Dünyanın 'iyi oynayan' insanları

Dünyanın 'iyi oynayan' insanları

18 Ağustos 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Bugün dünya bir çıkmazın içinde ise inanın bu hayatta kötülerin kendi rollerini “iyi” oynamasındandır ama aynı zamanda iyilerin insanı deli eden sabrı ve vurdumduymazlığının da bunda katkısı vardır.

Güya modern, postmodern bir toplumun değerleri olan aydınlanma, akıl ve bilimle ileriye giden insanoğlu siyasal açıdan ulusal devlet anlayışının kabul edildiği bir anlayışa sahip. Ekonomide büyümenin, sanayileşmenin, makineleşmenin, üretimin ve tüketimin en üst düzeyde olduğu kapitalizmin altın çağını yaşadığı bu dönemde elit alanlar, kentler oluşturduk. Sosyolojik, psikolojik ve psikiyatrik problemlerin en sıkıntılı şekilde yaşandığı sözüm ona dijital bir çağdayız. Küreselleşme, tüketim, eğlence ve görselliğin ön plana çıktığı can sıkıcı ortamlar. İnsanlığın, günümüzde en üst seviyeye ulaşan çelişkileri ve çatışmalarıyla dopdolu günler hücrelerimize kadar hissediliyor. 

İnsanlık tarihsel bir değişimin dönüm noktasında bugünlerde.. Kendilerini medeniyetin beşiği zanneden sözüm ona güçlü devletler dünyadaki kaosun sorumlusudur. Her gün uyandığımızda kötü bir haber ya da günübirlik yeni acılar, biten hikayeler, hüzünler, insan ölümlerinin, her ne sebeple yaşanırsa yaşansın rakamlarla ifade edildiği bir gücün kurbanı toplumlar... Dünyadaki siyasete baktığımızda ekonomik kaygılardan dolayı güncel olan sorunlar sürekli gündemde tutularak çok yönlü, grift problemler üreten güçler dünyayı, insanları sömürmenin, suni gündemler yaratmanın felsefesini bulmuşlar. Günümüz toplumlarının ya da devletlerin şiddete karşı davranışı da öyle değil mi? Sözde 21. yüzyıldayız; dünyada yaşanan olaylara baktığımızda hepimiz yani insanlık üç maymunu oynuyor. 

1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'nin en can alıcı maddesi "insanlar haklar yönünden özgür ve eşit doğarlar ve yaşarlar"dır. Sosyal farklılıklar ancak ortak yarara dayanabilir. Herbert Spencer'ın dediği gibi, "Özgürlük bir kişinin değil, herkesin hakkıdır". Özgürlük, bireyin kendi değerlerini kendisinin oluşturmasıdır. Bireyin, ötekilerin değerlerine ve isteklerine göre değil, kendi isteklerine göre davranma gücüdür. Bana göre, insan özgürlüğü ahlaki zorunluluğun kaynağıdır çünkü özgürüz. Özgürlüğün yüklerinden kaçmaktansa onu tamamıyla kabul ederek bir insan olarak özgürlüğümüzün farkına varmalıyız.                                

İnsanların günlük ilişkilerinde, siyasette, ekonomide ruhsuz ve maddeci bir iletişim olgusuna sebep olan siyasiler ya da iktidarı kendi gücü nispetinde kullanan sözüm ona devletlerin üst makamlarını meşgul edenler. Zalim devletler askeri, siyasi, coğrafi planlarını gerçekleştirmek için bir yandan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde barıştan bahsederken, diğer yandan da nükleer, konvansiyonel silahları, makineli top, tüfek, uçaksavarları nasıl pazarlarım, daha teknolojik olanı nasıl üretirim ibadetini yerine getiriyorlar. Çelişkilerle dolu bir anlayış değil mi? Siyasallaşan dünya artık ezilen halkların çaresizliğine sessiz kalıyor. Siyasal polemiklerle yaşayan bir dünya, sürekli askeri konjonktür içerisinde planlı bir şekilde savaşa sokulmakta. Süper devletlerin, geri ya da ileri ülkelerin estirdiği karşılıklı salvolar insanlığı utanılacak, dünyayı da bizler için yaşanmaz hale getirdi. 

Herkesin herkesle savaştığı, acılar doğuran ölümlere şahit oluyoruz. İnsan adı verilen memelinin işlevi, işleyişi konusunda ruh çözümlemesi yaptığım zaman varlığıyla milyonlarca insana, canlıya verdiği zararı görüyorum. Hastalıklı ruh hali mi, yoksa kalıtım bozuklukları mı yaşıyor bilemiyorum. Ama kesin olan şu ki, benliğinin, bilincinin derinliklerinde yozlaşma almış başını gidiyor. 

Devletlerin arasındaki rekabet savaşları, kitle imha silahlarının üretimi, terör, siyasal özgürlüklerin yetersizliği, siyasi istikrarsızlık, nüfus patlaması, savaş, sürgün ve katliamların neden olduğu göçler, ormanların katledilmesi, hava kirliliği, iklim değişikliği, canlı türlerin soylarının tükenmesi, ekonomik imkanların yetersizliği, işsizlik, az gelişmiş toplumlardaki kadın ve insan hakları ihlalleri, ırk, etnik grup, dil, din, mezhep ve cinsiyet ayrımcılığı gibi insan hakları ihlalleri, çevre sorunları bir çığ gibi büyümekte olan sorunlar. Küresel sorunlara duyarlılık konusunda bugünkü durumun arzu edilen düzeyin çok gerisinde olduğunu ifade etmek isterim. Tarih sahnesinde var olduğu ilk günden bu yana insan hiç bu kadar doğayı değiştirme, yok etme gibi bir çabanın, çalışmanın içine girmemiştir. Bu yaşadığımız yüzyıla kadar dünyadaki ekonomik, kültürel, sosyal ve diğer mekansal faaliyetleri ile yaşadığı coğrafya üzerinde sebep olduğu değişimin olumsuz ve oldukça hızlı olduğu öngörülmektedir. 

Doğayla insanoğlu arasındaki ilişkide dengeler doğanın aleyhine iyice bozulmaya başlamıştır. İnsanlığın elindeki üretim ve yöntem mekanizmaları karşısındaki doğanın kendini koruma, yineleme olanakları ile tolerans dahilinde kalabilmesi oldukça güçleşmiş, bazı yerlerde hemen hemen tamamen geri dönülmez bir sürece girmiştir. Bununla ilgili örnekler çok fazladır. Mevsimler değişmekte, buzullar erimekte, ormanlar acımasızca katledilmekte, denizler kirletilmekte, soluduğumuz hava zehirle yüklenmekte.

Soruyorum gerçekten ölmek ya da mutsuz stresli bir yaşam için bütün koşullar hazır değil mi! Belki de yukarıda saydığım hiçbir doğal ya da insan sebepli bir afeti evrensel olarak gündeme hiç almadı, aldıysa bile formalite üzerinde basit konuşmalar, çalışmalar yapılarak hiç dikkate alınmayan afetler olarak ele alındı. 

Son pişmanlığın fayda etmediği ve sonucunda ağır, acı faturaların ortaya çıktığı yaşanarak görülmüştür. Böylelikle bu yaşanmışlıklar çözüm odaklı düşünüldüğünde belki günümüz için pek anlamlı olmasa da, gelecek nesiller için önemli dersler alınabileceğini unutmamalıyız!..