'Devletlilik' kavramı üzerine

'Devletlilik' kavramı üzerine

13 Temmuz 2021 Salı  |   MG Özel

Hazal Yalın

Medya Günlüğü, bana yeni yayınlanan kitabımla ilgili (Rusya: Çöküş, Yükseliş ve Dinamikler) dokuz soru yöneltti. Bu sorulara cevap vermek için masaya oturduğumda gördüm ki, sorular neredeyse kitap kadar önemli ve az çok doyurucu cevaplar verebilmek için uzun uzadıya yazmak gerek. Zira bunlar, tarih tartışmalarından başka sosyalizm teorisini de doğrudan ilgilendiriyor. Ancak sorular arasında biri var ki, tarihi ve ideolojik yanları çok önemli olmakla birlikte, güncel siyasetteki etkisi bakımından özel olarak incelemeyi hak ediyor. Bu nedenle, şimdilik bu soruyu etraflıca ele almakla yetinmeyi ve diğer soruları da daha kapsamlı değerlendirmeyi tercih edeceğim.

Söz konusu soru şu:

“Kitabınızda sık sık ‘devletlilik’ kavramına değiniyorsunuz. Bu konu neden önemli?"

Cevabı, her şeyde olduğu gibi, esas itibarıyla tarihte yatıyor.

Bolşevik Partisi’nin (bu sırada tam adı: Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi (bolşevik)) üye sayısı 1917 mart ayında 24 binden ekim ayında, yani devrimin arifesinde 350 bine fırladı. Aynı zaman aralığında Menşeviklerin üye sayısı 15 binden 193 bine, sosyalist devrimcilerin (“eser”) üye sayısı ise 500 binden 700 bine çıkmıştı. Bir başka deyişle, “eserlerin” üye sayısı 1,4, Menşeviklerin yaklaşık 13, şubat devrimi sırasında en küçük partilerden biri olan Bolşeviklerin ise ise 15 kat artmıştı.  
Bolşevik Partisi’nde kadınların oranı da yüzde 18’i buluyordu; yani bütün diğer partilerden daha fazlaydı. Bunların yüzde 45,7’si işçi sınıfındandı.

Parti üyelerinin sınıf kökeniyle ilgili genel istatistikler yok; ancak 1907-1921 arasındaki kongrelere katılan delegelerin nitelikleri esas alınırsa, bunların üçte biri aydın kesimden, üçte biri de işçi sınıfındandı.

Bunlardan hiç değilse ikisine nispeten ayrıntılı bakmaya değer.

Ağustos 1917’de VI. Kongre’de toplam 264 delegenin 171’iyle anket yapıldı. Bunların 55’i üniversite mezunu veya öğrencisi, 39’u ortaöğrenim mezunu, 60’ı ilkokul mezunu, 11’i evde, 3’ü hapishanede öğrenim almış, 3’ü de kendini eğitmiş kimselerdi. Meslek bileşimi ise şöyleydi: işçi-70, büro çalışanı ve diğer memurlar-22, edebiyatçı-20, öğretim görevlisi-12, tıp görevlisi-7, hukukçu-6, istatistikçi-4, teknisyen-2, subay ve astsubay-3, asker-2, mesleği belirsiz-23.

Mart 1919’daki VIII. Kongre’de ise toplam 403 delegeden 305’i anketleri doldurdu. Bunların 73’ü üniversite mezunu veya öğrencisi, 76’sı ortaöğrenim mezunu,  113’ü ilkokul mezunu, 24’ü evde, 4’ü hapishanede öğrenim almış, 15’i de kendini eğitmişti. Meslek bileşimi bu defa şöyleydi: profesyonel parti kadrosu-27, işçi-108, zanaatçı-14, büro çalışanı, muhasebeci, memur vb.-29, edebiyatçı-6, öğretim görevlisi-19, doktor-8, hukukçu-8, istatistikçi-5, teknisyen-16, tarım işçisi-6, subay-1, asker-7, mesleği belirsiz-51.

