'Domatis...'

'Domatis...'

10 Ağustos 2021 Salı  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

İngilizcede "e" diye yazılan harf çoğunlukla "ı-i" gibi söyleniyor. Annem İngiliz değildi ama ana dili Çerkesce olduğundan bazı kelimeleri o da öyle söylerdi. "Koş bahçeden bir domatis getir" derdi mesela.

Kadıköy Kızıltoprak’ta yani şehrin göbeğinde yaşarken, bahçeye koşup bir şey koparmamız şaşırtıcı değildi. Müthiş güzel düzenlenmiş bir bahçemiz vardı. Beyaz leylakların, mor salkımların, turuncu boru çiçeklerinin donattığı duvarların içinde, mermer fıskiyeli kırmızı Japon balıklı süs havuzunun, çam ve palmiye ağaçlarının yanı sıra bin bir çeşit meyve ağacının olduğu harika bir bahçe. Üç katlı bir apartmanın çevresini fırdolayı dönen bu bahçede rengarenk güller, masmavi açtırılan ortancalar, kat kat şakayıklar, bücür kınakınalar, eflatun glayörler, sapsarı çiğdemler, mor sümbüller ve dahası kendilerine özel tarhlarda özgürce boy atardı. Çok zevkli bir uzmanın elinden çıktığı belli olan bu bahçe düzenlemesinde arka bahçedeki bir bölüm de sebze ekimine ayrılmıştı. Annem Kadıköy’ün meşhur Salı Pazarından aldığı domates biber fidelerini oraya dikerdi. Fasulye gibi domates fidelerinin de sırıklanması gerekirdi. Annemin ektiği domatesler sarılıcı ve tırmanıcı sülalesindendi. O yüzden de adı sırık domatesti. Bizim bahçede yoktuysa da farklı domatesler de vardı manavda. 

Çoban salatası için domates koparmaya ben gitmişsem, en güzelini bulmalıydım, yoksa gene "Ham olanı ya da çürük olanı yolmuşsun" fırçası yerdim. Ne yapayım ki sırık domateslerin bir tanesi salataya yetecek kadar kocaman olduğu için bir yanı olgun olsa diğer yanı ham olurdu çünkü hepsi yamru yumruydu. Genellikle büyüklü küçüklü 3 yumrulu olurdu ve o yumrulardan birinde de hep bir çürük olurdu. Domates kesilirken siyah bir halka şeklindeki o çürük kısım çöpe atılırdı. Çürüklerin içine giren börtü böceğin hapsedildiği birer apse olduğunu çok sonradan anladım. Domatesi kopardığımda sapının altındaki üçlü yapraktan yayılan kokunun ne kadar değerli olduğunu da çok sonra anladım. O zamanlar sadece suratımı ekşitirdim kokunun keskinliği yüzünden. Ne kadar çocukmuşum.  

Sonra büyüdüm, darbe ve Özal devrine sıra geldi. Sınırlar açıldı. Demir perde yasakları kalktı diye sevindik. Her şey serbestçe girebiliyordu ülkemize. Karşılığında nelerin serbestçe hayatımızdan çıkıp gittiğini anlamadık bile. Marketler açıldığında artık her şey bir arada, alışveriş için kapı kapı dolanmayacağız diye sevindik. O marketlerin birinde ilk kez organik sebze-meyve bölümünü gördüğümde gülmüştüm: "Bunlar organikse bizim yediklerimiz ne oluyor, sentetik mi" diye. Yediğimiz her şey zaten organikti. Tohum bilincim falan yoktu, domatesin tarihine tanıklık ettiğimi nereden bilecektim.  

