Devlerin 'hegemonya' kapışması

Devlerin 'hegemonya' kapışması

6 Mayıs 2021 Perşembe  |   Köşe Yazıları

Mustafa Kemal Eriç

Filipinler Dışişleri Bakanı Teodoro Locsın Pazartesi günü, lafını hiç sakınmadan şöyle bir tweet attı: “Çin, arkadaşım, şu balıkçı teknelerine şöyle, s…. gitsinler." Locsın, Çin’in artık sindirme amaçlı olduğu açıkça anlaşılan balıkçı teknesi filolarını Güney Çin Denizi’nde toplu olarak avlanmaya gönderme uygulamasından yakınıyordu. Pekin yönetiminin, nüfusu gibi her şeyinin büyük ölçekli olmasından yararlanarak hem kendi bölgesinde hem de uluslararası ilişkilerde kabadayı gibi davranmasının tipik bir örneği idi bu olay. 

Bu davranış biçimi yalnızca Filipinler gibi bölge ülkelerini değil, küresel hegemon ABD ile müttefiklerinin de kendilerini tehdit altında hissetmelerine neden oluyor. 

Londra’daki G7 ülkeleri dışişleri bakanları toplantısının başlıca gündem maddesinin Çin ile Rusya’nın "kurallara dayalı uluslararası düzen"e yönelttikleri tehdit olması bu yüzden doğal. 

Doğal da, "kurallara dayalı bir uluslararası düzen"den kasıt nedir? Bilindiği kadarıyla Berlin Duvarı yıkılıp Doğu Bloku dağıldıktan sonra Sovyetler Birliği de çökünce ortaya çıkan “tek kutuplu” uluslararası düzen yeni kurallar getirmedi, olan ABD\Batı’nın kurallarının eski Sovyet Blokuna dayatılmasıydı.

Çin’in kapitalist sistemin rekabetçi uygulamalarını bu çöküşten önce kendi sosyalist düzenine uyarlama çabasına girişmiş olması Batı açısından “zaman içinde orada da tek parti sistemi çökecek” umudu ve rehaveti yaratmıştı. 

Ama aradan geçen 30 yıldan sonra karşımızdaki tablo hiç de kapitalist/emperyalist sistemin göreceğini umduğu tablo değil. Rusya, eski Sovyetler Birliği topraklarında yani Avrasya’da eski nüfuz alanını biraz daralmış olsa da yeniden kurmuş, Çin ise dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna erişmiş ve iki ülke arasında, enerji ham maddesi ağırlıklı ticaretten askeri teknolojiye, hasmane bilgisayar yazılımı üretiminden uluslararası finans piyasalarını etkilemeye kadar geniş bir alana yayılan bir iş birliği var. 

Bu durumda, öncelikle Çin ve sonra Rusya, uluslararası düzene yeni kurallar getirilmesini isteme hakkına sahipler mi? 

ABD’nin Rusya ve Çin’le, özellikle de ikisi arasındaki iş birliği güçlendikçe, tek başına dalaşması olanaksız. Başkan Joe Biden, Beyaz Saray’a adımını attığı ilk günden beri Donald Trump’ın küstürdüğü geleneksel müttefiklerini yeniden birlikte hareket etmeye ikna etmek için Batı’ya yönelik tehdit algısını giderek artan dozda pompalamaya çalışıyor.

Biden’ın Hindistan, Avustralya ve Japonya’yla birlikte "Quad" (Dörtlü) adıyla anılan bir fiili bölgesel ittifak oluşturmak için mart ayında düzenlediği tele-zirveden sonra Londra’da yapılan G7 Dışişleri Bakanları toplantısına Hindistan, Avustralya, Güney Kore, Japonya ve Güney Afrika dışişleri bakanlarının da davet edilmesi, Washington’ın mümkün olan en kısa zamanda, mümkün olan en geniş anti-Rus/Çin cephesini kurmak için ne denli telaşlı olduğunu gösteriyor. 

Bu gerilen ilişkiler sürecinde tarafların elindeki kozlar ve zaafların neler olduğuna bakalım: 

Çin: 1.4 milyar nüfus, yaklaşık 14 trilyon dolarlık gayri safi hasıla ve hızla güçlenen bir ordu. Ancak Çin’in gücü büyük ölçeği kadar siyasi irade kararlılığından da kaynaklanıyor. Başkan Xi Jingpin, Mao’dan bu yana ülkenin “hayat boyu” lideri olan ilk isim. Mao’nun Çin halkını sömürge olmaktan kurtararak tarihe geçmesinin ardından Xi de Tayvan sorununu  çözerek yani Tayvan’ı Çin’e katarak ülkenin bölünmüşlüğüne son veren lider olarak tarihe geçmeye kararlı. Son bir kaç aydır tüm dünya ülkelerinde elektronik cihaz ve hatta otomobil üretimini bile olumsuz etkileyen microçip darlığı, Tayvan’ın dünya ekonomisi açısından ne derecede önemli olduğunu ortaya koyuyor. Tayvan dünya microçip üretiminin yarıya yakınını tek başına sağlıyor. Tayvan’ın Pekin yönetiminin güdümüne girmesi, zaten bilgisayar teknolojisinde Batı’yı önemli ölçüde geri bırakmış olan Çin’in bu alanda küresel bir kontrol elde etmesi anlamına gelecek. ABD ve Batı buna izin verebilir mi ya da bunun gerçekleşmesini önleyebilir mi?

