Düşünce düşününce

Düşünce düşününce

25 Kasım 2020 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Düşünce, insan ve insana ait problemlerin bir bütün olarak hem felsefi hem de bilimsel çalışmaların konusu olmuştur. 

İlk çağlardan beri insan bir amaca ulaşmak için düşünceyi kullanmak zorunda kalmıştır. Düşünce, insan bilincinin dışında var olan, insandan bağımsız olabileceği gibi, bilincinin içinde, düşünceye bağımlı da olabilir. Düşünce, gerçekliğini nesnelerden, olaylardan, kişilerden alan şeydir; varlığı elle tutulur bir gerçeğe dönüştüğünde uzayda yer kaplar; zaman içinde değişir ya da bazen yok olur. Bu yok oluş insan bilincine aykırı, anlamsız olduğu için insan var olduğu günden bu yana kendisinin ve dünyanın varoluşunda zihnin ürünü olan düşünce olgusunu anlamaya çalışmıştır. 

Düşünce ister insan zihninde, isterse uzayda ve zamanın ötesinde bulunsun, duyularla değil, yalnızca ruhen algılanabilen asıl gerçeklik olsa gerek. Doğada, evrende her şey karşılıklı etkileşim halinde. İnsan zihni ile beden arasında da böyle bir etkileşim var. Zihindeki düşünceler, bedende bir takım olumlu ya da olumsuz tepkilerin meydana gelmesine sebep olabilmektedir. 

Terminolojik bakış açısıyla baktığımızda düşünce nedir?

Zihne gelen verileri beynin iç yapıları içinden geçirerek yeni bilgi ve sonuçlara ulaşma etkinliğidir. Hepimiz birer düşünceden ibaret değil miyiz? Düşünce, aklımızın gücü, mantığımızın parçasıdır, hayatın, çalışma ve planlamanın alt yapısıdır. Düşünce, dış dünyamızın belleğimizde şekillenmesi, iç dünyamızın dış dünyaya yansımasıdır. Düşünmek, insanı bilgiye ulaştırır. Bilginin, bilimin, teknolojinin başı düşünmektir. Düşünme insana özgü ve onu hayvanlardan ayıran bir özelliktir denir. Kesinlikle doğru ama insanı diğer canlılardan ayıran biyolojik düşünce değil, beşeri düşünce yani insani düşünce olsa gerek Bu özelliğe yani beşeri düşünceye  sahip olmak beraberinde sorumlulukları da getirir. Çünkü beşeri düşünme, herkeste aynı şekilde gerçekleşmediği için onun nasıl kullanıldığı da önemlidir. İnsan eski çağlardan beri ilkel yaşamından vazgeçmiş, düşünme sayesinde ateşi bulmuş, giysi, konut, ulaştırma ve savaş araçları yapmış, daha sonra buhar gücünü, elektriği keşfetmiş, bunlardan kendisi için en büyük yararlar sağlamıştır. İnsanın tüm bu ilerlemeleri, onun düşünme yeteneğinden doğmuştur. 

Düşünme, doğru ve yanlış şekilde gerçekleşir. Durum böyle olunca da doğru ve yanlış düşünmenin veya herhangi bir düşünce tarzının birbirinden ayrılması gerekir. Farkındaysanız bütün düşüncelerin nedeni, her zaman daha iyiye ve daha olumlu olana ulaşmaktır. Beşeri düşünmeden bahsedildiğinde kaçınılmaz olarak mantık ve insanın aklı işin içine girecektir. Düşünme karışık, çok yönlü ve geniş bir süreçtir. Durum böyle olunca düşünce ile ilgili net, elle tutulur bir sonuca ulaşmak çok zordur. Bugüne kadar düşünce ile ilgili ele alabileceğimiz düşünmelerin hepsi, insanın hayatta kalabilmek problem çözmeye odaklı, ilişki kurabilen, düşünme sürecindeki aklını kullanarak kendine göre geçerli çıkarımlarda bulunarak, soyut düşünmeyi de somut düşünceyi de içinde barındıran bir düşünme olgusudur. 

