Çerkes güzellemesi

Çerkes güzellemesi

26 Ocak 2021 Salı  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

Çerkes (Çerkez) lafını duyanların ilk cümlesi “kızları çok güzel” oluyor… 

Bir Çerkes hanım şöyle yakınmıştı bir gün: Kızlarımız güzel, oğullarımız güzel, huylarımız, adetlerimiz, danslarımız güzel. O yüzden güzel vatanımızda hiçbir zaman rahat bırakmadılar bizi. Tarihimiz boyunca ana-ata vatanımızda huzurlu bir günümüzün olmayışı ve yerimizden yurdumuzdan edilmemiz hep bu güzellik yüzünden.  

"Göçmenlik" Çerkes sözlüğünde var olan bir kelime değil. "Soykırım" diye bir sözcük de yok. Oysa çok ciddi bir soykırımdan sağ kalanlarının soyundan gelen göçmenlerdir Çerkesler. Ana vatanları Kafkas dağlarının farklı bölümleri. Genel olarak Cerkes diye bilinseler de, görünüm ve kültür olarak çok benzeşseler de, aslında dilleri ve özellikleri epeyce farklı çok sayıda halkın genel adı olmuş Cerkes. Oysa her bir halkın kendi dilinde bambaşka adları var… 

Kafkas halklarının tarih sahnesi ölüm-kalım savaşlarından ibaret. Dur durak vermeyen yıkımlardan sağ kurtulabilenler Anadolu başta olmak üzere dünyanın dört bir köşesine savrulmuş. Zorlukla yoğrulmaktan olmalı geriye bakmak huyları değil, hep önlerindeki yola çevirmişler gözlerini. Nereye gitmişlerse orayı vatan bellemiş, yerleşivermişler. Yabancısı gibi değil yerlisi gibi olmuşlar. Ne yeni yerleştikleri yerlerde uyumsuzluk yaşamış ne de asimile olmuşlar. Yeni huylar davranışlar görüp edinmişler ama kendilerinkini de ısrarla korumuşlar.   

Genelliyorum elbette. Benim gibileri de var. Asimile olanlar, dilini, âdetini, geleneğini göreneğini bilmeyenler var. Ancak ne kadar asimile olmuş olursak olalım, kemikleşmiş bir şeyler bir anda bir yerden fırlayıp geliyor günlük hayatının orta yerine, bizim gibi kültüründen azade yetişmişlerin bile.   
 

Annem, ben ve kızım

 

Benim atalarım kaç kuşak önce göçmüş Kafkasya’dan Osmanlı’ya bilmem. Böyle şeyler konuşulmazdı evde. Dil  konuşulurdu ama bizden bir şey gizlemek istedikleri sınırlı zamanlarda. Ama adetler bizim evde de uygulanırmış ki şimdiki yaşlarımda sıradan bir şeymiş gibi yapıverdiğim pek çok şeyin aslında Çerkes kültürünün birer ögesi olduğunu durup durup fark ediveriyorum.   

56 yaşında iken doğduğum büyüdüğüm (anamın babamın hatta onların anasının babasının da doğduğu büyüdüğü),  dilini kültürünü özümdür diye benimsediğim Türkiye’den Amerika’ya göçtüm. Amerikan kültürünü ne sevdim ne de benimsedim. Ancak en küçük bir uyum sorunu yaşamadım göçmenliğimde. Ata genlerimin uyum yeteneği sağlamış olmasın bunu da? 

Göçmen lafı bile iğreti duruyor üstümde. Benden daha önce göçen kızıma sordum. O da göçmüş gibi hissetmiyor kendini, üstelik geri dönmeyi hiç düşünmediği halde. Neredeysek orada kolayca yaşayabiliyoruz biz. Yeni yerde sıfırdan kök salmak gibi bir şey değil bu. Tersine kök salamamak, göçer kalmak gibi bir şeyse hiç değil. Biz neredeysek bütün dünyamız da orada.  

Sanırım Çerkesliğin özü bu: Hiçbir yer ve hiçbir şey vazgeçilmez değil bizim için. Ne kaybedersek kaybedelim, arkaya değil öne bakmayı, ne kadar yük taşırsak taşıyalım dimdik durmayı biliyoruz. Bir mızıka sesi yeter yeniden şenlik kurmamıza. Mızıkasız bile olur, kendi müziğini hiçten yaratarak dans edebilenlerdeniz biz. Atalarımızdan miras kalmış, iskeletimiz öyle çatılmış belli ki. 

Kadınımız erkeğimiz, yaşlımız gencimiz, güzelimiz çirkinimizle biz,  güzel, çok güzel durabilenleriz…