'Chevrim' içi telif hakları

'Chevrim' içi telif hakları

2 Haziran 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Emre Dilek

İsveç’te Malmö’de yaşadığım dönemde sanat galerisi sahibi bir dostum vardı. Ara sıra ilginç sergiler olurdu onları bana haber verirdi. Bir gün yine bir sonraki hafta sonu yapılacak özel fotoğraf sergisinin kokteylli açılışına davet etmişti dostum. Serginin konusunun Küba olduğu ve canlı salsa müzik ile rom ikramı olacağını söylediğinde bir an bile tereddüt etmeden geleceğimi söyledim. 

Sınırlı sayıda katılımcı ile keyifli bir açılış olmuştu. Müzik, atıştırmalıklar ve romun yanı sıra bir de fotoğraflarını sergileyen İsveçli fotoğraf sanatçısı Jan Olofsson ile tanışıp bir fotoğrafını satın almıştım. Bu yazının manşet görseli evimin duvarında asılı olan o aldığım fotoğraftır. Hikayesini anlatayım biraz... Olofsson profesyonel olarak uzun yıllar meşhur rock gruplarının ve sanatçılarının fotoğraflarını çekmiş. Bunlar arasında The Who, The Beatles, Mick Jagger, Keith Richards, Ike and Tina Turner, James Brown, Jimi Hendrix, Sammy Davis Jnr, Johnny Cash and Tom Jones bulunuyor. Bir süre sonra dönemsel olarak Küba’ya gelip gitmeye başlamış hatta 1997 yılında hükümetin daveti üzerine ülkede ilk sergi açan yabancı olmuş. Bu sırada kendisi gibi fotografçı olan Alberto Korda ile tanışmış. Bu fotoğraftaki kişi Alberto Korda. 

Korda’yı nereden tanıyoruz? Korda orijinal adı ‘’Guerrillero Heroico’’ yani "kahraman gerilla" olan, aynı zamanda "Fotoğrafın Mona Lisa"sı tabiri de yakıştırılan Che Guevara’nın meşhur ikonik fotoğrafını çeken kişi. Belçika’dan gelen silah yüklü "La Coubre" gemisine 5 Mart 1960 yılında 136 kişinin öldüğü bir sabotaj yapılarak patlatılır. Revolucion gazetesi Korda’yı cenaze töreninde görevlendirir. O törenin önemli katılımcıları arasında Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre, Fidel Castro ve Che Guevara da vardır. Korda bir an için Che’yi sahnede gördüğünde Leica'sını doğrultur ve onun sadece iki fotoğrafını çekebilir çünkü Che sahneden hemen ayrılmıştır. Haberin basımı aşamasında ise gazete editörü Che’nin değil Castro’nun fotoğrafını kullanmayı tercih eder ve Che’nin sonradan meşhur olacak fotoğrafı bir müddet Korda’nın arşivinde sessizce kaderini beklemeye başlar. 

Che’nin peşine düşülüp operasyon yapıldığı günlerde onun Bolivya günlüklerini kitap yapmak ve Castro ile röportaj yapmaya birisi gelir Küba’ya. Güzel bir Che fotoğrafı arıyordur, o yüzden Korda’ya getirirler adamı. O da, "En sevdiğim Che fotoğrafı" diye sonradan bir ikona dönüşecek fotoğrafı verir. Ziyaretçi para ödemek istediğinde Küba devriminin dostu olduğu için ödemesine gerek olmadığını söyler Korda. 

Bu yabancı aslında meşhur zengin İtalyan yayımcı Giangiacomo Feltrinelli'dir. Kendisi başlı başına bir yazı konusu olabilecek ilginçlikte bir kişilik. Mesela Boris Pasternak’ın Doktor Jivago adlı eserini gizlice Sovyetler Birliği'nden kaçırıp Avrupa’da yayınlamıştır. Uzatmayalım, Che’nin vurulduğu haberlerinden sonra Feltrinelli bu fotoğraftan posterler basar ve daha ilk 6 ayda 2 milyon adet satar. Posterlerin bir köşesinde "Telif hakkı saklıdır- Feltrinelli" yazar. Korda 1 kuruş kazanamamıştır bu fotoğraftan. Bunun en önemli sebeplerinden birisi ise fikri mülkiyet haklarını Castro’nun bir kapitalist saçmalık olarak değerlendirerek Berne Konvansiyonuna dahil olmamasıdır. Sonraki yıllarda İsveçli Olofsson ona bu fotoğrafın adına tescil edilmesi konusunda yardımcı olur ve bu halledildiğinde beraber kutlamak için rom içerler. İşte bu fotoğraf iki arkadaşın evde bu olayı kutlaması sırasında çekilmiş bir kare. 

Muhtemelen böyle bir fotoğrafla Korda bugünlerde çok para kazanabilirdi. Özellikle müzik ve görsel konusunda geliştirilmiş olan uygulamalar fikri mülkiyetin korunması konusunda oldukça etkileyici. Bugün kullandığınız bir görsel yaratıcısı tarafından otomatik olarak takip edilebiliyor. Çektiğiniz videoya eklediğiniz bir müzik servis sağlayıcının filtresine takılabiliyor. Bütün bunlara rağmen fikri mülkiyetin hatırı sayılır miktarda kötüye kullanımı mevcut. Fakat tüm teknolojik alt yapı hayatımızı ve yaşam biçimimizi değiştirirken nalıncı keseri gibi sadece kendimizin hayatını kolaylaştıran ya da işimize gelen kısmını alıp gerisini eski dünyanın alışkanlıklarına göre tanzim etmek biraz bencillik gibi geliyor.  

