Eminönü’nden Alibeyköy’e-2

Eminönü’nden Alibeyköy’e-2

9 Ağustos 2022 Salı  |   Serbest Kürsü

Alper Eliçin (noktakibris.com)

Geçen haftaki anlatımımda Zeyrek’in kuzey kesiminde kalmıştım. Şimdi oradan devam edeceğim.

Unkapanı-Zeyrek ana arterini alt geçitle aştıktan sonra karşınıza dik bir yokuş çıkıyor. Adı İtfaiye Caddesi. Saraçhane Meydanı’ndaki meşhur itfaiye binasına kadar uzanan bir yol. Ama biz yokuşun başından hemen sağa saparak tırmanmaya devam ettik. Biraz sonra Zeyrek Camii belirdi. İstanbul’da çok rastlanan kiliseden dönüştürülen camilere bir örnek.

Zeyrek kelimesi Türkçeye Farsçadan geçmiş. Akıllı, zeki anlamına geliyormuş. Mahalleye ismini veren kişi ise Molla Zeyrek Mehmet Efendi. Kendisine zeyrek unvanını Hacı Bayram Veli vermiş. İstanbul’un fethine katılan ulemadan olduğu biliniyor.

Adı ile anılan Zeyrek Camii ise Bizans’ın ünlü Pantokrator Kilisesi. 1124’te yapımına başlanmış, 1136’da son halini almış. İlk bölümü evrenin hakimi İsa (Pantokrator) adına İmparatoriçe İrini tarafından inşa edilmiş. Yanında da kilise, manastır ve hastaneden oluşan bir kompleks oluşturulmuş; yani bir külliye! İrini’nin ölümünden sonra eşi II. Ionnis binanın kuzeyine, bu kez Meryem Ana adına bir kilise daha yaptırtmış. Son olarak da bu iki binayı birleştiren bir mezar/şapel yaptırınca monoblok bir yapı ortaya çıkmış. İki Bizans hanedanının imparatorluk mozelesi işlevini görmüş olan bu yapı İstanbul’un Latinlerce istila edildiği IV. Haçlı Seferi’nde Katolikler tarafından soyulmuş ve kıymetli objeleri Avrupa’ya götürülmüş.

 

 

1261’de kentin yeniden Ortodoksların eline geçmesinden sonra 1453’e kadar işlevine devam etmiş. İstanbul’un fethinden sonra eğitime çok önem veren Fatih Sultan Mehmet tarafından yeni okullar inşa edilene kadar eğitim aksamasın diye medreseye ve camiye dönüştürülmüş. Medresenin başına da Molla Zeyrek Efendi getirilmiş. 2009’dan 2019’a kadar ciddi bir restorasyon geçiren yapı halen ziyarete açık.

Caminin kuzey doğusuna bakan terasta Fatih Belediyesi’nin bir sosyal tesisi bulunuyor. Yıllar önce buraya geldiğimde Divan’ın bir restoranı vardı. 2015’te İBB cami yakınında alkol satışı yapıldığı gerekçesiyle Divan’ın ruhsatını iptal etmiş. Şimdi onun yerinde Fatih Belediyesi’nin sosyal tesisi var.

Terasta manzara muhteşem; Galata Kulesi, Süleymaniye gibi İstanbul’un simge yapıları etkileyici bir şekilde görünüyor.

Süleymaniye ve hemen yanındaki Mimar Sinan’ın türbesinden kuzeye Haliç’e, geçen hafta anlattığım Kantarcılar Caddesi ve Kıble Çeşme Sokağı’na kadar uzanan Küçükpazar’ın yamaçları ise İstanbul’da kent yoksulluğunun zirveye ulaştığı bölgelerden biri. Buralarda bekar evleri yer alıyor. Bu bekar odalarında çoğunlukla Urfalılar kalırmış. Bina yıkıntıları ile tarihi yapıların iç içe geçtiği bu bölgede şimdi de Afgan, Suriyeli ve Pakistanlı göçmenler çoğunluktaymış.