Bunu şu nedenlerden dolayı hatırlatıyorum: Birincisi, Bolşevik Partisi (Kurucu Meclis seçimlerinin de gösterdiği gibi) Ekim Devriminin arifesinde, iktidarın doğrudan alternatifi haline gelmişti; dolayısıyla devrim, sadece tarihi bir eylem olarak değil, güncel siyasi ortamın dolaysız bir sonucu olarak da bütünüyle meşruydu. İkincisi, bununla birlikte, parti kadrolarında aşırı bir şişme vardı; üyelerinin yüzde 90’dan fazlası ideolojik olarak bilgisiz, örgütsel olarak tecrübesiz, dolayısıyla siyasi olarak güvenilmezdi. Üçüncüsü, bu kadroların da çok büyük bir bölümü öğrenim görmemişti; sadece yüzde 25-30 kadarı üniversite mezunu veya öğrencisi, yüzde 45-50 kadarı en çok ilkokul mezunuydu. Dördüncüsü, delegelerin üçte birinden fazlasını (dolayısıyla, kabul edilebilir ki, üyelerin muhtemelen yarısını) işçiler oluşturuyorlardı. Beşincisi, kadınların oranının yüksekliği partinin ilerici rolünün altını çiziyordu; ancak onların da büyük bölümünün düzgün öğrenim görmemiş olmalarından başka, ataerkil bir topluma kadın yöneticileri kabul ettirmek başlı başına ayrı bir güçlüktü.

Buraya kadar anlattıklarım, somut durum. Şöyle de ifade etmek mümkündür: Yeni iktidarın kurumsallaşmasından iç savaşın yürütülmesine, savaş komünizminden NEP’e ve sonrasına kadar bütün her şey, bu kadro yapısıyla gerçekleştirilmek zorundaydı.

Bu, benim bildiğim kadarıyla, tarihin daha önce görmediği muazzam bir iştir.

Bir de meselenin teorik tarafı var.

Lenin’in devlet teorisiyle ilgili hemen bütün temel metinleri, en başta da “Devlet ve Devrim”, devrim öncesi döneme aittir. Devlete dair görüşlerindeki değişiklik, ona has Leninist diyalektiği yansıtır; ünlü deyişiyle çubuğu her iki tarafa da büker; devrim öncesinde, proletaryanın sömürülmesine hizmet eden burjuva devletinin mutlak tasfiyesine dair vurguların yerini devrim sonrasında iç ve dış kapitalistlerin iktidarıyla mücadelenin aracı olarak bir sosyalist devlet tasavvuru alır. Devrim arifesinde devletin sönümlenmesinden söz eden Lenin, şimdi devletin zorunluluğunu öne çıkartır: “Biz bu makineyi kapitalistlerden kopardık, onu kendimize aldık. … Her tür sömürüyü bu makineyle yahut sopayla bozguna uğratacağız ve … ancak buna bir zaruret kalmadığında bu makineyi hurdaya çıkartacağız.”

Marksist metinlere âşina okur, burada, devletin yıkılması yerine alınmasının altının çizildiğini fark etmiş olmalı.

Stalin bunu daha da ileri götürür. 1939’da, devleti hâlâ sönmekte olan bir araç olarak anar ama bu sönümlenişi dünya devriminin kaderine bağlı olarak belirsiz bir geleceğe erteler: “Eğer sosyalizmin bütün ülkelerde ya da ülkelerin çoğunluğunda zafer kazandığı, kapitalist bir çevrelenme yerine sosyalist bir çevrelenmenin mevcut olduğu kabul edilirse, artık dışarıdan bir saldırı tehdidi yoktur, orduyu ve devleti güçlendirme gereği yoktur.” 

