Duygusal sermaye

Duygusal sermaye

14 Nisan 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

"Sermaye" kelimesinin tanımına baktığımızda, "bir ticaret girişiminin gerçekleştirilmesi ve yürütülmesi için gerekli olan, para ve paraya çevrilebilecek malların tümüne sermaye" deniliyor. Yani ekonomi biliminde mal üretmek için kullanılan makine, fabrika gibi fiziksel araçların hepsi sermayenin tanımına giriyor.

"Duygusal" ise, duygunun insan üzerinde ağır bastığı, aşırı ölçüde etkilediği, adeta tahakküm kurduğu duygu yoğunlaşması durumunun tarifi. Bir insanın duygusal olarak iyi ve güçlü bir sermayeye sahip olması için birçok şey gereklidir. İnsan hayatı boyunca bir gölge gibi onu izleyen birçok duygu ile yaşar. Duygu, insan düşüncesinin sonucu olarak  bir davranışın ortaya çıkmasını belirleyen en önemli unsurdur. Birey ne kadar güçlü düşünceye sahipse bu onun hem hayata bakış açısını hem de duygusal sermayesini o kadar etkiler. Kişinin güçlü ve olumlu bir duygu sermayesine sahip olması kaçınılmaz olarak hayatındaki olumlu davranışları etkileyecektir. 

İnsan bedensel, ruhsal, bilişsel ve zihinsel açılardan sağlıklı olmalı ki duygusal anlamda mutluluğu yakalayabilsin. Eğer fiziksel temel ihtiyaçları karşılanıyorsa duygusal sermaye olarak da kişi zengindir. 

Peki yaşadığımız dünyanın koşullarında herkes duygusal sermaye açısından mutlu mu?

Hayır!

Günümüz toplumlarında insanın özellikle politik, ekonomik, sosyal, kültürel ve temel vatandaşlık haklarına saygı göstermeyen, koruyup kollamayan sistemler bireyin ruh sağlığının güçlenmesini engelliyor, duygusal sermaye olarak mutlu olmasının önüne geçiyor. Böylesi ortamların sağlanmadığı toplumların iyi ve sağlıklı olması takdir edersiniz ki çok zor. Her gün gerek sosyal medyada gerekse görsel ya da yazılı basında karşılaştığımız birçok olay var. Bu olaylar ruhsal, sosyal, bilişsel, zihinsel ve davranışsal açıdan toplumun nereye gittiği konusunda hepimize ipuçları veriyor. 

Bir yanda ekonomik kaygılar, yüksek işsizlik oranı ve düşük gelir düzeyi ile yaşamlarını devam ettirmeye çalışan toplumun büyük bir kesimi var. Aile bağlarının yozlaştığı, şiddet, kadın ve çocuk istismarının, cinsiyet ayrımının yaşandığı, insan haklarının ihlal edildiği, gençlerin madde bağımlılığına kapıldığı korku, depresyon ve anksiyete gibi çeşitli fiziksel ve ruhsal  sağlık sorunlarının yaşandığı koca bir toplum. Devletin hasta çocukları yalnız bırakması, tedavi masraflarından kaçması, bunun üzerine vatandaşların kendi çabalarıyla yardım kampanyaları düzenlemesi, devletlerin sosyal devlet kimliğinden uzaklaştığının en büyük delili olsa gerek. Günlük hayatımızda yani evlerde, okullarda, iş yerlerinde, toplu taşıma araçlarında, kısacası her yerde tüm bu yaşananların üzerimizde oluşturduğu kara bir bulutun içindeyiz. Başkalarının sorunlarını umursamayan insanlar haline geldik. Peki, bu koşullarda bu insanların zengin, umut açıcı bir bir duygusal sermayeye sahip olması mümkün mü?

Tabii ki hayır!.. 

Son zamanlarda fark ettiğim, insanların mutsuz olması, bunun sonucunda da farklı kişilik tipleri sergileyerek toplum içinde yer edinmeye çalışmaları. Hiç kendilerine yakışmayan davranış kalıpları sergiliyorlar, sanki bir elbisenin üstüne bir başka elbiseyi giymek gibi… Bir insanın öz benliğini yaşamayı bırakıp birçok kimliği taşımaya başlaması durumun vahametini çok güzel ortaya koyuyor. Kendisi olmayan benleri yaşamak birey için de zor olsa gerek. Acaba gördüğümüz çoklu kişiliklerden hangisi gerçek? Düşünmüyorum değilim, bu çoklu kişilik sorunu mu, duygusal bir kişilik sorunu mu, yoksa davranış bozukluğu mu? Felsefi açıdan ele aldığımda, postmodernizmin ve kitle iletişim araçlarının bizi tutsak aldığı bugünlerde insanlar dağılmışlık, parçalanmışlık, belirsizlik ve güvensizlik içinde yaşıyor… 