Sosyal tesisin bahçesinden çıktıktan sonra Haydar Caddesi’nden Haliç istikametine döndük ve yokuş aşağı yürümeye başladık. Cadde bir süre sonra Cibali Caddesi adını aldı. Bu bölge eski İstanbul mahalle özelliklerini taşımaya devam ediyor. Cadde denilen yerler aslında dar sokaklar. İki tarafında her biri birbirinden farklı, mimar katkısının olmadığı hemen anlaşılan birkaç katlı binalar bulunuyor. Yer yer eskiden kalma, pek tamir, bakım görmemiş İstanbul evlerinin de olduğu sokaklarda hafta içi olmasına rağmen yaşamın sakinliği dikkat çekiyordu.

Bir süre yürüdükten sonra tarihi Cibali Sigara Fabrikası’nın arkasından sahile vardık. Bu tarihi bina uzunca bir süredir artık Kadir Has Üniversitesi’nin ana binası olarak işlev görüyor. Gördüğü restorasyonla pırıl pırıl bir binaya dönüşmüş durumda. Üniversite, ana binanın çevresine spor tesisleri de yapmış. Tanınmış bir tiyatro eserine konu olan, daha sonra filmi de çekilmiş olan Cibali Karakolu da burada.

Üniversite olunca etraf şenlenmiş. Öğrencilere ve öğretim görevlilerine hizmet veren kafeler restoranlar açılmış.

Cibali’de sahil yoluna paralel deniz surlarının içindeki bir yoldan bir süre daha ilerledikten sonra, surun kapılarından birisini kullanarak sahile çıktık. 29 Mayıs 1453’te Fatih Sultan Mehmet’in ana kuvvetleri Edirnekapı’dan şehre girerken deniz surları da ilk burada aşılmış. Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey işte bu sur kapısını kırdırıp İstanbul’a girmiş. Bu nedenle de halk kentin bu bölümüne “Cebe Ali –Cibali” adını vermiş. Cibali’nin karşısında, Haliç’in karşı yakasında ise Kasımpaşa yer alıyor.

 

Cebe Ali’nin kente girdiği kapı

 

Bizans döneminde Cibali, Balat gibi, İspanya’dan gelen Yahudilerin yerleştiği bir semtmiş. Benim çocukluğumda Cibali ve Balat civarında hala bir miktar Yahudi nüfus vardı. Bir kısmı Galata’ya yerleşmeye başlamış, refah düzeyi yükselenler ise Şişli’ye taşınmışlardı.

Bugün Cibali orta-alt sosyoekonomik grupların, iç göçle gelenlerin yerleştiği bir semt. Göçle gelenler ağırlıklı Rizeli. Gelenekçi ve muhafazakâr bir toplumsal yapıya sahip.

Sahilde Abdülezelpaşa Caddesi’nde batıya doğru yürümeye devam ettik. Bu arada deniz surlarının bir başka kapısının daha yanından geçtik. Kapının yanı başında da Sekbanbaşı Abdulrahman Ağa’nın türbesi bulunuyordu. Abdulrahman Ağa yeniçeri bölüklerinden olan sekbanların başındaymış ve tam burada şehit düşmüş.

Suriçinde hemen yakınlarda Gül Camii de var, ama biz zamanın kısıtlı olması nedeniyle oraya gitmedik. Ayakapı olarak anılan bu semtteki Gül Camii de kiliseden dönüştürmeymiş. Eski adı da Azize Teodosya Kilisesi.

Bedrettin Dalan zamanında başlayan Haliç’i ıslah çalışmaları, otuz yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Eyüp civarı dışında, o ağır lağım kokusundan bir eser kalmamış. Eyüp civarında da belli belirsiz. Kadir Topbaş zamanında başlanan, plansız programsız bir şekilde yürütüldüğünden, zeminde oluşan çökmeler nedeniyle önemli bir kısmı Ekrem İmamoğlu zamanında, daha açılmadan güçlendirilmek zorunda kalan tramvay, bölgeye ayrı bir renk katmış. Bir taraf cadde, hemen yanında tramvay hattı, daha sonra yeşil alan ve Haliç’in suları… Görmeye, gezmeye değer bir bölge.