Demek ki, çok temel bir şeyle karşı karşıyayız: Devlet iktidarına el konulmuş, ancak bu iktidarı yürütebilecek kadrolar mevcut değildir; oysa bu iktidarın yürütülmesi, şimdi her şeyden çok önem kazanmıştır, zira iç ve dış kapitalistlerin iktidarını alaşağı etmenin aracı, bu devlettir. Bu teorik temelin pratik karşılığı ise her dişlisiyle mükemmelleştirilmek istenen bir devlet cihazıdır -evet, özel bir devlet, bütünüyle başka türlü, demokratik bir devlet, ama neticede devlet.

Bu devleti demokratik olarak nitelediğimde, çoğu yerde dudak bükülerek karşılanacağının farkındayım. Bugün genellikle, Sovyet toplumunda seçimlerin yasaklanması şöyle dursun, seçimlerin en yaygın uygulandığı bir toplum olduğu unutuluyor. Gerçekten de, bu toplumda, adı üzerinde, Sovyetler vardı; bunlar hemen bütün yerel kararları kendileri alıyorlardı, hemen bütün yerel organlar seçimle tespit ediliyordu, hemen bütün yerel düzenlemeler tartışma ve oylamayla kararlaştırılıyordu. Siyasi çerçeve tepeden çizilerek geliyordu, bu doğru; ama aslında her yerde öyle olmaz mı? Kaldı ki, güçlü demokratik işleyiş, siyasi karar alıcılarla da kendine has bir etkileşim doğmasına yol açıyordu; karar alıcılar, siyasi çerçeveyi bu demokratik tabanın eğilimlerini gözeterek belirliyorlardı. Buna başka bir yazımda daha değinmiştim. İlk bakışta bu mükemmel bir işleyiş gibi görünür; oysa, o yazımda da, bizatihi bu demokrasinin kendini yozlaştırma tehlikesi taşıdığını belirtmiştim: “Sosyalist Rusya, son günlerine kadar, dünyanın en demokratik ülkelerinden biriydi, bütün yerel kararlar yerel organlarda geniş tartışmalarla alınıyordu. Ne var ki bizatihi bu durumun bürokratik işleyişi tahkim ettiği örneklere de sık rastlanır. İlgilenen okura, Moskova’da küçük bir otopark etrafında dönen tartışmaları alaycı ama son derece gerçekçi bir üslupla anlatan Ryazanov’un Garaj’ını izlemesini öğütleyeceğim.” Bu, benzeri ne o zamana kadar, ne de o günden bugüne neredeyse görülmemiş veya hiç değilse bu kapsamda görülmemiş, muazzam bir deneyimdir; Bolşevik Partisi, bir devlet yaratmakla kalmamış, bu devletin işleyişini hiç değilse yerel düzeyde kitlelerin eline vermiştir.

Bununla birlikte Sovyetler Birliği’nde (ve her ne kadar kendimi uzman saymasam da, belki Doğu Bloku ülkeleri hariç bütün sosyalist ülkelerde) devlet, bütünüyle fetişleştirildi. Yerel seviyede demokratik işleyiş, devleti kendi varlığının teminatı olarak görüyordu (oysa tersi olması beklenirdi); keza, kanun ve düzen bilincinin altı çiziliyordu.

Şimdi, elimizde şunlar var: Bolşevik Partisi’nin benzeri belki hiç görülmemiş muazzam örgütleme yeteneği ve (tabiri caizse) mükemmelliyetçiliği. Pek az sayıda kadronun çabasıyla muhkim olması beklenen bir devlet organizasyonunun ortaya çıkması. Bu maddi organizasyonun teorik çerçeveyle örtüştürülmesi. Bununla birlikte mutlaklaştırılması ve fetişleştirilmesi.

Devletlilik kavramı, devletin bu mutlaklaştırılması ve fetişleştirilmesiyle ilişkili. Nasıl ortaya çıktığını anlatmaya çalıştım; onun bugün ne olduğunu anlamaya çalışırken de yanlış ve doğru damgası vurmaktan kaçınmak, nesnelliği içinde kavramak gerekli.  
Bu, 1991’den veya 1999’dan sonra ortaya çıkmış bir kavram değil. Kavram, Sovyetler Birliği döneminde de kullanılıyordu.

