Efsane Çerkes kızları-11

Efsane Çerkes kızları-11

25 Nisan 2021 Pazar  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

"Efsane Çerkes kızları" yazı dizimizin 11. bölümünde bu kez konuğumuz ABD'de yaşamını sürdüren Arzu Tekir...

-Kendinizi tanıtır mısınız? Nerede doğdunuz, büyüdünüz ve eğitiminiz nerede nasıl şekillendi?

-Ben İzmir’de doğdum. Annem ve babam Adıge. İzmir’in üç Çerkes köyünden biri olan İlkkurşun’dan. Ben üniversiteyi ve yüksek lisansımı İzmir’de tamamlayıp, İstanbul’a taşındım. İstatistik okudum, sonra ekonometri bölümünde yüksek lisans yaptım. Profesyonel gelişim eğitimlerime de aralıksız devam ettim. Teknoloji alanında, akıllı şehirler ve sürdürülebilir şehirler alanlarında yerel ve global pek çok kurumda çalıştım, dersler verdim. Amerika’ya taşındıktan sonra, teknoloji şirketlerine danışmanlık vermek üzere şirketim Urbanite Venture’u kurdum.

Çalışmayı, üretmeyi, öğrenmeyi ve bilgi ve tecrübemi paylaşmayı çok severim. Kariyerinde değişiklik yapmak isteyen profesyonel ve girişimcilere bir yol haritası sunduğum eğitim programını tasarlayıp, başka uzmanların eğitim programlarını da dâhil edip geçen yıl sonbaharda ilk sosyal girişimim Kariyer Dönüşüm Akademisi’ni kurdum. Bu eğitim programlarının satışından elde edeceğim gelirin bir bölümü ile bilim ve teknoloji konularında yüksek lisans ve doktora yapan öğrencilere burs fonu oluşturmayı hedefliyorum. 2 Nisan 2021 tarihinde de ilk kitabım Şimdi Senin Zamanın | Kariyerini Dönüştürmek İsteyenlere Öğrenilmiş Dersler Kitabı Elma Yayınevi tarafından yayınlandı. Bu nedenle epey heyecanlı bir dönem yaşıyorum.

-Köyünüzün adının İlkkurşun olması  ilginç... 

-Bizim köyümüzün asıl adı Hacı İlyas'mış. Sanırım tanınan bir Çerkes büyüğünün adıymış. Ancak İzmir'in işgalinde ilk kurşun bu Çerkes köyünde atıldığı için sonradan adı İlkkurşun olmuş. Çerkesler özünde savaşçı bir halktır. Kurtuluş savaşı sırasında kıyıda olsun, daha içerlerde olsun Ege bölgesinin bütününde Çerkeslerin üstlendiği rol çok önemlidir. Köyümüzün adı da bunun kanıtıdır…

-Şimdi neredesiniz? Ne gerekçeyle oradasınız?  

-Şimdi Florida - Amerika’da yaşıyorum. Daha önce de yaşadığım, çalıştığım, sistemini, kültürünü tanıdığım bir ülke. Bir değişiklik ihtiyacı hissedince ikliminin de güzel ve her daim sıcak olması sebebiyle burayı seçtik. 

-Bulunduğunuz yerden memnun musunuz? Hangi açılardan? 

-Bulunduğumuz yerden memnunuz. Özellikle yürüme mesafesinde market, kütüphane, eczane, kafe ve restoranlar olduğu için burayı tercih ettik çünkü ben ilk taşındığımızda araç kullanmıyordum. Bisikletle veya yürüyerek işlerimi hallediyordum. İstanbul’da olduğu gibi denizi yani burada okyanusu gören, balkonlu bir dairede yaşamak sürekli evde olduğumuz bu Covid-19 günlerinde çok iyi geldi.  

Burada ilk geldiğimizde sanat tarihçisi ve seramik sanatçısı olan Gül Deniz ile “Turkish Cultural Hub” diye bir sosyal platform kurduk. Her ay bize yakın bir kütüphanede kültür ve sanat buluşmaları düzenledik. Bu sayede ve yakın arkadaşımız Canan Özaktay’ın ev sahipliğini yaptığı davet ve etkinliklerle çok hızlı çevre edindim. Çok yakın dostlar, arkadaşlar ve hatta komşular edindim.  

