Ekonomide 'yapısal reform' karmaşası

Ekonomide 'yapısal reform' karmaşası

4 Aralık 2020 Cuma  |   Köşe Yazıları

Samih Güven

Bu aralar yine “reform” ya da “yapısal reform” kavramları havalarda uçuşuyor. Basında, siyaset dünyasında ve elbette iktisatçılar arasında konu bolca tartışılıyor. Fakat ilginç olan şu ki, herkes birbirinden farklı şeyler anlıyor ve söylüyor.  

Çünkü yıllardır bitip tükenmek bilmeyen bir reform gündemi var ama bir türlü işleri yoluna koyamıyoruz. Türkiye bugüne kadar IMF ile 19 anlaşma (stand-by) yaptı ve her anlaşma birçok reformu gündeme getirdi. Uzun süredir de IMF’siz ilerliyoruz ama geldiğimiz yer yine aynı. Demek ki ya gerçekten reform yapmıyoruz ya da sürekli kriz üreten ve çözemediğimiz ciddi açmazlarımız var. 

Peki Türkiye’nin ve dolayısıyla birçok gelişmekte olan ülkenin gündeminden düşmeyen yapısal reform kavramı neyi ifade ediyor? Dünya iktisat literatüründe bir tanım var mı? Örneğin IMF gibi kuruluşlar neden sürekli yapısal reformlardan bahsediyor ve bu onlar için neden önemli? Türkiye’de çeşitli kesimler konuya nasıl yaklaşıyor ve gerçekte neler yapılması gerekiyor? 

Bugünün kapitalist dünyasına hâkim olan neoklasik iktisat literatürüne bakıldığında aslında sorunun yanıtı basit. Yapısal reformla kast edilen ve IMF gibi kuruluşların da takipçisi olduğu temel konu aslında devletin ekonomide üretici olarak varlığını minimize etmek ve piyasaların önündeki engelleri kaldırmak. Dolayısıyla sihirli kelimeler serbestleştirme (liberalization) ve özelleştirme olmuş bugüne kadar. 

II. Dünya Savaşı'nın ardından 1980’lere kadar iktisadi süreçlerin birçok açıdan yoğun bir düzenlemeye tabi tutulduğu görülüyor. 80’lerden sonra ise neoliberal bir anlayışın devreye girdiği ve uluslararası ticaret, finansal piyasalar ve sermaye hareketlerine ilişkin düzenlemelerin büyük ölçüde ortadan kaldırıldığı ve serbestleştirmenin hakim kılındığı görülüyor. 

Ancak böyle bir bakış açısı bir yandan emeğin konumunu zayıflatırken diğer yandan da özellikle gelişmekte olan ülkelerin ve hatta gelişmiş ülkelerin birçok açıdan sorunlarla yüzleşmesi ve müdahale hamlelerinin gündeme gelmesi gibi paradoksal bir süreç yaşanmasına da neden oluyor. 

Özellikle 2008 yılında dünya genelinde yaşanan krizin yarattığı sorunlar nedeniyle devletin birçok açıdan müdahalesi gündeme gelmişti. Bu yıl yaşanan büyük salgının yarattığı sorunlar ise kamucu politikaları yeniden tartışılır hale getirdi. 

Böyle olmakla birlikte iktisat literatüründe yapısal reform denilen şeyin özü serbestleştirme kavramına dayanmaya devam ediyor. Bu anlayışın önemli bir temsilcisi olan IMF’nin özellikle kriz yaşayan gelişen ülkelerle ilgili raporlarında en çok gündeme gelen konular da piyasaların mümkün olduğunda serbestleştirilmesi, rekabet ortamının sağlanması, özelleştirme, esnek çalışma, kurumların güçlendirilmesi ve fikri mülkiyet hakları gibi konular oluyor. 

Fakat işin ilginç yanı IMF tavsiyelerini dikkate alarak başarıyı sağlayan ülke sayısının az sayıda olması ve bu tür tavsiyelere pek de kulak asmayan bazı Asya ülkelerinin başarıyı yakalaması. Ayrıca IMF gibi kuruluşların küresel sistemin aksaksız yürümesini ve ülkelerin bu sisteme eklenmesini sağlamak gibi bir işlevi var. 