Psikolojik olarak ele aldığımda ise bireyin psişik duygu ve düşünce yoğunluğunu göz ardı edemiyorum. İnsan, yaşadığı toplumun bir bireyi olarak ele alındığında, içinde bulunduğu bir bütünün parçası olan yapboz oyunu gibi. Farkındaysanız, bireyin kendi iç dinamikleri yanında dış çevresiyle birlikte karşılıklı etkileşim ve iletişim sonucu oluşmuş olan bir bütünlük, bir tutarlılık, süreklilik gösterdiği zaman gerçek olan ben ile diğer benler arasındaki farkı net görebiliyoruz. Günü birlik elbise değiştirir gibi kişilik değişimine uğrayan insanlarla karşı karşıyayız. Bazen iletişimde bulunduğum insanları tanımakta güçlük çekiyorum. Şimdi karşımda duran, konuşan kim? Benimle bugün böyle konuşan ama dün farklı davranan kim? Mutsuz bir birey birkaç saat sonra nasıl aniden acı çekme sürecini atlatıp farklı bir ruh haline geçebiliyor, anlayamıyorum. Ama diğer yandan bu da çok doğal; demek ki o kişi duygusal sermaye zenginliğine sahip olmamış birisi. 

Bence, bu insanların aşırı ruh hali gelgitleri, depresyonda olmaları, sosyal ilişkilerde uğradıkları hakaretler, reddedilmişlik, değersizlik, yetersizlik ve hayal kırıklıkları kaynaklı. Oysa bireyin kendi duygularının ve davranışlarının bilincinde olması, dürtülerini kontrol edebilmesi çok önemlidir. Hayallere, hayatla ilgili hedeflere ulaşabilmek ancak güçlü duygusal bir sermayeye sahip olmakla mümkün. Kalp ile beyin arasındaki akılcı duygu ile duygusal aklın birbiri ardına yaşadığı duygu durumu bu olsa gerek. Duyguları kalple beynin arasındaki köprü olduğu aşikar. Belki de bu yüzden ani düşünce yanda duygu değişimleri yaşıyoruz. 

Duygu öyle bir şey ki, içimizde büyüyen, bizi var eden her şey diyebilirim. Bireyi öğrenmeye motive ediyor, ondaki var oluşu yaratıcılığa ,yenilenmeye, ruhunda bir dinginliğe, berraklığa, huzura ve güvene götürüyor. Böyle bir durumun tersinde ise; duygusal sermayesi az olanların mutsuzluğuna yol açıyor. Bu da bireyi empatiden yoksun, cılız ilişkiler kuran sağduyudan uzak insanlara dönüştürüyor.

Duygusal sermaye yönünden daha zengin ve güçlü olan bireyler ise, neyi isteyip istemediklerinin, kendi gerçekliklerinin farkında oluyor. Eğer bir birey duygularını, düşüncelerini ,davranışlarını, inançlarını özgürce ifade edebilir; güvenle dile getirebilirse duygusal yeterliliği hem ruhunda hem de bedeninde hisseder. İnsan anlamlı bir bütün içerisinde hissettiği durumda kendisiyle barışık ve mutlu olur. Duygusal yetersizliğe ulaşmamış kişi, mutluluğu ıskalar. O zaman ben de diyorum ki, mutlu olmak için hiç kimseden maddi, manevi bir beklenti içine düşmeyin. Karşılıksız önce kendinizi, daha sonra başkalarını sevin. İnsanların iyi ya da kötü, öyle ya da böyle yaşamınızda hep yer alacağını bilin. İnsanlardaki her türlü değişimi kabul edin. Kendinizi mutlu edecek şeyler yapın. Hem gücünüzün farkına varın hem de yapabileceklerinizin sınırını bilin. Yazarken farkına vardım, tüm duygular doğası gereği gelip geçicidir. Aklınıza gelebilecek bütün negatif, pozitif ya da nötr duygular gelip geçicidir. O yüzden öfke, korku, sevinç, üzüntü, merak, hayret gibi duyguları aynı gün içinde peş peşe yaşıyoruz. Duygusal açıdan güçlü olmayı her ne kadar bazıları kadere, dışardan gelen unsurlara bağlasa da insan içindeki duygusal sermayenin, cevherin farkına varıp o cevheri doğru şekilde işlemeli. Duygusal sermaye, mutluluk insanın içinde saklı, unutmayın...