Düşünce ve tartışma özgürlüğünün ilk çıktığı yerleri sorarsanız Sümerler ve eski Yunan bölgesinde yaşayan insanlar sayesinde düşüncenin geliştiğini söyleyebilirim. Avrupa bilimi ve felsefesinin tarihi İyonya’da yani eski Yunan'da başlar. Hiçbir şüphe yok ki dünyanın geleceğini şekillendirecek en önemli objeler insan beyninin ortaya koyacağı düşüncelerdir. Bilim, teknik, sanat, savunma, edebiyat ve sosyal bilimler başta olmak üzere birçok alanda ortaya konulan yeni fikirler insanlığın da kaderini değiştirmiş. Bugünkü düşüncenin kökleri niteliğini taşıyan ilkel toplulukların yaşayış ve düşünüş biçimleri günümüzdeki düşüncenin gelişmesine temel oluşturmuştur. Böylelikle, ilkel topluluktan uygar topluma geçişin düşüncelere yansıyan izleri halen vardır. Bu, insanların duygusal, düşünsel yaşamlarını geliştirip zenginleştirmelerine, geçim etkinlikleri dışında etkinlikler geliştirmelerine yaramıştır. İşte bugünkü düşüncenin kökleri niteliğini taşıyan ilkel toplulukların yaşayış ve düşünüş biçimleri onların varlığının ispatıdır. Bence insan diğer canlı türlerine göre farklılığını, doğada varlığını özellikle düşünceyle ortaya koymuştur. 

Eski uygarlıklara baktığımızda düşünce üreten, özellikle Sümer uygarlığındaki rahip krallar bugün kullandığımız bir çok bilimsel bilginin temelini attı. Sümer din adamları, astronomi, din, matematik alanlarında soyut, kuramsal düzeyde bilgi birikimini hızlandırıp geliştirdiler, takvimi, yazıyı buldular. Din adamlarının buluşlarının en önemlisi olan yazı, tapınak hesaplarını tutarlarken kişilerin adlarını işaretleme gereksiniminden doğmuştu. Sümer yazısı dünyanın tüm yazılarını doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen ilk örnek oldu. Takvimi buluşlarıyla da Sümer din adamları, ekme-biçme için en uygun tarihleri saptayarak, ırmakların ne zaman taşıp ne zaman çekileceğini hesaplayarak, çiftçilere büyük bir hizmette bulunarak toplum içerisinde haklı bir saygınlığa ulaşmıştı. Belki de günümüzün bir çok din adamından daha güzel buluşlara imza atmışlar. Sümer gibi uygar toplum biçimi Mezopotamya'dan veya eski Yunan`dan dünyanın öteki bölgelerine yayılmaya başladı. Yayılma ticari ve düşünsel etkilemeyle, savaş ve üretim teknolojilerindeki gelişmelerle gerçekleşti. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, Mısır`da, Hindistan’da, Çin’de, Pers İmpatorluğu'nda bugünkü düşüncenin gelişmesine katkılar azımsanamayacak kadar çoktur. Fark ettiyseniz düşüncenin evriminde, öncelikle Doğu toplumlarının, daha sonra da Orta Doğu ile Güneydoğu Asyalıların rolü öne çıkıyor. Düşünme, felsefenin çıkış noktası olması bakımından filozofların üzerinde durduğu önemli bir konudur.