Neticede, ana akım literatürde yapısal reform, var olan birçok düzenlemenin esnetilmesi anlamına geliyor. Devletin hep odakta olmasının önemli bir sebebi ise herhangi bir düzenlemenin yasal bir varlığının olması. Dolayısıyla konu yasaların değiştirilmesine ve devletin dönüştürülmesi meselesine dayanıyor. 

Uzun bir süredir IMF’siz yaşayan Türkiye ekonomisi ise son yıllarda yine önemli sorunlarla yüzleşiyor ve yapısal reform önerileri yeniden gündeme oturmuş durumda. Peki genel olarak tartışılanlar nedir ve gerçekte neye ihtiyacımız var? 

Yapısal reform kavramını pek incelememiş, ama bolca cümle içinde kullanan kesimlerin ne dedikleri yaşadıkları zihin karışıklığı dikkate alındığında fazla bir şey ifade etmiyor aslında. Bu nedenle konuya biraz daha ciddi yaklaşanların ne dediğine bakmak gerekiyor kanımca. 

Eski Hazine Müsteşarı, değerli iktisatçı Mahfi Eğilmez’in kişisel sitesinde yayımladığı bir makalede Türkiye bağlamında önerdiği yapısal reformalar şu şekilde sıralanmış örneğin: Hukukun üstünlüğünün tesis edilmesi, eğitim reformu, kamu harcamalarında israfa son verilmesi, büyümenin ithalata bağımlı yapıdan kurtarılması, bütçe ve vergi reformu, sosyal güvenlik reformu, tarım reformu, enerji faturasının azaltılması, kurumların güçlendirilmesi, şeffaflık ve açıklık. 

Yine saygın iktisatçılardan Erinç Yeldan ise 2019 yılında Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde, hukukun üstünlüğü ve liyakate dayalı bir yönetim sisteminin kurgulanması, insan haklarına, özgür düşünceye saygılı, çağdaş ve katılımcı demokrasi kurumlarının özgürce çalışmalarının sağlanması üzerinde durmuş. 

Eski bir Hazineci olarak bu önerilere katılıyorum elbette. Türkiye’de agresif ve kapsamlı bir eğitim reformu ve fırsat eşitliğine dayanan bir sistem olmazsa olmazı işin. Hukuk devleti olmak ve nitelikli kurumlar oluşturmak da kritik önemde. Bizim temel sorunumuz bir türlü üretim ekonomisi olamamamız kanımca. Dolayısıyla buna giden bütün yolları açmak gerekiyor öncelikle. 

Son zamanlarda çalışmalarını takip ettiğim, çok değerli hocamız Bilsay Kuruç öncülüğünde “21. Yüzyıl İçin Planlama” adında bir inisiyatif var. Bu platformda son olarak gündeme getirilen “Yüksek Katma Değer mi, Katma Değer Zinciri mi?” başlıklı güzel bir değerlendirme var. Burada üretim ekonomisi açısından önem taşıyan konular çarpıcı şekilde gündeme getirilmiş örneğin. Dolayısıyla üretim ekonomisi meselesi üzerinde ciddiyetle durulması gerekiyor öncelikle. 

Son olarak Hazine'de yıllarını geçirmiş bir bürokrat olarak şunu söyleyebilirim ki, bürokratların ve siyasetçilerin büyük bir yanılgısı vardır, o da kanunlarda yapılacak bir takım değişikliklerle işlerin düzeleceğini sanmalarıdır. Oysa reformlar taze başlangıçlarla, inandırıcı bir bütünlükle, nitelikli bir kurgulama ve kamuoyu desteğiyle hayata geçirilebiliyor. 

İktisattaki “likidite tuzağı” kavramında olduğu gibi tıpkı bir noktadan sonra ne kadar likidite yaratırsanız yaratın faizi daha fazla düşüremeyeceğiniz gibi kanunların ve uygulamasının inandırıcılığını zayıflatırsanız çıkaracağınız yeni kanunların da bir noktadan sonra etkisi sıfıra yaklaşacaktır.

Yazının orijinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın

Etiketler:  Ekonomi