Devletin bağımsız kurumları ve popülizm

Devletin bağımsız kurumları ve popülizm

6 Aralık 2021 Pazartesi  |   Köşe Yazıları

İsmail Boy

“Merkez bankası bağımsız olmalıdır” söylemi bazı siyasetçiler tarafından hoş karşılanmıyor, özellikle iktidara yakın olanlar “Halka hesap verecek olan siyasetçilerdir, Davul siyasetin boynunda, tokmak bağımsız kuruluşun elinde olamaz. O nedenle Merkez Bankası bağımsız olamaz …” diyor. Belki kendi mantığı içinde tutarlılığı olan bir söylem gibi duruyor. 
     
İktisat bir mantık bilimidir, duygusallığa yer yoktur, Ekonominin paydaşlarının rasyonel (akılcı) düşünebilen insanlardan oluşması gerekir. Aksi olursa yani duygusal karar alanların uygulamaları sonucunda meydana gelebilecek başarısızlıkların faturası sadece siyasetçilere çıkmaz, bunun en büyük bedelini yine halk öder.  
     
Ekonomik krizler; ister ulusal olsun, ister küresel olsun, iktidarların alacağı kararlar ile büyüklüğü/şiddeti artar veya azalır. Krizler büyüdükçe mutsuz olanların sayısı da artar. Her ne kadar bir şehir efsanesi olarak, “Kriz Çince iki türlü okunur: Tehlike ve fırsat diye, dolayısıyla krizi fırsata çevirmek sizin elinizdedir” diye bir söylem geliştirilmiş ancak ne hikmetse bu kriz fırsatından yararlananlar birkaç uyanık insan, tehlikeye maruz kalanlar ise kocaman bir halk yığını olmakta. 
      
Krizlerin mutsuz ettiği halk yığınları popülizmin yükseldiği yerlerde siyasetçiler için kaçırılmaz bir fırsattır. Muhalefette iseler iktidarı ele geçirmek için, iktidarda iseler varlıklarını sürdürebilmek için popülist söylemleri kullanmaktan kaçınmazlar. Bu söylemler dini inançlar üzerine olabilir, milliyetçilik duyguları üzerine olabilir, dış güçler ile iş birliği yapılıyor söylemleri olabilir vs. 
    
Popülizmin en büyük silahlarından biri büyük halk yığınlarının küçük bir elit (burjuva) grup tarafından sömürüldüğü veya önemsenmediği söylemidir. Bu elitler bir grup iş adamı olabileceği gibi bir grup devlet bürokrasisi de olabilir. 
    
Popülizmin sürdürülebilir olabilmesi için birbirine zıt iki kutup oluşması gerekir. Bunlardan biri çoğunluğun bulunduğu ve eğitim seviyesi nispeten düşük “saf halk” kitlesidir, diğeri de bu halkı şimdiye kadar hep küçümseyen, onu hiç önemsemeyen ve kendinden saymayan “seçkinler” takımıdır. Popülist politikacıların gündeminde sürekli olarak bu iki kutup arasında düşmanlık yaratacak söylemler vardır. Bu iki kutup birbirlerine ne kadar mesafeli ve soğuk olursa “saf halk” çoğunluğu bir arada toplanacak ve onların oyları başka yerlere dağılmayacaktır, düşüncesi hakimdir.     
    
Popülistler siyasetlerini sürdürebilmek için bu “saf halkı” peşinden sürükleyecek karizmatik bir lider bulurlar, bulunan bu liderin halktan biri olması mutlak değil ama önemlidir. Örneğin önceki ABD Başkanı Donald Trump halktan biri değildi ama karizması ile ABD halkının çoğunluğunu peşinden sürükleyebilen biriydi. Recep Tayyip Erdoğan bu açıdan çok önemli bir karakterdir, hem halkın içinden çıkmıştır ve hem de karizması ile milyonları peşinden sürükleyebilmektedir.  
   
Popülist politikalar, liberal demokrasilerin en önemli nimetlerinden biri olan “toplumu yönetmeye adayların halk tarafından seçilebilmesi” imkanından yararlanırlar, zaten demokrasilerin olmadığı toplumlarda, hür seçimler de olamayacağı için popülizmin bu tür toplumlarda yaşaması mümkün değildir.    
    
Halkı kullanarak seçim kazanan popülist partiler, iktidarı gelmelerindeki en büyük desteği veren “saf halk”ın hoşuna gidecek kararları almaya kendilerini mecbur hissederler.  
      
Ancak halkın hoşuna gidebilecek kararları almak her zaman rasyonel olmayabilir, yazının başında iktisadın “mantık bilimi” olduğunu belirtmiştim, Ekonomi idaresinde rasyonalizm vardır, halkın yararına olduğu düşünülen bazı kararlar halkta memnuniyet yaratabilir, ancak bu kararlar rasyonel değilse, acısı daha sonra fazlasıyla çıkar ve bunun bedelini yine bu çoğunluktaki “saf halk” öder. 
     
“Faiz denilen canavarın baskısı altında halkımın ezilmesine izin vermeyeceğim” diyerek faizleri indirip, insanların kolayca tüketim kredisi, konut kredisi, esnaf kredisine ulaşması veya başka amaçlar arzulanabilir, ancak ekonomide bir karar alınırken, o kararın ne getirip, ne götürdüğü, yani alternatif maliyetinin hesaplanması gerekir. Halk deyimi ile “Atılan taşın, ürkütülen kurbağaya” deyip değmeyeceğini önceden görmek gerekir aksi halde atılan taş insanları yaralamaktan başka bir işe yaramaz. 
     
Devletin bazı kurumlarındaki “Bağımsızlık” anlayışı biraz da bu amaçla vardır, siyasetin hangi saik ile olursa olsun alabileceği rasyonellikten uzak kararları ile halkın gelecekte zor durum kalmasına engel olabilmek. Merkez bankası da bu anlamda bağımsız hareket etmesi gereken kurumlardan biridir, Bünyesindeki deneyimli kadrolar ile ülke ekonomisine yön verecek kararları alır, bu kararlarda da siyasetin duygusallığından uzak kalmak, politikacıların kendilerine dayatacağı duygusallığa veya irrasyonelliğe kulak tıkaması gerekmektedir.  
    
Faizi düşürerek halka yardımcı olacağını zanneden düşünce diğer taraftan artan döviz kurları ile maliyet enflasyonu yaratarak halkın alım gücünü ciddi anlamda etkileyecek pahalılığa neden olabilmektedir. İşte faiz indirme kararında da Merkez bankasından beklenilen şey siyasetin etkisi ile alınacak duygusal kararların nelere mal olabileceğini önceden görüp, bağımsızlık zırhı ile bu karara karşı durmaktır. 
    
Siyasetçiler devletin bağımsız kurumlarından şikayetçi olabilirler, “Halka biz hesap veriyoruz” da diyebilirler, ancak unutulmasın ki onlar bu işin dümenindekiler kadar ekonomi bilgisine sahip olamazlar. Dolayısı ile bilgiye, tecrübeye, akla, mantığa ve rasyonelliğe saygı duyulması gerekir. 

İlgili yazı: https://medyagunlugu.com/haber/merkez-bankalari-neden-bu-kadar-onemli-50500
 

Etiketler:  Ekonomi