Burada yaşam kolay, iklim her daim sıcak, deniz ve güneşin etkisiyle sanıyorum, buradaki sakinlik, yavaşlık iyi geldi başlarda. Zaman zaman hareketli şehir yaşamını özlüyorum, doğruya doğru. İstanbul, New York veya Avrupa metropollerinden çok farklı bir yerleşim ve yaşam biçimi var burada. Buna alışmak zaman aldı. Florida’da iş yaşamında Latin Amerika etkisinin çok baskın olması yüzünden adapte olmak da network oluşturmak da zaman gerektirdi. Latin Amerikalı göçmenlerin ağırlıklı olması ve birbirlerini çok destekliyor olmalarının yanı sıra buranın sahil şehri olması itibarıyla iş yapma biçimleri, toplantıların ve etkinliklerin organizasyonu başlangıçta aşina olduğumdan çok farklı geldi. Sonra adapte oldum haliyle. Çeşitli ağlarda aktif çalışmaya başladıktan sonra, iş çevremi de geliştirince kendimi daha iyi hissettim.   
 

 

-Kafkas halklarından hangisindensiniz ve kendinizi bu kültürünün neresinde konumlandırıyorsunuz?  

-Adıge, Şapsığ ve Natho’yuz. Annemin ailesi Mamıj, babamın ailesi Natho’dur. Çerkeslerde soy babadan geliyor, biliyorsunuz. Anne ve babamın her ikisinin de Adıge ve Şapsığ olması dolayısıyla bu kültürün içine doğdum. Hatta annem hep anlatır, çizgi filmleri izlerken komik ifadelere tepki vermiyorum ve gülmüyorum diye çok endişelenmişler. Doktor olan rahmetli Necla halama danışınca, evde sürekli Çerkesce konuşulduğu ve Türkçeyi bilmediğim için anlamıyor olabileceğimi söyleyince, benimle Çerkesce konuşmayı kesmişler maalesef. Bu sebeple dili olması gerektiği gibi akıcı konuşamıyorum. Bununla birlikte babamın devlet memuru olması dolayısıyla da farklı şehirlere tayin olması, taşınmalarımız ve dolayısıyla da Çerkes derneklerinde yetişmediğimden dansları, Çerkes tarihini çok iyi öğrenemedim, akrabalarım dışında kendi yaşıtım Çerkeslerle de arkadaşlıklar kuramadım.

Çerkes kimliğimle gurur duyuyorum elbette ama sürekli taşınmalardan hem de göçmen bir toplumun bir ferdi olmaktan kaynaklansa gerek, bu kimliğin üstüne hep çok farklı başka kimlikleri de eklemeye meraklı oldum. Kendini sürekli geliştiren bir dünya vatandaşı olmaya gayret ettim. Bu kimlikleri soğan kabuğuna benzetiyorum. Özünde siz ve sizi siz yapan kabuğunuzun dışında pek çok farklı kabukla bir bütün oluyorsunuz. Yeni ve farklı kültürleri, bu kültürleri yaşatan insanları tanımakla çok ilgiliyim.

-Çerkes kültürünün en sevdiğiniz, hiç kaybolmasın istediğiniz özellikleri nelerdir? 

-Genel anlamda Çerkes kültüründe ilk aklıma gelen kelime saygıdır. Kadına, çocuğa, büyüğe, eşe, konuğa gösterilen saygı. Bunun kaybolmamasını dilerim.

Dilimiz kayboluyor, bununla birlikte toplumumuz da kültürel öğelerini unutuyor. Geçen yıl Çerkescemi geliştirmeye çalıştım, Youtube’da AB Destekli bir proje kapsamında gerçekleştirilmiş bir eğitim serisi bulmuştum. Atalarımızın nasıl düşündüklerini, kendilerini ifade nasıl ettiklerini fark etmem çok ilginçti. Dediğim gibi dilimizde çok baskın olarak saygı ve de zarafet var. Atasözleri de öyle. Bütün bunlar bana çok ilginç gelmişti. Bu eğitimleri bulup izlemelerini herkese tavsiye ederim. Bununla birlikte anaerkil bir toplumuz desem doğru olur sanırım. Her ne kadar ailenin, köyün büyükleri (thamadeleri) erkekler olsa da, aile yaşamında kadın karar vericidir. Aileyi toparlayan, akrabaları idare eden kadınlardır.

Çerkesler geç evlenir denir. Doğrudur ve bu da güzel bir gelenektir. Genç kız ve erkeklerin bir arada olup, vakit geçirdikleri toplantılar (Zehaslar), birbirini tanımalarını ve doğru eşi seçmelerini sağlarmış eskiden. Genç erkekler ve kızların böyle toplantılardaki flörtlerini, birbirlerine yönelik zarif jestlerini çocukluğumdan ben de hatırlıyorum. Aileye dışarıdan, başka bir köyden, şehirden ya da Çerkes olmayan bir gelin geldiğinde, kayınpeder ve diğer aile büyüklerinin bu gelinlere çok saygı gösterip baş tacı ettiklerini de hatırlıyorum. Örneğin rahmetli dedem Osman Nuri Özdemir’in, ananem rahmetli Nesibe Özdemir’in ve teyzelerimin, dayımın eşi olan canım Heyecan yengemle olan ilişkilerinde gözlemlediğim bu türden saygı dolu ilişki, çocukken de çok hoşuma giden bir şeydi. Yengem de aynı saygıyı, sevgiyi katıldığı ailemize karşı göstermiş, bilmediği dilde konuşan kültürü çok farklı olan insanlara çok güzel uyum sağlamıştı. O yüzden bizim kültürümüzde medeni bir yaklaşım var, cinsiyet eşitliği geçerli, diye düşünüyorum. Belki de bu yüzden Çerkeslerde boşanmalar çok az, benim gözlemlerime göre… 