“Bak gördüm yaptığını manav efendi, kese kağıdının dibine çürüğü koydun” diye başlayan kavgalar bitti. Çünkü manav gibi çürük domates de tarihe karıştı. Eğri büğrü de olmuyordu artık hepsi tornadan çıkma gibiydi. Üstelik artık hepsi tek yumruydu. Sonra yassılığı da kayboldu. Sonunda yumurta gibi sivri domatesler döküldü ortalığa; bol etli, incecik kabuklu. Eskiden domatesin içindeki çekirdek bölümün etrafında jel kıvamında bir bölüm olurdu. Domatesin kabuk altındaki etli kısmı da pek kalın değildi. O yüzden domatesin ortasında kocaman boşluklar olurdu, çekirdekli gevşek kısmı kolayca kopar, suyu akar ve ortada nerdeyse domates kalmazdı. Ama o su var ya o su, her akşam salatadan kalan suyu kim kafaya dikecek diye kardeşlerimle kapışma nedenimizdi. Bu yeni türedi yumurta şekilli domateslerin içiyse tıka basa doluydu. Suyu da azdı, çekirdeği de, çekirdeği bir arada tutan jelimsi kısmı da. Eski domateslerin güneş gören tarafı kızarır, diğer tarafı yeşil kalırdı. Eski domateslerin her yanı ayrı telden çalardı yani. Oysa çürüğü çarığı olmayan lop yumurta gibi dopdolu olan domateslerin her bir yerleri aynıydı, onlar doğanın çeşitliliğine karşı geliştirilmiş tek tip teknoloji harikalarıydı.  

1950’lerde Amerika’nın Maryland eyaletinde geliştirilmiş, bize anca 1980’lerde erişmiş olan bu domatesin GDO’lu olduğunu nereden bilecektik ki biz. GDO: Genetiği Değiştirilmiş Gıda. İçine böcek girmesini engellemek için patatesin ürettiği zehri yaratan gen parçaçığını (DNA) almış, domatesinkine eklemişlerdi. Bu sayede börtü böceğin saldırına uğramadığı için çürümüyordu. Rengi ve biçimi için gereken DNA parçalarını da, daha kalın etli ve daha az çekirdekli olsun diye gereken DNA parçalarını da erikten alıp ekledikleri gibi. Domatesi yaratan bütün gen dizilimi (DNA) yeniden yazılmıştı böylece. İnsan tanrılaşmıştı; yeniden yaratıyordu sebzeleri meyveleri. Yaratımın en gizli özünü yani DNA dizilimini keşfetmiş, bir bir değiştirmeye başlamıştı canının istediği gibi. GDO bu demekti. 1980’lerde bu ürünler önce tarlamıza sonra da midemize erişmişti ama biz öğrenmiş değildik henüz.  

Özal’ın açtığı kapı teknoloji devlerinin ülkemize doluşmasına izin vermişti. Sadece arabalar, buzdolapları değildi sınırdan rahatça giren. Sadece televizyon dizileri, savaş oyunları, silahlar da değildi sayesinde elini kolunu sallayarak yurda doluşan. Asıl silah, yerli tohumların yerine adım adım GDO’lu tohumların geçmesiydi. Güle oynaya kabullendiğimiz değişim buydu. Artık sadece "patatisimiz" "domatisimiz" değil, buğdayından mısırına dek her şeyimiz değişmişti. Bu yeni tohumları bizim ülkemize yerleştirenlerin ülkesine dişlemekte olduğun bir elmayla bile giremezken hem de… 
 

"Yeni" domates

 

Bu gidişe direnmek mümkün değil. Sen kendi tohumunu saklayıp eksen de yan tarladan uçuşanlarla tozlaşıp senin tohumun da bozuluyor. Sonraki "Özalımsı" soyun iktidarında kendi tohumunu yetiştirmen de yasaklandı zaten. Yasaklar bir güzel de yasallaştı, gözümüz aydın. Yasaklandı çünkü seninki de onunkiyle döllenip yeni geleni bozabilir. Senin çürük çarık (!) tohumunun geliştirilen o tertemiz (!) GDO’ları bozmasına izin vereceklerini mi sandıydın?  

Hâlâ umudunu yitirmeden özveriyle çabalayanlara bakıp bakıp şaşırıyorum. Kendi tohumumu ekeceğim diye direnenin, dönen tekere çomak sokmasına izin verirler mi dersiniz? Yerli tohumla ekim yapacak çiftlikler kurmaya kalkan bir kadın profesörü polis gücüyle yere yatırıp, onun toprağa yapıştırılmış kafasının yanı başından kendi sürdüğü traktörle geçerek yerel tohum ürünlerini bizzat tahrip eden bir erkek rektörün ülkesiyiz artık.  