Tramvay hattının Eminönü’nden başlayacağı yine eski yönetim zamanında söylenmiş. Ancak Unkapanı Köprüsü’nün bitiminde yer alan, Haşim İşcan’ın Belediye Başkanlığı döneminde yapılmış yonca yaprağı şeklindeki Unkapanı Geçidi’ni tramvayın nasıl aşacağı düşünülmemiş olduğundan, ‘devamı sonra bir şekilde tamamlanır’ denilerek tramvayın başlangıç istasyonu Kadir Has Üniversitesi’nin önüne yapılmış. Görevi devralan İmamoğlu başkanlığındaki yönetim, şimdi bu hattı Eminönü’ne kadar uzatıyor. Bu vesileyle de Unkapanı yonca yaprağı yeniden inşa ediliyor.

Eskiden dedemle yaptığımız İstanbul gezilerinde Eyüp’e gitmek istediğimizde, Eminönü’nden 99 nolu Bussing marka belediye otobüsüne biner, dar sokaklardan uzun süre gittikten sonra Eyüp’e varır, dönüşte de vapura binerdik. O şirin, biblo gibi vapurlar da kalktı ama, İstanbul’un toplu ulaşımının bir parçası olan büyük motorlarla aynı hattı kullanmak mümkün.

Biz de sahil yolunu takip ederek Cibali’den yürümeye devam ettik. Sahilde son derece güzel bir noktada İBB’nin Haliç Sosyal Tesisleri var. Biraz dinlenmek istedik ama, rezervasyon gerekiyormuş ve o gün de çok doluymuş. Biz de mecburen yola devam ettik ve Fener’e ulaştık.

Fener ismi Orta Çağ Yunancasındaki ‘fenarion’ kelimesinden geliyormuş. O zamanlar burada gerçekten bir fener varmış. Osmanlı döneminde de bölgede Rumlar oturmaya devam etmiş. Rum Ortodoks Patrikhanesi de bu semte taşınmış.

 

Rum Ortodoks Patrikhanesi

 

18 ve 19. yüzyıllarda bu bölgede yaşayan  Rumlar baş tercümanlık, Balkanlar’da valilik,  Eflak ve Boğdan‘da ise  Saray’ın temsilciliği görevlerini üstlenmişler.

Semtte Patrikhane’ye ek olarak, özellikle ihtişamlı olsun diye inşa edilmiş olan Fener Rum Erkek Lisesi de bulunmakta. O kadar ki, pek çok kişi bu binayı Patrikhane ile karıştırır.

Sahilde yer alan Sveti Stefan Bulgar Kilisesi de ilginç bir binadır. Son yıllarda restore edilmiş. İstanbullular onu Demir Kilise olarak bilir.

Daha önce bu yerde bulunan ve yanan bir ahşap kilisenin yerine yapılan bu kilise  Avusturyalı bir şirket tarafından 500 ton ağırlığındaki prefabrik elemanlar kullanılarak, 1893-1896 yılları arasında Viyana’da üretilmiş, Tuna ve Karadeniz üzerinden gemilerle İstanbul’a taşınmış. Haliç kıyısında da montajı yapılmış.

Haliç’in güney sahilindeki bir sonraki durağımız Balat oldu. Balat da son yıllarda çok ciddi bir dönüşüm geçiren yerlerden biri. Eski evler yavaş yavaş sanatçılar, yabancılar tarafından satın alınıyor, restore ediliyor ve bölgede bambaşka bir yaşam tarzı oluşuyor. Barlar, sanat atölyeleri, küçük müzik holler, eski İstanbul yaşamının yerini alıyor. Fatih Belediyesi de bölgeye gerekli altyapıyı getirmiş ve semtin korunmasına, güzelleşmesine katkıda bulunmuş.