Bilgisayarımızda büyük yer kaplayan video ve ses dosyalarının, virüs ya da spam tehlikesine haiz sitelerden indirmek ya da paylaşmak yerine bugün onlara Spotify ya da Netflix gibi platformlardan cüzi bir ücret karşılığı yasal erişebiliyoruz. Müzisyenler eskiden plak şirketleri ile anlaşıyordu şimdi dijital platformlar bu görevi yerine getirebiliyor. Eğer bir Beatles, Pink Floyd ya da Madonna değilseniz zaten paranızın büyük kısmını konser, turne etkinliklerden kazanıyordunuz. Plak şirketleri kolay kolay işin kremasını size yedirmiyordu.  

Korsan konusu da yeni bir olgu değil. Yukarıda bahsettiğim İtalyan Yayımcı Feltrinelli’nin Küba gezisini anlatan bir hikâyede geçer. Feltrinelli  gezi sırasında bir mesaj alır ve sinirlenir, "Allah’ın cezaları Dr.  Jivago’nun korsan basımlarını yapmışlar diye söylenir. Bugün telif hakkı olan kitapları "pdf" formatında çok kolay indirebileceğiniz yüzlerce site var ama aynı teknoloji içinde milyonlarca kitap olan tüm dünyadan kütüphane veri tabanlarının erişimini de yasal olarak bir şifre uzakta bizlere sunuyor.  

Telif haklarının süresi konusunda eser sahibinin yaşamı +70 sene hemen hemen tüm dünyada bazı değişikliklere rağmen standart uygulama gibi. Yani temel konu sadece eser sahibinin hayatını bu eserlerden idame ettirmesi değil öldükten sonra da çevresine, bağlı olduğu yayınevi ya da plak şirketine ve muhtemel mirasyedilere para kazandırması. Mesela 21 Ocak 1950 tarihinde ölen George Orwell’in fikri mülkiyet telif hakları bu sene sona erdiği için bu sezon iyi 1984 ya da Hayvan Çiftliği yapacak.  

Dolayısı ile dünyaca meşhur büyük eserler yaratmış bir sanatçı değilseniz telif hakları size yaşam garantisi sunmuyor. Bilinen büyük platformlardan bile 3-5 dolar civarında gelir elde ediyorsunuz. Bu yüzden birçok az tanınan ya da hiç tanınmayan eser sahibi eserlerini telifsiz olarak yayınlamayı tercih ediyorlar. Telifsiz eserlerin daha çabuk ve kolay yayılarak hiç tanınmayan bir sanatçıya telif haklarının getireceği gelirden fazlasını sağladığı konusunda çok sayıda çalışma var. Telifsiz kitabınız sevilirse, panellere, konferanslara konuşmacı olarak katılıp buralardan paralar kazanabiliyorsunuz ya da yaptığınız müzik ve tarz beğenilirse bir belgesel film ya da dizi müziği için teklif alabiliyorsunuz.  

Ben ‘’küreselleşmenin’’ yeni bir şey olmadığını, insanlığın yüzyıllardır küresel olduğunu fakat teknoloji sayesinde hızının havsalamızın alabileceğinin çok ötesine çıktığını düşünüyorum. Bugün bir müzisyenin maliyetini kendisinin karşılayamayacağı çok pahalı ekipmanlarla kayıt yapıp eserini tanıtmak için küresel bir plak şirketine ihtiyacı yok. Eskiden 1 yılda gerçekleşebilecek dağıtım süreci sosyal medyada 1 haftada gerçekleşebiliyor. Veya bir kitabın korsan baskısı tipo baskı tekniği ile haftalarca sürebilecekken bugün Amerika’da piyasaya çıkan bir kitabı 1 saat sonra Hindistan’a korsan baskıya gönderebilirsiniz.  

Özetlersek hiçbir şey siyah ve beyaz değil, bu konuları tarafgirlik yapmadan ahlaki önyargıların tuzaklarına düşmeden çok yönlü irdelememiz gerekiyor. Bir doğum günü şarkısının telifi eser sahibinin yaşamı +70 yıl iken, birkaç on yıl boyunca milyar dolar yatırım yapılarak ortaya çıkarılan aşının patentinin kaldırılması taleplerinin politik doğruculuk adına tribünlere oynayan slogan sosyalistleri tarafından dillendirilmesini de tutarsız buluyorum mesela. Bu talebin adresi aşı firması değil, vergileri har vurup harman savuran, ülkesinde bu üretimi ve araştırmaları gerçekleştirecek eko sistemi yaratamamış veya en azından aşı satın alıp vatandaşına sunamayan yönetimler olmalıdır diye düşünüyorum. Bu haftalık da bu kadar...

"Hasta la victoria, siempre" (*)  

Che Guevara 

*Zafere kadar, her daim.