Kastedilen devlette devamlılık değildi (her ne kadar bunun da izlerini bulmak mümkünse de); esas itibariyle devlet-oluşta devamlılıktı. Yani her şart altında bir devletin varlığı. Devlet, sınıf iktidarı, ama bununla birlikte aynı zamanda kanun ve düzen.

Bunu akılda tutalım.

Kitapta da yazdığım gibi, Rusya’da halk bilincinin en temel ideolojik unsurları sorulsa, bunlardan birinin “bardak” olduğunu söylerdim. “Bardak” Rusçada, kargaşa, düzensizlik demek. Halk bilinci Rusya’da hep “bardak” görür; bu yüzden Avrupa’ya, hatta zaman zaman Türkiye’ye bile çoğunlukla imrenerek bakar. Devletlilik, bu “bardak”ın antitezidir; kamu düzeni ve devlet disiplinidir. Kitaptaki ifadeyi alıntılamak isterim: “Buradaki temel önerme şudur: Kiev prensliğinden veya en azından Moskova çarlığından bu yana devlet-oluş bir devamlılık içindedir. Rusya’nın devletliliği, onun varlığının da biricik teminatıdır.” Bu yüzden, devletin disipline edilmesi, Rusya’da yönetici elitin en temel kaygılarından biridir. Üstelik sadece yönetici elitin değil. Devletlilik, Rusya’nın varlığıdır, hayatta kalışıdır, Rusya oluşudur.

Bunun korunması, Komünist Partisi’nin de önceliklerinden biridir. Mesela, Rusya Federasyonu Komünist Partisi lideri G. Zyuganov’un Putin’e Haziran 2021 tarihli açık mektubundaki şu ifadeler: 

“Düşünen ve manen sağlıklı insanlar, gerçek yurtseverler, ancak kendi geçmişine saygılı ve siyasi konjonktür uğruna bu geçmişin çamurda çiğnenmesine izin vermeyen bir ülkede yetiştirilebilir. Aksi takdirde, Rus ruhu, Sovyet devleti ve ölümsüz sosyal adalet ideali hedef alındığında, sadece, yarın, devletliliğimizin bütün dayanaklarını yıkmaya hazır Navalnıycıların [beşinci-H.Y.] koluna akacak aldatılmışların sayısı katlanır.” 

 

 

Buradaki “Rus ruhu”na dikkat edin. Bu, hâkim ideolojik söylemin bir unsurudur. Bununla birlikte bu unsur, bir egemen millet şovenizmi yaratmaya yönelik değildir. Bu, Sovyet milli marşındaki tarihi bir coğrafya olarak “Rus”u çağrıştırır. Keza bu, Stalin’in 9 Mayıs 1945’te zaferi duyurduğu radyo konuşmasında, “Slav halklarının varlığı ve bağımsızlığı için asırlardır süren mücadelesinin, Alman istilacılar ve Alman tiranlığı karşısında zaferle sonuçlandığını” vurgulamasını hatırlatır. Keza bu, gene Stalin’in, aynı yıl 24 Mayıs’ta Kremlin’deki büyük davette Rus halkının şerefine kadeh kaldırırken söylediği şu cümleleri çağrıştırır: “Kadehimi Sovyet halkımızın ve her şeyden önce de Rus halkının sağlığına kaldırmak isterim. Rus halkının sağlığına kaldırıyorum, çünkü o, Sovyetler Birliği bünyesine giren bütün uluslar arasında en seçkin olan ulustur. Kadehimi Rus halkının sağlığına kaldırıyorum, çünkü o, ülkemizin bütün halkları arasında Sovyetler Birliği’mizin yönetici gücü olarak bu unvanı bu savaşta ve daha önce hak etmişti.” Bununla birlikte, geçmişte olduğu gibi bugün de, Rusya’nın çokuluslu bir devlet olduğunun altı gayet kalın çizilir. Rusya sadece Ruslardan oluşmaz. Rusya vatandaşlarına Rus değil Rusyalı denir. Rusya’nın bütün devlet kurumları, Rus değil Rusya sıfatıyla anılır: Rusya dışişleri, Rusya başkanı, Rusya ordusu, Rusya milleti, vb.