Düşünce denince aklıma ilk gelen, günümüze ulaşmış hiçbir kitabı olmayan Sokrates'tir. İçinde yaşadığı polisin sorunlarını, yönetim anlayışını, toplumsal alanda ortaya çıkan davranış ve düşünce biçimlerini ele alıp tüm yönleriyle irdeleyen bu ünlü düşünür, hem çağına hem de sonraki dönemlere, günümüze kadar uzayan çizgide damgasını vurmuş tek kelime ile mükemmel bir düşünce adamıdır. Birçok görüş, kimliğe farklı farklı anlamlar yükleyerek açıklamaya çalışmıştır. Felsefede ise kimlik, öznenin varoluşunun ontolojik, epistemik, etik ve estetik gibi belirlemeleri sonucu oluşmuş olan gerçekliğidir. Sokrates, “Kendini bil!” sözünü söylerken insan için bilginin, kimliğin önemine ve bilme uğraşının kendini bilmekle olabileceğine işaret eder. Sokrates ve onun gibi düşünen birçok düşünüre göre bütün bilgilerimiz doğuştan zihnimizde vardır. Sadece birileri bize bizde bulunan bilgileri hatırlatır. Kısacası sonradan hiçbir bilgi kazanmayız. Bildiğimiz ya da farkında olduğumuz her düşünce doğuştan zihnimizde vardır.

Düşünce derken neden Platon ya da Aristo değil de Sokratesì belirttim? Çünkü Sokrates, düşünceyi ve insani bizzat felsefenin konusu ve temel sorusu yaparak bir çığır açmıştır. O, bilgi ile bilgeliği birbirinden ayırır. Ünlü savunmasında şöyle der:

"... Size bu şöhretimin nereden çıktığını anlatacağım. Bu şöhret bende bulunan bir nevi bilgiden çıkmıştır. Bunun ne biçim bir bilgi olduğunu soruyorsanız derim ki bu, herkesin elde edebileceği bir bilgidir. Oysa bilgelik, neyi bilmediğini bilmektir.”

Erdemin kişiliğin sahibi bu mütevazı insan Sokrates "bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir" derken, tüm değerleri şüphe ile karşılamış, erdemin doğuştan kazanılan bir yetenek olmadığını, öğretilebilir, eğitimle elde edilebilir olduğunu söyleyerek Sofistlere yaklaşmıştır. Böylece düşünme süreci ortaya çıkar. Sokrates’in yöntemi ile düşünmeye yönelik başlayan süreç Platon ve Aristo ile devam eder. Aristo, bu süreçte akılcı düşünme sayesinde doğruya ulaşılabileceğini ortaya koyar. Ona göre tüm varlıklar iki öğeden oluşur: Madde ve form (idea). Örneğin; insanın maddesi beden, formu ruhtur. Gerçekte varlığı ifade eden ruhtur. Varlık ve düşüncenin aslında eş değer olduğunu ve ancak gerçek varlığa düşünce yoluyla ulaşılabileceğini dile getirir. Platon’dan farklı olarak Aristo, bilmenin duyular ve akıl yürütme yoluyla gerçekleştiğini düşünür. Aristo, işe bir şeyin ne olduğunun anlaşılmasına mantıksal uygunluğunun bulunmasına gerçeklik adını verir. Aristo için ise idealar dünyası duyular dünyasının içindedir, içinde bulunulan bu dünyada varlıkların kendi içinde saklıdır.

