Dünyada 2022'ye bakış-2

Dünyada 2022'ye bakış-2

1 Ocak 2022 Cumartesi  |   Köşe Yazıları

Mustafa Kemal Eriç

1929, sosyal bilimler ve özellikle ekonomiyle ilgilenen herkesin zihnine çakılmış bir tarih olarak nitelenmeyi hak eden bir yıldır: ABD’de başlayan finansal çöküntünün tüm dünyayı etkilemesiyle başlayan ekonomik daralma, Almanya’da Weimar cumhuriyetinin çöküşüne ve Nazi iktidarına ve sonrasında da İkinci Dünya Savaşı’na yol açmıştı. 2022 yılı 1929’dan daha beter bir ekonomik çöküşe sahne olma potansiyelini taşıyor. Ancak bu potansiyeli taşıyor olması 2022’nin mutlaka müthiş bir ekonomik deprem getirecek olmasını garanti etmiyor ama garanti ettiği bir şey var: Eğer bu potansiyel ekonomik bunalım yeni yılda gelmezse, geciktiği her gün yaşanacak krizin daha da ağır ve yıkıcı olmasına neden olacak. 

Ayrıntılara girecek olursak, çok fazla geriye gitmeden nedenleri incelemeye 2007 bunalımından başlayabiliriz. Reagan-Thatcher iktidarı döneminde finansal ekonomiyi düzenleyen kontrol mekanizmalarının aşamalı olarak ortadan kaldırılmaya başladığı süreç Bill Clinton’ın başkanlık dönemlerinde hız kazandı. Wall Street’in en tanınmış finansal spekülatörlerinden Goldman Sachs’ın yöneticiliğinden Clinton’ın Hazine Bakanlığı’na transfer olan Barry Rubin’in taçlandırdığı bu süreç içinde, Citibank, Lehman Brothers, JP Morgan ve elbette Goldman Sachs gibi firmalar, müthiş bir yaratıcılıkla binbir çeşit finansal enstrüman yaratarak bunun ticaretini yapmaya başladılar. Gerçekte yapılmakta olan, finansal piyasaları fiktif borç yaratarak şişirmekti. Amaç bu spekülator firmaların bilançolarını mümkün olduğunca büyütüp şirket yöneticilerinin ikramiyelerini şişirmekti. Ne var ki her yalanın su yüzüne çıkma alışkanlığı olduğu gibi, yaratılan bu yalancı borçların ödenemeyeceği gerçeği ortaya çıkınca, işler çorap söküğü gibi bozulmaya başladı. Bunalımın bütün ekonomiyi çökertmesine izin vermemek için spekülatörlerden Lehman Brothers’ın ipi çekildi ve iflas etti, daha fazla kurban vermemek için de ABD hazinesi halkın vergilerinden toplanan 800 milyar doları bu spekülatörlere hediye etti. 

İşte bu hediye, günümüzde patlama noktasına gelen finansal balonun şişirilmeye başlandığı dönüm noktası oldu. 

Bu tarihten sonra, 2007 krizi öncesinde Wall Street  firmalarının yaptığı fiktif borç (para) yaratma işini ABD Merkez Bankası (Fed) üstlendi ve parasal genişleme adı altında piyasaya sürekli para sürmeye başladı. Ancak yaratılan para reel ekonomiye değil, hemen tümüyle finansal piyasalardaki menkul kıymet ticaretine akıyordu. Bu kaynak girişi menkul kıymetlerin fiyatlarını tırmandırırken, reel ekonominin de küresel büyümenin lokomotifi konumunu finans ekonomisine bıraktığını tescil ediyordu. Bir başka deyişle, artık hisse senedi, bono ve öteki değerli kağıtların kârlılığı, sözgelimi ayakkabı üreten firmaların kârlılığından daha önemli hale gelmişti. Reel ekonominin üretemediği kârlılığın yapay parasal genişleme yoluyla üretilmiş gibi gösterilmesi, tahmin edilebileceği gibi finansal ekonomide bir yapay para iptilası yarattı.  Fed, bu iptilayı besleme görevini 2018 yılına kadar memnuniyetle yerine getirdi, ne zaman ki ilacın dozunu kısmak için adım atmaya niyetlendi, borsalar şiddetli tepki gösterince "U dönüşü" yapmak zorunda kaldı. Elbette, AB, İngiltere ve öteki merkez bankaları Fed’in yolunu izlemekteydi. 2019 yılı sonunda Covid salgını başlayınca, hükümetler de merkez bankalarının yanı sıra (merkez bankalarına borçlanarak) halka doğrudan para yardımı yapmaya başlayınca küresel borç miktarında akla sığmayacak bir patlama yaşandı. 

Bu uzun girişten sonra asıl konuya geldik:  Şu anda uluslararası kuruluşların verdiği istatistiklere göre, kamu (devlet), ticari, hane halkı borçlanması toplamı 300 trilyon dolara ulaşmış bulunuyor. Bu borcun küresel ekonomiyi devirmeden çevrilebilmesinin tek yolu faiz oranlarının minimum düzeyde korunması. Kaba bir hesaplamayla faiz oranlarında 50 baz puanlık (yüzde 0.5) bir artış bile, faiz ödemeleri için 20 trilyon dolardan fazla yeni fiktif para yaratılmasını gerekli kılacak. 

Öte yandan, tüm dünyada tırmanmakta olan enflasyonla mücadele etmek için merkez bankalarının elinde faiz artırmaktan başka bir silah yok. Bir başka geleneksel yönteme yani piyasadaki para arzını daraltma yoluna başvursalar, bu kez hastanın oksijenini kesmek gibi bir operasyon yapmış duruma düşecekler. 

Uzun sözün kısası, dünya (finans) ekonomisi bir çıkmaz sokağa girmiş durumda. Bu çıkmazdan kurtulmanın tek yolu reel ekonomiyi canlandırıp bu muazzam borcun geri ödenmesini sağlayacak kaynağı üretim yoluyla yaratmak, ancak Covid salgınının yarattığı yeni ortamda bunun yapılabilirliği neredeyse sıfır olasılığa sahip. 

İçinde bulunduğumuz durumun 1929’a göre çok daha vahim oluşunun iki temel nedeni var: Birincisi, küresel ekonomi o döneme göre çok daha girift bir şekilde kenetlenmiş durumda, bir başka deyişle küçücük bir kıvılcım kuru çalı yangını gibi hızla yayılarak küresel bir orman yangınına dönüşebilir. İkincisi ise, dünyanın bugünkü borç yükü 1929 bunalımında bir etken bile değildi. Bu borçlulukla başlayacak bir finansal kriz, yalnızca menkul kıymetleri değil, para birimlerini de batırma potansiyeline sahip olacak. 

Devam edecek

1. bölümü okumak için tıklayın