Çin’in dev ekonomik potansiyeli bu alanda çok önemli bir silah. Örnek mi? Avustralya Başbakanı geçen yıl, Trump’ın iddiasını destekleyip  koronavirüs salgınını bir "Çin virüsü" olarak niteleyince, Pekin bu ülkeden yaptığı kömür, et, şarap ithalatını kesti. Avustralya sadece şarap ithalatında yüzde 96 oranında bir kayıp gördü bugüne kadar. Öte yandan Biden’ın Pekin karşısında güçlü bir müttefik olarak görmek istediği Japonya, bugünden yarına Çin’le ekonomik ilişkilerini askıya alıp hasmane bir tutuma yönelecek bir durumda  değil: Çin’deki Japon yatırımlarının toplamı 130 milyar doları aşıyor ve 7,700’den fazla Japon şirketi halen Çin’de faaliyet gösteriyor. 

Rusya: Devlet Başkanı Vladimir Putin’in elindeki kozlar Çin liderinin elindekiler kadar güçlü olmayabilir. Ancak Putin, köklü Rus diplomasi geleneğinin becerilerini son derece başarılı bir biçimde kullanarak Orta Doğu’dan Afrika’ya, Güney Asya’dan Kafkasya’ya ve Avrupa’ya kadar  geniş bir alandaki siyasi gelişmeleri etkileyebiliyor. Her ne kadar ölçek olarak büyük değilse de, Rusya elindeki ekonomik silahları da etkili bir biçimde kullanmaya özen gösteriyor. Örneğin 2021 yılının ilk çeyreğinde Rusya’nın toplam dış ticaretinde ABD dolarıyla yapılan işlemlerin payı, ülke tarihinde ilk kez yüzde 50’nin altına düştü. 

Çin’in de rezervlerindeki ABD Hazine bonolarını bir süredir eritmekte olduğu ve yaklaşık 40 ülkeyle dış ticaretini yuan üzerinden yapmakta olduğu dikkate alınırsa, iki ülkenin ABD dolarına karşı izledikleri ortak stratejinin Washington’ın küresel ekonomi üzerindeki kontrolünü nasıl zayıflatacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. 

Görüldüğü gibi, bloklar arası çatışmanın cephesi oldukça geniş. 20. yüzyılın soğuk savaşındaki ideoloji, askeri teknoloji ve uzay yarısı 21. yüzyılda ekonomi ve dijital teknolojinin de eklenmesiyle şimdi daha da büyük boyut kazanmış bulunuyor. 

Yeni "soğuk savaş"ta Batı’nın elindeki kozlar ise 20. yüzyıldaki "soğuk savaş"ta kullandığı kozlara göre fazla değişmemiş hatta bunlardan bazılarının (dolar hegemonyası gibi) zayıflamış olduğunu belirtmek mümkün. Amerikan derin devletinin akıl hocaları bu durumda şunu öneriyor: (Foreign Affairs dergisindeki bir makaleden)

"Çin’de Xi’nin iktidarı parti tabanlı, kolay kolay sarsılamaz ancak Rusya’da Putin’in yönetimi “tek adam” diktatörlüğü. Bu durumda, Putin’in yakın çevresi ister rüşvetle, ister başka türlü çıkarlar sağlanarak Rusya Devlet Başkanı'nın altını oymaya ikna edilebilir ve Çin ile Rusya arasındaki küçük fikir ayrılıkları abartılarak büyük diplomatik sorunlara dönüştürülebilirse, iki ülke arasındaki ittifakın kalıcı ve güçlü olması engellenebilir. Yani 20. yüzyılın 'soğuk savaş'ındaki ABD güdümlü uluslararası düzen devam edebilir."

Bu durumda, soruyu yinelersek: Çin ve Rusya, uluslararası düzene yeni kurallar getirilmesini isteme hakkına sahipler mi?

Batı’nın en kıdemli diplomatı ve kurt siyasetçi Henry Kissinger’in bu soruya verdiği yanıt olumlu.

Geçen hafta, The Economist dergisinin internet yayınında yer verilen bir söyleşide Kissinger, Batı ile rakipleri olan Çin ve Rusya’nın karşılıklı oturup konuşarak yeni bir “modus vivendi” (yaşam biçimi) üzerinde uzlaşmalarını gerekli gördüğünü söyledi.

Joe Biden, "Quad" tele-zirvesini toplayıp yeni "soğuk savaş"ın başlama vuruşunu yapmadan önce Kissinger’a danışsaydı iyi olmaz mıydı diye sorası geliyor insanın. 

Etiketler:  Diplomasi