 

Balat’ta kısa bir fotoğraf molası

Balat’a gençlik yıllarımda çok sık giderdim. Anne tarafımdan akrabamız olan Şemsi (Özpınar) Bey, eşi ve kızları, çıkmaz bir yokuştaki klasik bir Türk evinde otururlardı. Şemsi Bey İstanbul Sular İdaresi’nden emekli olduktan sonra ailesini geçindirmek için sürüş dersleri vermeye başlamıştı. Bana da araba kullanmayı o öğretmiştir.

Şemsi Bey’den diploma almak da pek kolay değildi. O zamanın trafik düzeninde Unkapanı’ndan önce Şişhane’ye, oradan Tünel’e yoğun trafikte defalarca kavrama yaparak çıkmak ve tam bir keşmekeş olan Eminönü trafiğinde, Yenicami’nin yanında 7-8 şeritten iki şeride düşen yolda pek çok dolmuşla mücadele ederek Sirkeci’ye ulaşmadan İstanbul şoförü olunamayacağını söylerdi. Sonunda kendisinden diplomamı almıştım.

Yürüyerek Balat’ta çarşının bulunduğu sokağa girdik. Çarşı tamamen değişmiş, eski köhne hali ortadan kalkmış, düzgün bakımlı bir görünüm almıştı. Birden karşımda beni 50 yıl önceye götüren bir görüntü belirdi; Fazilet Eczanesi!

Arkadaşlarımdan izin isteyerek eczaneye girdim. Eczacı genç bir hanım, tezgahın arkasından bana gülümseyerek ‘hoş geldiniz’ dedi. ‘Burası çok eski bir eczane değil mi?’ diye sordum. Kadın ‘evet eskiden babam işletirdi’ dedi. O anda duvarda Nevzat (Seçkin) Bey’in fotoğrafı gözüme ilişti.

Kendimi tanıttım. Nevzat Bey Şemsi Bey’in arkadaşıydı, o yüzden Şemsi Bey’le bu eczanede buluşurduk. Nevzat Bey’in kızı o zamanlar tabii çok küçükmüş, dolayısıyla daha önce hiç tanışmamıştık. Babasını ve Şemsi Beyi andık. Kısa bir sohbet oldu. Arkadaşlarımı bekletmemek için çay ikramını nazikçe reddettim. ‘Bir başka zaman inşallah’ dedim.

Nevzat Bey pek çok fakir ailenin barındığı semtte mali nedenlerle hastaneye gidemeyecek durumda olan hastaların derdine çare olurdu. Genellikle de bu kişilerden para almazdı. Mahalleli bir ara Nevzat Bey’in adının eczanenin bulunduğu sokağa verilmesi için girişimde bulunmuş ama, Büyükşehir’e kabul ettirememişti. Belki yeni yönetim konuyu yeniden ele alır.  Eczanenin bulunduğu bina UNESCO tarafından Fener-Balat için yapılan bir proje kapsamında restore edilmiş.

Balat anlatmakla bitmez aslında. Ben burada bir kaç sinagog olduğunu da kısaca vurgulayarak Balat anlatımımı sonlandırayım. Buradaki Ahrida Sinagogu’nun Makedonya Ohri’den İstanbul’a göç eden Yahudilerce kurulduğu kabul edilir. Balat’taki en önemli sinagogtur. Kesin olarak bilinmemekle birlikte Ahrida’nın Bizans döneminden kaldığı söylenir. Yine başka bir iddiaya göre 17. yüzyılda  Sabetaycılığın kurucusu Sabetay Levi de Ahrida’da vaaz verenler arasındadır.

Haftaya Haliç kıyısında yola devam…

İlk bölümü okumak için tıklayın

Etiketler:  Alper Eliçin