile yayınlandığına şahit oldum. Herhangi bir partide, şirkette yöneticiyseniz, üst düzey bir bürokratsanız ya ünlü bir mankenseniz inanın yazdığınız eseri içeriği yayınevleri için o kadar da önemli değil. Belki en azından kitap yazıyorlar diyerek teselli bulunabilir ama sanatsal, kültürel, düşünsel, duygusal ve zihinsel  üretimin standartları açısından yayıncılık çok önemli bir yere sahip olduğu için yayınlanan kitaplar toplumun dinamik yapısını  etkiliyor. Kaygım, korkum ise bu yüzden. Çünkü yazılan yayınlanan her şey gelecek nesillere miras kalacak.

Kendilerine sunulan şeyin çağdaş imkanlarını iyi anlayan, özümseyen kültürel metinleri okuyabilen, verilen mesajlar üzerinde düşünüp yorumlayabilen bilinçli entelektüellere dahası ihtiyacımız var.

Yaşadığı çağı iyi okuyan, doğayı, toplumu, insanları ve kendisini iyi yorumlar. Okuyun okuyun okuyun... Charles de Montesquieu’nün dediği gibi, az bilmek için çok okumak gerekir!..