Doğa ve insanın içindeki kirlilik

Doğa ve insanın içindeki kirlilik

11 Ağustos 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Çevre, bir insanı ya da genel olarak canlıyı her yönüyle kuşatan ekonomik, kültürel ve doğal değerlerin hepsidir.  

Dünyayı etkileyen sorunların başında çevre sorunları gelmektedir. Bu sorunlar özellikle sanayi devrimiyle başlamış, ironik olsa da, teknolojinin ve bilimsel bilginin her alana hükmetmesiyle dünya çapında çevre sorunları ortaya çıkmıştır. Çevre, nasıl ki insan faaliyetleri ve canlı varlıklar üzerinde, hemen ya da uzunca bir süre içinde dolaylı ya da dolaysız bir etkide bulunabiliyorsa insan da çevre üzerinde çeşitli olumsuz etkilerde bulunabilmektedir. 

Doğa ile olan ilişkisi insan istese de istemese de onun varlık koşulları arasındaki en öncelikli ilişkisidir. Doğa ile olan ilişkisinin en öncelikli sebebi insanın ontolojik (varlık) bütün doğaya bağımlı olması, onun dışında hayatını devam edebilecek bir güce sahip bulunmamasıdır. Çünkü insan ve diğer canlılar doğaya muhtaç olan varlıklardır. 

İnsan doğa içinde yaşayan ve onu değiştirebilme gücüne sahip tek canlıdır. İnsanın doğa üzerinde kurduğu egemenliğin yeryüzünde yarattığı etki giderek daha büyük yıkıcı değişimlere sebep oluyor. İnsan nüfusundaki artışın ve üretim biçimlerindeki acımasız değişimin toprak, hava, su, iklim ve canlı yaşam koşullarına etkisi çok büyük. İnsanın doğa üzerindeki çoğu olumsuz etkisi ya da insanın kapitale sahip olma hırsıyla sürdürdüğü enerji, ulaşım, turizm sanayi, tarım politikaları, kimyasallar atıklar, ormanların tahrip edilmesi, bilinçsiz balıkçılık ve avlanma doğayı bu hale getirdi. İnsandaki sahip olma duygusu hem kendisine hem de doğaya zarar verdi. İnsan olmayan canlılarla bağını görmezden gelerek, egemen olma arzusuyla doğaya yönelen insanın hakikat arayışı, karşı karşıya olduğumuz ekolojik problemlerin ortaya çıkmasında önemli rol oynamakta. Kendini merkeze yerleştirerek doğayı, diğer canlıları dışladı. İnsan rahatı, maddi rahatlığı uğruna kendi tüketim çılgınlığında boğulurken, diğer canlıların yaşamını yok etti.

Toplumlar ilkel toplumdan tarım toplumuna, tarım toplumundan sanayi toplumuna, günümüzde ise sanayi toplumundan bilgi, dijital, post modern topluma geçiş şeklinde farklı gelişme aşamaları geçirmişlerdir. İnsanoğlu bu geçişleri yaşarken gelişmelerden dolayı kendisi ve çevresi üzerinde olumlu-olumsuz etkilerde bulunmuştur. 

Yaşanan sanayi devrimi sosyal ve ekonomik alanda önemli sonuçlara yol açtı. Endüstrileşme, insan açısından olumlu gelişmeler sağlamakla birlikte hem insan için hem de doğa ve doğadaki canlılar için birçok felaketi beraberinde getirdi. Doğanın, doğal ortamın korunması gerekir. Bunu yapmalıyız, yoksa korunacak bir şey kalmadığında sanayi, teknolojik araç ve gereçlerin de bir anlamı kalmayacak.

Günümüz toplumunda şehirleşme ve endüstri faaliyetlerinden dolayı, çevresel etik değerlerin korunması her geçen gün daha da içinden çıkılmaz bir hal almakta. Enformasyon, bilgi, teknoloji çağı dediğimiz bu dönem insanlara telefonlar, arabalar, bilgisayarlar, sanayide kullanılan makineler, sağlık, ulaşım, haberleşme gibi pek çok alanda olanaklar sunmakla birlikte, doğa için pek çok olumsuzluğu da beraberinde getirmekte. Özellikle teknoloji alanında sağlanan gelişmelerin, insana sağladığı yararın yanında bedeli daha ağır olan küresel ısınma hava, su kaynakları, gürültü ve toprak kirliliğine hatta daha da ileriye giderek ozon tabakasının delinmesine kadar gitmiştir. 