10 sene kadar önceydi ki ömrümde ilk kez Midilli adasına geçtim. Yunanlıların Mitillini dediği adaya dilimiz dönmediğinden mi yoksa bizim saydığımızdan mı Midilli diyoruz bilmiyorum. Avvalık’tan motora binince 45 dakika sonra ayak basabildiğin topraklarımıza en yakın ada. Yunan adalarının çoğunda turizmin getirdiği zenginlik yok bu adada, turizm olmasına rağmen. Hatta bayağı yoksullar. Türkiye’ye çok yakın, Türklerin de ne zaman ne yapacağı belli olmaz, bakarsın işgal ediverirler diye Yunan’ın hiç yatırım yapmayıp, kendi haline terk ettiği bir ada Mitillini. Minicik köylerinin tertemiz plajları olan nefis bir ada. İşte o adada yedim 30-40 sene sonra yeniden o mis kokulu, eğri büğrü sırık domatesleri, hem de kıpkırmızı değil pespembesini. Tıpkı çocukluğumda annemin bahçesinden kopardığım gibi, dalından kopararak hem de. Nasıl da unutmuşum domatesin gerçek tadını. Anahtar kelime sakın “ada” olmasın? Hani meşhur romandaki gibi uygarlıktan uzak kaldığı için tadını kaybetmemiş bir adaya mı sığınsak acaba?  

Ülkemiz doğu ile batı arasında köprüdür, o yüzden herkesin gözü üzerimizde diye öğrenip durduk, okullarımızda. Köprüysen üzerinden geçen de bol oluyor elbette. Bizde AKP’den çok önce MSP tohumlamasıyla başladı dindar iktidarlar. Hızla yükseldiler, önlerine açılıveren asfalt yollardan. Onlar yükseldikçe azaldı tarım ve hayvancılığımız. Dinci iktidarlarca verildi beslenmemize ait bütün ayrıcalıklar dünyanın açgözlü baronlarına. Okullarımızda din ve kültür dersleri vardı eskiden. Ancak dinler değil sadece sünni Müslümanlık o da azıcık öğretildi o derslerde. Kültür ise hiç öğretilmedi. Kültürün ne olduğunu öğrenmediğimiz için de bu coğrafyanın dünyanın en eski kültürlerinin beşiği olduğunu da öğrenmedik. O en eski kültürlerin yeşerttiği ve günümüze kadar sapasağlam taşıdığı en eski, en zengin tarım kültürünü de öğrenmedik ve öğrenmediğimiz için de bilemedik kıymetini. O nedenle varsa yoksa köprüyüz biz, gelen geçti üzerimizden. 

Mehmetler canları pahasına sınırlarımızı beklerken, ellini kollunu sallayarak girdi çıktı tohumlarımızı çalanlar. Bir karış vatan toprağımızı vermeyiz diye birileri minberlerde kılıç sallarken, biz kendi tarlamızda kuyu kazıp bahçemizi sulayamıyoruz artık. Çünkü o eli çakma oklu, oyuncak kılıçlılar çoktan sattı daha toprağın üstüne bile çıkmamış suyumuzu. Deremize nehrimize rahmet okuyoruz artık. Yakılan ormanlarımıza okuduğumuz rahmetle birlikte. Gökten yağan rahmetin de azaldığını bilmeyen gözlerimiz göremiyor bir türlü. Geri kalmışlığın(!) ölçüsünün domates kokusu olduğunu böyle anladım ben. 

Kendi arpamız buğdayımız mısırımızın, kendi tavuğumuz etimiz sütümüzün, kendi zeytinyağımız domatesimizin tadını artık böyle masal gibi dinleyeceğiz. O da benim gibi ağzı fermuarsızlar eskinin gerçekten organik günlerini hatırlar da anlatırsa. Geçmişimizi bile unutturdular çünkü. Artık onların anlattığı hiç olmamış bir geçmişi kendi geçmişimiz sanıyoruz. Anlatılan masallara kimsenin inandığı yok zaten, diye düşünmeyin. Anlattığım türden bir domates bulup bugünün çocuğuna gösterebilseydiniz anlardınız ne demek istediğimi. Bal gibi de unutturulabiliyor işte.   

Bakkal ve manavda kesekağıdı ve file doldurma günleri gibi bağ bahçe işi de bitti gitti. Artık köylülük de bitti, tarım ve hayvancılıkla birlikte. Biz hayat çok pahalandı derken atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti. Saklamadan gizlemeden, açık açık söyleyerek hem de. Ayasofya’da namaz kılmayı marifet sanıp, gavurun ibadethanesini işgal ettik diye cihat çığlıkları atarken, kendi bahçemiz, tarlamız, ağılımız ahırımız çoktan zapt edildi, haberimiz yok.   

Müstahakkımızı bulduk. 

Oylaya oynaya…