Milli meselenin çözülmüş olması (ve bu çözümden ötürü Rusya Federasyonu yöneticileri Bolşevik Partisi’ne ne kadar minnettar olsalar azdır), bu kavrama, bütün halklar ve milliyetler tarafından kabul edilebilir bir anlam yükler.

Bunun üzerinde bu kadar durmama rağmen, gene de, Türkiye’deki kavranan biçimiyle bir “devlette devamlılık” olarak anlaşılacağını biliyorum. Bu yüzden, tekrar ve tekrar, kısmen örtüşmekle birlikte iki kavramın aslında birbirinden köklü şekilde farklı olduklarını vurgulamalıyım. Hayır; “efkâr-ı umumiyenin” gözünde öyle bile görülse “devlette devamlılık” söz konusu değildir. Hemen bütün kurumlarıyla başka bir devlet vardır. Ama bir-devlete-sahip-oluşta, yani yönetmenin sürekliliğinde, dahası yönetme biçiminde bir devamlılık vardır. Örneğin milli meseleye bakışta bir devamlılık vardır; Rus milliyetçilerini rahatsız etse bile, yönetici elit, milli meseleyi kaşımaz, Sovyet sistemini devam ettirir. Dahası, daha önce Medya Günlüğü’ndeki bir başka yazımda belirttiğim gibi, düpedüz Rus milliyetçiliği, devletliliğe karşı bir tehdit olarak görülür. (*) Keza, dış siyasette de bir devamlılık vardır; Rusya’nın dünyanın herhangi bir köşesine yönelik siyaseti, Sovyet dönemiyle neredeyse eksiksiz bir devamlılık içindedir. Dolayısıyla, Rusya’da yönetici elit, iç siyasette kimliğini ve çağdaş Rusya’nın dış siyasetinde egemenliğini tesis etmek için sadece güncel sembollerle yetinmez; tarihi bir referans da gösterir. Bu tarihi referans, özellikle kilise tarafından ve onun üzerinden görüldüğü gibi, çarlığı da kapsar; ne var ki bu, güncel gerçeklikle ilgisi olmayan, gerici-ideolojik bir eğilimden ibarettir. Devamlılığın esas nirengi noktası Sovyet devletidir.

Rusya’da devlet, herhangi bir başka burjuva devleti gibi, kendisini ideolojisiz olarak tanımlar. Bu devlette yurtsever söylem, sadece Rusları değil, bütün Rusyalıları etki alanına alabiliyor; ama bu gene de, Sovyetler Birliği’nin bütün dünyayı kapsayan ideolojik etkisinin çok gerisinde. Elitin ileride kendi programını ideolojik seviyede nasıl tahkim edeceğini bilmiyoruz. Ancak nasıl tahkim edemeyeceğini biliyoruz. Çokuluslu bir ülkede tek ulus milliyetçiliğinin tahkim edilmesinin yıkıcı sonuçları iyi bilinir. Bunu elit de çok iyi biliyor. Bu nedenle yurtseverlik, tıpkı Sovyetler Birliği döneminde, tıpkı Stalin’in Kremlin kabulündeki söylevinde olduğu gibi, Rus halkının birleştirici halka rolünü oynadığı çokuluslu bir ülkenin yurtseverliğidir.

Zyuganov’un sözlerinde gördüğümüz gibi, çeşitli renkleriyle Komünist Partisi de bu nitelik üzerinde duruyor. Ama bu sadece siyasi değil, aynı zamanda (demagojik olmanın çok ötesinde) köklü entelektüel bir eğilimdir. 