Her ne kadar da devletler, çevreci kesimler doğayı ve canlıları korumak için çeşitli faaliyetlerde bulunmaya çalışsa da bu çalışmalar yetersiz kalmakta. Çevrenin korunması konusunda aklınıza gelebilecek her siyasi ,ekonomik sistemin, hemen her ideolojinin ortak bir paydası düşüncesi doğanın korunması gerektiği fikridir. Bütün ideolojiler liberalizm, dini görüşler, muhafazakârlık, sosyalizm, anarşizm, faşizm ve feminizm gibi fikir akımları kendilerine göre reçeteler sunmuşlar. Bu ideolojiler içinde benim en çok fikirlerini desteklediğim ekolojizmdir. Çünkü ekolojizm doğanın bütünsel olarak ve doğa merkezli bakış açısıyla ahlak tartışmalarından, teknolojiye kadar çok geniş çevrenin korunması ile ilgili görüşleri ileri süren zengin bir felsefi düşünce sistemidir. 

Sözüm ona çevrecilik, çevrenin korunması konusunda mevcut üretim sistemi içerisinde belirlenmiş ilkelere uyan ve bu konudaki çalışmalara destek veren düşünce biçimidir. Çevrecilik, insan merkezciliğine (antroposantrizm) karşı ne kadar çevre merkezciliğini koysa da yetersiz bir çaba olmaktan öteye gidememektedir. Doğa insanoğlunun bir oyuncağı değildir. Ekolojik düşünce doğa, insan ve canlı türleri için eşitlikçidir. İnsanlar ve diğer canlılar arasındaki ayrımcılığı reddeden ekolojik düşünce, canlıların eşitliğini kabul eder. Benim dünya görüşüme göre mükemmel, evrensel düzeyde kabul görmesi gereken bir fikir. 

Günümüzde modern anlamda çevreci ideolojiler, kuramlar, politikalar ve bir ideolojik kimlik olarak ekolojizm İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkmıştır. Kim, hangi siyasi görüşte olursa olsun diğer canlılarla bir arada kullandığımız doğayı korumak için evrensel düzeyde çabalar sarf etmeli. Artık insanlar, neyin doğru, neyin önemli, neyin gerçek, neyin öncelikli, neyin kutsal ve doğa için iyi olduğuna karar vermesinde belirleyici olan dini ve siyasi ideolojileri bir yana bırakıp rasyonel, kabul edilebilir çevre politikaları, üretmelidir. 

Felsefi düşünce sistemi açısından baktığımız insan doğa ilişkisi ilk çağlardan beri süregelen bir ilişki olarak filozofların da ilgisini çekmiş. İlk çağ filozofları doğayı anlama, kavrama, benimseme çabaları içine girmiş ama onların görüşlerinin temelini, doğaya egemen olma değil, doğa sevgisi oluşturmuş. Birçok filozof doğayla arasına mesafe koymamış, tersine doğayla bütünleşmeyi, var olmayı seçmiştir. Her türlü menfaatten uzak tutulan doğa anlayışı, Francis Bacon’ın ve Rene Descartes’in görüşleriyle değişmeye başlamıştır. 

Böylece, insanın doğayla olan duygusal bağın önemini yitirmiştir. Bunun sonucu olarak da, insanı ve ihtiyaçlarını merkeze alan yeni anlayış ortaya çıkmıştır. Çevreyi merkeze almayan bu görüş sonucunda mesele içinden çıkılmaz bir soruna dönüşmüştür. 

Yaşadığımız çevre felaketleri ,ormanların tahrip edilmesi, dere ve su yataklarının yerleşim alanı haline getirilmesi, tarım ilaçlarının kullanılması, sanayi atıklarının havayı, suyu ve toprağı kirletmesi, plansız ve düzensiz yapılaşma, hızlı nüfus artışı, çarpık kentleşme, yer altı ve yer üstü kaynaklarının sınırsız kullanılması, hepsi bizim eserimizdir. 

İnsanoğlu bununla yetinemediği için bu sorunlara bağlı olarak; iklim değişiklikleri, hastalıklar, kuraklık, sel baskınları, gelir dağılımında ve yaşam standardında adaletsizlik, bazı türlerin kaybolması, yiyecek ve su sıkıntısı, kültür yozlaşması, davranış bozuklukları gibi birçok fiziksel, psikolojik ve toplumsal olumsuzluklar ortaya çıkmıştır. 

Ne kadar da güzel ifade etmiş dünyanın en mazlum halklarından olan Kızılderililerin Şef Seattle (1786-1866) : 

"Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun ihtirası, toprakları çölleştirecek ve dünyayı yiyip bitirecektir.” 

“Biz Kızılderililer beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur, bir çiçeğin açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulamaz." 

"Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak."