Bunalımın ekososyolojisi

Bunalımın ekososyolojisi

25 Şubat 2021 Perşembe  |   Köşe Yazıları

İnan Özbek

Ülkemizde zaman zaman yaşanan fiziksel şiddet vakaları son günlerde öylesine artmış, sıklıkları ve sarsıcılıklarıyla öyle bir hâl almıştır ki, yaşananların olağan adi vakalar olarak görülme imkanı ortadan kalkmıştır. 

Hemen her gün karşılaştığımız; birilerinin eşine, sevgilisine ya da aile üyelerine yani en yakınındaki kişilere uyguladıkları ağır fiziksel şiddet ve öldürme olayları çok sayıda insanımızın sorunlarıyla baş edemediklerini, yaşamlarını yönetemediklerini ve giderek ruhsal dengelerinin bozulmuş bulunduğunu, çok çok acı olaylarla bizlere göstermekte. 

Şiddetin bu ölçüde yaygınlaşmış olması, iletişim teknolojisinin çok gelişmiş olmasından ötürü önceleri gizli kalan, duyulmayan vakaların da artık çok hızlı duyulduğu gerçeğiyle de açıklanabilir olmaktan uzaktır. 

Fiziksel saldırıların ve öldürme olaylarının bu denli yaygınlaşarak, toplumumuzu adeta bir korku toplumuna dönüştürmeye başlamış olmasının kökeninde neler var acaba?

Bahsettiğimiz işte bu hastalıklı bünyeyi yaratan bir çok unsurun var olduğu, yine bir çok nedenin bir araya gelmesiyle oluşmuş ve karmaşık bir tablo ile karşı karşıya bulunduğumuz kuşkusuzdur. Ancak bu sebeplerden bazılarının özellikle ön plana çıkmış bulunduklarını da kabul etmemiz gerekir. 

Şöyle ki; toplumun geleneksel değerleri ve muhafazakârlık, konjonktürel olarak ve zamanın ruhuna uygun bir biçimde güçleniyor gibi gözükse de, söz konusu bu yükseliş sadece şekilden ve sembollerden ibaret kalmakta, aslında gelenek hızla zayıflamaktadır.  

Hızla erimekte olan gelenekle birlikte aile bağları, aile ve akraba dayanışması da güçlü bir biçimde törpülenmekte, bireyler maddi ve manevi anlamda yalnızlaşmakta ve kendi gerçekleriyle baş başa kalmaktadır. 

Kentlileşme ve kapitalistleşmeyle at başı giden bireyselleşme de, kuşaklar arasındaki değer aktarım zincirlerini koparmış, diğergâmlık ve yardımlaşma gibi değerlerin kaybolmaya başlaması, bu erdemlerin aktarılmasını da imkânsız kılarak kişileri değer yoksunu bir hâle sokmuş oldu. 

Süratli bir biçimde ilerleyen bireyselleşme, özellikle kadınlarımız açısından olumlu gelişmeler olarak; kendini ifade edebilme, kimliğini ortaya koyabilme, kendini gerçekleştirme ve bir başkasına tabi olmama sonuçlarını doğurmaya başlasa da, erkekçe kalıplarla ataerkil ve aslında oldukça bencil bir biçimde yetiştirilmiş bulunan ve kendisini kadının sahibi gibi görüp toplumsal kimliğini bunun üzerine kuran kimi erkeklerimiz bu sürece ayak uyduramamış, sonuç olarak da çiftler arasında ciddi gerginlikler ve dramatik olaylarla sonlanan çatışmalar kaçınılmaz olmuştur. 

Bütün bu sebeplerle birleşen, aslında en etkilisi ve en belirleyicisi olan ekonomik gerçekler de bu bunalım tablosunu tamamlamış oldu maalesef. 

İyice kapitalize olan ve tam bir tüketim toplumuna dönüşmüş bulunan ülkemizde insanlar, mutluluğu tüketim düzeyiyle özdeşleştirerek, tüketebildiği ölçüde mutlu olan, tüketemediği zaman ise mutsuz ve de sorunlu olan bireylere dönüşmüşlerdir.  

Erkeğiyle, kadınıyla ve çocuğuyla iyice talepkârlaşmış bulunan ve tüketimi yaşamının adeta birincil amacı haline getiren insanlarımız, tüketememeye başladıkları noktada lazım gelen kanaatkârlık, fedakarlık ve dayanışma duygularını yitirmiş, bencilleşmiş ve hırçınlaşmışlardır. 

Para kazanmanın zor, harcamanınsa son derece kolay olduğu ülkemizin ekonomik şartlarına, salgının ekonomiyi küçülten, yüksek oranlı işsizlik ve gelir kayıpları yaratan etkileri de eklenince, yaşanagelen feci olayların sıklığı iyice artmış oldu. 

Kapitalistleşmenin ve parasallaşmanın geriye döndürülemezliğini göz önüne alırsak, hızlı ekonomik büyümeyle insanlarımızın gelirlerini arttırmamız, bireysel rahatlık ve de sosyal denge açılarından şart gözükmektedir. Aksi hâlde korkarım ki, yaşadığımız bugünler nispeten iyi günlerimiz olacak, ileride  çok daha kötülerini yaşamak durumunda kalacağız.