CEO’lar ve bürokratlar

CEO’lar ve bürokratlar

21 Mayıs 2021 Cuma  |   Köşe Yazıları

Samih Güven

“Kapitalizmde korku” adlı kitabında Dieter Duhm’un dile getirdiği üzere kapitalist toplumlarda başarı ilkesinin esiri olunması ve bilinçli ya da bilinçsiz olarak başkalarının başarısız olmasını istemeye başlama ve böylece insanlar arasındaki uçurumun derinleşmesi ve korkunun artması gibi bir durum söz konusu. 

Bu büyük bir çelişki ama kapitalist dünyanın gerçekliği. Şirketler sürekli olarak kendilerini geliştirmeye, daha yeni ve daha farklı şeyler yapmaya, verimliliklerini artırmaya, sürekli başkalarını gözetmeye dönük amansız bir rekabet içindeler.  

Yıllar önce bir seminerde dinlediğim uluslararası bir şirketin CEO’su, "Sadece paranoya ayakta kalır" demişti. Biraz tuhaf bulmuştum bu ifadeyi ama adamın anlattıklarını dinleyince hiç de kolay bir hayatları olmadığını anlamıştım. 

Yine Duhm’un vurguladığı gibi aslında rekabet ilkesi yalnızca kapitalist sınıfla sınırlı değil, her şeyi egemenliği altına almış bir yaşama ilkesine dönüşmüş durumda. 

İşte CEO’lar böylesine zorlu bir dünyanın içinde savaşan, şirketlerin en üst düzey yöneticileri ve nihai olarak yönetimsel kararlar almaktan sorumlu icra kurulu başkanları. Dev şirketleri ayakta tutmak, karlarını ve cirolarını artırmak, sürdürülegelen değer ve öncelikleri korumak ve şirket ortaklarına hesap vermek gibi önemli sorumlulukları var. Bugün gelişmiş ülkelerde bazı şirketlerin binlerce ortaklı, kitlesel şirketler olması ise bir vaka. 

Peki böylesine önemli görevleri yerine getirecek insanlar için ne gibi özellikler aranıyor? Bir defa akıllı, çok iyi eğitimli ve tecrübeli olmaları şart. Ancak bu özellikler yeterli değil. Böyle bir sorumluluğu alacak insanların iyi iletişim kuran, gerçekçi, enerjik, liderliği ve ikna ediciliği güçlü, çalışanları motive edebilen, zamanı etkin kullanan kişiler olması gerekiyor aynı zamanda. Bunlara ilave olarak sezgileri güçlü, gidişatı iyi okuyan, tutkulu ve çalışkan bir doğaya sahip olmak da önemli. Steve Jobs’ın hayat hikayesini anlatan film bu konuların gündeme geldiği ilginç bir film aslında. 

Peki şirketler için bu denli zor bir hayat söz konusuyken kurumlar için hayat güllük gülistanlık mı? Dünyayı takip etmek, işini daha iyi hale getirmek, kaliteyi artırmak, risklerle mücadele etmek ve halkın çıkarlarını korumak gibi durumlar söz konusu değil mi? 

Günümüzün sorunlu, gerilimli, salgınların, çatışmaların patlak verebildiği bir ortamda dış politika yürütmek, para ve maliye politikası uygulamak, tarım politikası, kalkınma politikası belirlemek basit işler mi ki bürokrat ve yönetici seçimleri bu kadar dikkatsiz, bu kadar düşüncesiz ve bencilce yapılabiliyor? Sonunda fatura kime çıkıyor?  

Devlet kurumları şirketler gibi yönetilmeyecek elbette ama yöneticilerde eğitim, tecrübe, liderlik, çalışanların motivasyonunu sağlayabilme, liyakat gibi özellikler aranmayacağı anlamına gelmiyor bu. Ayrıca siyasetçilerin bürokratlara gerekli saygıyı göstermesi, kafalarına göre yönlendirecekleri adamlar belirleme alışkanlıklarını bir tarafa bırakması gerekiyor. 

Talihsiz bir şekilde Türkiye siyaseti bir değer ve kimlik siyasetine sıkışmış durumda. Bilinçli olarak bu alana taşınmasının sebebiyse siyasetçilerin, özellikle de iktidarın bu durumun işlerine yaradığını düşünmesi. 

Peki bu denli değer ve kimlik siyaseti yapılan, gerilimin sürekli yüksek seyrettiği, insanların kamplaştığı bir ortamda bürokrat seçimleri ve davranışları nasıl oluyor? 

Herkesin bildiği üzere eğitim, tecrübe, liderlik, öncülük gibi özellikleri, gerekirse hayır deme dirayetine sahip bürokratları arar olduk. Bunun yerine aynı dünya görüşüne sahip, sadık, her şeye "Tabii efendim" diyecek, rüyasında iyi döşenmiş makam odası gören, "Zihni Sinir" proje kovalayan, "Allah utandırmasın", "Uzayan kol bizden olsun" iltifatlarıyla avunan bürokratlar revaçta. Tabii bir eğilimden söz ediyoruz ve herkes için geçerli değil bunlar. 

Hayır, bürokratlar hayatı çekilmez kılma sanatını icra eden kişiler değil. Sürekli “emret bakanım” diyecek kişiler de değil. Bürokratlar Türkiye örneğinde tarih boyunca önemli roller üstlenmiş kişiler. Türkiye’de soylu sınıfı olmadığından değişim dönemlerini sırtlayan kişiler aslında. Kanun tasarısı yazan, müzakere yapan, riskleri hesaplayan, yeri geldiğinde siyasetçileri uyaran ve hayır demesini bilen kişiler bürokratlar.  

Fakat böylesine önemli görevleri olan kişileri birinin yakını olmak, aynı ideolojik kafada olmak, o grubun, bu yapının adamı olmak gibi  kriterlerle belirleyebilir misiniz? 

Bir ülkede siyasetin seviyesi ne ise bürokrasinin seviyesi de o oluyor maalesef. Benim tanıdığım karizmatik bürokratlar millet adına hayır demesini bilen, vaktini enerjisini halk yararına kullanan, hak etmediğini istemeyen, başkasının hakkı hukukunu gözeten kişilerdi. 

Kendi içinde şeffaflıktan, adaletten, fırsat eşitliğinden, demokrasiden uzaklaşan siyaset kurumu bürokrasiyi de batırdı ne yazık ki. Bu da yeni bir sorun değil ama çok derinleşmiş bir sorun. Türkiye kayırmacılığı, adamcılığı, kimlik ve değer siyaseti açmazını kıramadığı sürece bürokrasi ve kurumlar da toparlanamaz. Bu anlamda tüm partiler Türkiye’ye bir söz vermek durumundalar. 

Neticede, bürokratlar CEO’lar gibi paranoya dolu bir dünyada yaşamasa da işini gerektiği şekilde yapmakla mesuller. Bugünün karmaşık sorunları yaşanırken, kurumlar bu kadar önemliyken bürokratlar da CEO’lar kadar nitelikli olmak, dirayetli olmak durumunda. 

Grigory Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı kitabında dediği gibi, ister bürolarda çalışın, ister tüccar olun, istediğiniz işi yapın ama canlı bir ruha ve yüksek bilgilere sahip kimselerin gerekli olduğu yerleri işgal etmeyin!

Yazının orijinalini ve diğer yazıları okumak için tıklayın