Birkaç hafta önce Andrey Fursov’un Yakın Doğu Haber için çevirdiğim ve yorumladığım bir yazısında, Kerenski’nin geçici hükümetinde görev almış olan Aleksandr Blok’un sözleri, birçok okurun dikkatini çekmiş olmalı. Blok, bu dönem için, Bolşevikliğin “dumada bir fraksiyon değil Rus ruhunun niteliği” olduğunu söylemişti. Ünlü şair, bu sırada geçici hükümet için eski bakanların ve yüksek mevkilerdeki memur ve askerlerin faaliyetlerini inceleyen Olağanüstü Soruşturma Komitesi’nde çalışıyordu; ancak Bolşeviklerin yükselişini de coşkuyla karşılamıştı. Ruslukla Bolşeviklik arasında kurulan bu ilk entelektüel ilişkiler, doğal ki daha sonra, benim yeni bir ulus inşası süreci olarak gördüğüm Sovyetleri de niteleyecekti. 

Bu, kuşkusuz doğru değil; Bolşeviklik, veya en genel anlamıyla Leninist komünizm, Rusya’ya özgü renkleri olsa bile sadece Rus değildi, sadece Rusyalı değildi, sadece Sovyet değildi; ama her şeyden önce enternasyonalist bir eylemdi. Milliyetçilikten böylesine uzak bir ideolojiye milli nitelik izafe edilmesi kuşkusuz kabul edilemez; ancak bu ideolojinin milli renklerden pek çok esintisi olduğu da aynı ölçüde doğrudur. Dahası, bir ideolojinin siyasi mücadelede araç haline getirilirken, temel nitelikleri bozulmasa bile, mücadelenin önderleri tarafından ve mücadelenin hedeflerine erişmek için milli bir haslet olarak kabul edilmesi de seyrek görülen bir şey değildir.

Ne var ki bu artık başka bir tartışma. Esas meseleye dönersek, şunu tekrar etmek gerek. Devletlilik kavramı doğası gereği, zayıf bir devletliliğin, 90’ların adeta ilan edilmemiş lokalize iç savaşlar ortamını tetikleyeceği fikrini ihtiva eder; bu nedenle güvenlik aygıtı, devletliliğin başlıca maddi unsurudur. Bu aygıt, kendi dışındaki siyasi ve sosyal gelişmelerden etkilenmeyecek kadar muhkim ve üstelik geniş olmalıdır. Bununla birlikte devlet-oluş, doğrudan doğruya sağlam bir rıza ilişkisini de gerektirir. Çünkü, birincisi, rıza eksikliği devletliliğin zayıflaması anlamına gelir. Devletin zayıflaması değil, zor aygıtının zayıflaması değil, devlet-oluşun zayıflaması; zira devlet-oluş, zaten bu fikrin kitleler tarafından dolaysız kabulünü gerektirir. İkincisi de güvenlik aygıtının genişliği, onun gettolaşmasının önünde engeldir. Bu da, güvenlik aygıtının sermaye ilişkilerinin dışında tutulmasını gerektirir. Rusya’da, Türkiye’de olduğu gibi bir OYAK yoktur. OYAK vb. ordunun doğrudan doğruya hâkim sınıf kompozisyonun bir unsuru haline gelmesi sonucunu doğururken Rusya’da ordu, en klasik anlamda (en klasik anlam, en ideal anlam demek değildir) milli ordu pozisyonunu korur.

(*) https://medyagunlugu.com/haber/rusyada-yonetici-elit-rus-milliyetcisi-mi-47439

Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan fazla çevirisi var. “1945. SSCB-Türkiye İlişkileri” ve "Rusya: Çöküş, Yükseliş ve Dinamikler”in yazarı. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kırmızı Kedi, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. Güncel makaleleri genellikle Yakın Doğu Haber’de (ydh.com.tr) yayınlanıyor. @Hazal_Yalin

Etiketler:  Hazal Yalın Rusya