Platon’a göre düşüncenin en yüksek biçimine iyi bir yaşamla ulaşılabilir. Hayat, iyi şeyler değerini iyi ideasından alır. Benim anladığım ise; bilgiye iyi bir yaşamla, yaşama da iyi bir bilgi ile ulaşabiliriz. Bu hayattaki tüm düşünceleri yetenekleri doğru yönlendirdiğimiz ve sorgulamaları doğru yaptığımız sürece hedefe ulaşır, mutlu oluruz. Bu dünyada var olan her şeyin aslında ideaların birer yansıması olduğunu savunan Platon’a göre varlığın temelinde düşünceler vardır. Bu dünyadaki varlıklar aslında ideaların zihindeki düşüncelerin birer kopyası niteliğindedir. Varlığı insan zihninden bağımsız olarak kabul etmek realist bir düşüncedir. Yine bu varlığın idea cinsinden olduğunu kabul etmek de idealist bir düşüncedir. Dikkat edersek Platon varlık anlayışını idealar kuramıyla açıklamıştır. Platon, idealar kuramı ile var olanları ikiye ayırarak, iki ayrı dünyanın var olduğunu ileri sürer: Birincisi, beş duyu organıyla algıladığımız, somut varlıklardan oluşan insanlarında içinde yaşadığı nesnel dünyadır. İkincisi ise görünen dünyadaki nesnelerin birer kopyası idealar dünyasında bulunur. Her şeyin gerçeği, hakikisi bu âlemdedir. Platon’a göre idealar âlemindeki her şey, değişmez, soyut gözle görülemez, duyularımızla algılayamayız. Fakat kesin doğru bilgi ya da bilginin kendisine somut, nesnel, dünyadan soyut nesnel dünyadaki bilgiye ulaşabiliriz. Benim Platon'un mağara istiaresinden anladığım ideal düşünce ile soyut düşüncenin ispatı olsa gerek. Aristoteles’e göre insanı hayvandan ayıran esaslı olarak düşüncedir. Descartes "Düşünmek var olmaktır" der. Kant’a göre düşünmek yargılamaktır. Locke, düşünmeyi ruhun kendi üstüne yönelerek kendi işlemleri hakkında bilgi edinmesi olarak görür. “Cogito, ergosum”, Türkçesi “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözünün sahibi René Descartes insanın ontolojik varlığına karşılık gelecek şekilde, "Evrende düşünüyorum ben de varım" diyerek insanın düşünce ile varlığını ispatladığını dile getirmektedir. Bilim insanları düşünce  adı verilen fenomenin iki bileşenden, hayal ve imgelemekten meydana geldiğini söylerler. Pozitivist olgular tarafından beynin bir işlevi olarak kabul edilen düşünce, tecrübe edinerek insanda reel olur ve kişiye özgüdür. Her şeyi sorgulamaya kendinden başlayan insan, düşüncenin sırlarını keşfeden, kendisinin varlık bilincinde olur. Düşünce beynin, zihnin akışı, içebakış yoluyla algı ve deneyimlerimiz olarak tanımlayabileceğimiz ve beynin bilinçli süreçlerinin tamamını içeren bir yetenek süreç olarak tarif edilebilir. Hegel’e göre düşünce, insan hiç deneye başvurmadan sadece akıl yolu ile doğru bilgiye ulaşabilir. Çünkü filozofa göre dış dünyadaki nesneler akla uygun olup akıl ile kavranabilir. Leibniz`e göre evrendeki bütün varlıkların temeli, özü, ruhsal atomlar olup, düşünce ise duyularla elde edilen bilgi ve akılla elde edilen bilgi şeklinde ayrılır. 

Varlığın bilgisine, düşüncesine deneyle varılabileceğini ileri süren felsefi sistem empirizmdir. John Locke akılda doğuştan hiçbir şey bulunmadığını ileri sürer. Zihin boş bir levhadır. Bütün bilgilerimizin ve fikirlerimizin kaynağı deney ya da gözlemdir. David Hume'a göre insan zihni duyu verilerinden örülmüş bir alışkanlıklar ve izlenimler ile ulaşılır. Kant`a göre bir düşüncenin bilginin bilgi niteliğini kazanması için eleştirinin, sorgulamanın olması gerekir.

Son olarak düşündüğünü sanmakla gerçek anlamda düşünmek aynı şey değildir. Gerçek anlamda düşünmek, gün içinde olup bitenler hakkında konuşmaktan öte bir şeydir. Varoluşsal bir süreçtir. Düşünce, daha doğrusu düşünmek ve hayatımıza anlam ve değer katarak biz biz yapar. Demokrit`in dediği gibi  aklın üç ilkesi, iyi düşünmek, iyi söylemek ve iyi yapmaktır.”