-Çerkes kültürünün benimseyemediğiniz, keşke olmasa dediğiniz özellikleri nelerdir? 

-Toplum da zaman içinde dönüşmüş, eski katı kurallar kalmamış durumda. Eskilerden aklımda kalanlar; büyüklerin yanında kendi çocuğunu sevemezsin, eşinle aynı odada oturamazsın, eşine ismiyle hitap edip yakınlık gösteremezsin, büyüklerin yanında konuşamazsın, gelinler hep kapı kenarında oturmalı, hizmet etmeye hazır olmalı, eşinin annesi ve babasıyla da mesafeli bir ilişkin olmalı vb. Bu konular bana çok tuhaf gelirdi. Bir de hizmeti hep en küçükler yapar kuralı ailede en küçük olduğum dönemde pek sıkıcıydı…

Duygularını ve kendini daha iyi ifade eden bireyler olmak daha iyi olurdu diye düşünüyorum. İlişkilerde mesafeli olmak güzel ancak biraz daha çok konuşan, tartışan, fikirlerin paylaşıldığı bir ortamda daha kuvvetli bağlar kurabilmek fena olmazdı. Rahmetli amcam Ali Tekir ile yakınlığımız ve arkadaşlığımız İstanbul’da ben otuzlarımın başındayken gelişti mesela. Çok gecikmiş hissederim hep. Bu kavramlarla büyüdüğüm için olmalı İstanbul’da iş hayatına başladığımda fanustan çıkmış gibi hissetmiştim. Toplantılarda söz almaktan çekinir, otururken bacak bacak üstüne atamaz, büyükler hep doğruyu bilir, sanırdım. Üstelik hem Çerkes olmanın hem de İzmir’de yetişmiş olmanın verdiği rahatlık ve öz güvenin “farklı” algılanması da biraz canımı sıkmıştı. Sonra İstanbul’a da, iş yaşamının gerektirdiklerine de, özümü kaybetmeden, hızla adapte oldum.

-Aslında değindiniz ama gene de sorayım: Çerkes kültürünün hangi öge ya da öğelerinin sizin kişiliğinizi belirlediğini düşünüyorsunuz?

-Kendine, işine, eşine, çevrene, ailene saygılı olmak, gururlu, müdanası olmayan bir birey olmak, öz güven sahibi olmak…  
Anne babamın elbette çok emeği var üstümde ama sanırım halalar, teyzeler, yengeler, dayılar, kuzinler, kuzenlerle beraber, güven duygusuyla, huzur, sevgi dolu bir ortamda,  kalabalık bir ailede yetişmenin de çok payı vardır kişiliğimin gelişiminde.  
 

Arzu Tekir

 

-Çerkes mutfağını sever misiniz ve yapıyor musunuz? 

-Severim. Haluj, Metaz, Lepsi yaparım. “Şezen basta” çocukluğumda en sevdiğim kahvaltıydı. Basta, biraz tuz eklenmiş mısır ununu kaynar suya atıp, “belağı” denilen kalın tahta spatula ile sürekli karıştırarak yapılan bir çeşit suda pişmiş mısır ekmeğidir. Piştikten sonra bastanın özel tenceresi bir tepsiye ters çevrilerek bütün halinde aktarılır. Hâlâ sıcakken ortası havuz gibi açılır, içine lepsi veya başka bir yemek, mesela pırasa kavurması konur. Havuzun kenarlarında kalan basta bölümlerine dilimlenmiş Çerkes peynirleri sokuşturulur ki bastanın sıcaklığıyla o peynirler çok güzel erir. Yemekten sonra artan peynirsiz mısır ekmeği yani basta, ertesi gün sıcak süte -şezen- parça parça atılarak karıştırılır kaynatılır, kahvaltıda veya ara öğün olarak afiyetle yenir. Ben karabiber de serpip yemeğe bayılırdım o hâlini de.

-Dans sever misiniz?  Çerkes danslarıyla aranız nasıldır? 

-Çok severim. Güzel dans edenlerin Kâfe dansını izlemeye bayılırım. Şeyh Şamil ve Çeçen danslarını çok severim,  dörtlü yapılan Leperuş dansını bilirim. Ben de dans ederim ama bir türlü usulüne göre dans etmeyi öğrenemedim. Benim yaptığım akordeon, pşine sesini duyunca coşup biraz bilir bilmez, kendimce dans etmekten ibaret. Düğünlerde kimin dans sırasının geldiğini belirleyen, kız ve erkek gruplarında bu şekilde düğünü yönetenlere thamade denir. Dans edilen yerin yakınında kızlar ve erkekler karşılıklı gruplaşır ve dansa girmek için sıralarını bekler. Erkekler tek tek gelir, bekleyen kızları dansa kaldırır. Bana bu danslar, müzik, ritim hep muhteşem gelir. İki yıl önce böyle bir düğündeydim, kuzenim Ali Osman’ın düğünüydü. İlk kez Apsuva dansını harika yapan profesyonel dansçıları gördüm ve bayıldım dansa. Dans edenleri izledim izledim, sonra düğünün kızlar tarafını yöneten, yakın zamanda kaybettiğimiz kuzinim, Hande Tekir’den Apsuva oynamak için izin istedim. "Arzu abla bu çok zor bir dans" dedi. "Olsun, ben dans edeceğim" deyip, yine serbest figür dans etmiş ve çok eğlenmiştim. Annem de bari öğrenseydin de öyle çıkaydın, demekten çoktan vazgeçti bana. O da çok eğleniyor benimle birlikte, izlerken mutlu olduğunu görüyorum. 

-Dile anlamak, konuşmak,  yazmak anlamında ne kadar hâkimsiniz?

-Konuşulanı anlarım, çok iyi konuşamasam da konuşurum. Özellikle Nezahat halamı eğlendirmek için Çerkesce başlarım telefonda konuşmaya. Onun çok hoşuna gider yarım yamalak konuşmam, kahkahalarını duymayı çok severim. Yazmayı ise hiç bilmiyorum. 

-Bir sonraki kuşağa Çerkesliğin nesi aktarılmalı diye düşünüyorsunuz? Bu konuda çabanız olur mu?  

Tek kelime ile "Dil..." Dil ölürse kültür de ölür. Bireyler bence kendileri çabalamalı öğrenmek için. Ben yarım yamalak konuşmalarımı videoya çekip Instagram'da paylaştım birkaç kez, tanımadığım pek çok Çerkes bana, konuşmaya çabalamam konusunda cesaretlendiren Çerkesce sesli mesajlar gönderdi. Çok hoşuma gitti…

-Seçme şansınız olsaydı yaşlılığınızı nerede/hangi ülkede yaşamak isterdiniz ve neden?  

-Kısmet. Bu ara çok çalışıp yorulduğum için sakin bir yaşam hayali kuruyorum yaşlılığıma dair. Köyümde, kardeşim ve eşinin de sıkça uğradığı, birlikte daha çok vakit geçirdiğimiz, arkadaşlarımın çat kapı bir yerlerden çıkıp geldiği, güzel sofralar kurduğumuz, bir eko evde yaşlılığı geçirmek, babamın zeytinlerini büyütüp, yeni ürünler geliştirmek ve oralarda  yazmak güzel olur. Bazen de İzmir’de çiçekçi-cafe dükkânım olsa, insanlar sabah saatlerinde veya iş çıkışlarında bir şeyler içip ayaküstü sohbetler edip, çiçeklerini alıp gitse, akşamları güzel sohbetlerin edildiği böyle bir buluşma yerim olsa ne güzel olur, diyorum. Bakalım hayat ne getirecek...

Bu aralar en çok kardeşimi, İstanbul’da aynı mahallede yaşadığımız dönemleri özlüyorum. Uzakta yaşamak demek, bir yandan da hep özlem çekmek demek. Aynı ülkede ve şehirde olsak iş ve yaşam koşturmacasından belki de sık görüşemeyeceğiz ama uzakta olunca özlem hep baki kalıyor…

-Belirtmek istediğiniz başka şeyler varsa lütfen ekleyin...  

-Vesile oldunuz, sayenizde pek çok anım aklıma geldi, pek çok kıymetli ismi andım, sağ olun. Bu güzel proje ile kültürümüze ait unsurları hatırlayıp paylaşmamızı sağlamanız, kayıt altına alınmasına katkınız çok kıymetli bence. Çok teşekkür ederim. 

-Teşekkürler.

1. Bölüm  

2. Bölüm

3. Bölüm

4. Bölüm

5. Bölüm

6. Bölüm

7. Bölüm

8. Bölüm

9. Bölüm

10. Bölüm

İlgili yazı: https://medyagunlugu.com/haber/cerkes-guzellemesi-48692