Bu devrin adamı olmak

Bu devrin adamı olmak

17 Kasım 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Hayat başlarken uzun bir geleceğin insanı kuşattığı, gün geçtikçe geçmişin insanı ele geçirdiği ilginç bir durum yaşıyoruz. 

Biliyorum, insan bu hayatı geçmişe doğru bakmaya, geleceğe doğru anlamaya, yaşamaya çalışıyor. Tabii ki herkesin kendi duygu ve düşünce dünyasına göre hayatı anlamaya, yaşamaya çalıştığı aşikar. Tuhaf değil mi, sevse de, sevmese de kişinin gerçekten sahip olduğu tek şey yaşaması gereken hayat. Bu hayat, her varlık için kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan ya da kendisince üretilen değil, dışarıdan alınmış bir şey. Hiçbir canlı, hayatı bireysel olarak kendisi üretmiyor. Hayat, evrendeki herkese, her şeye lütfedilmiş ve çok sayıda unsurun bir araya gelmesiyle dışarıdan sunulmuş. Ancak insana sunulan hayat diğerlerinden farklı. İnsandaki bu hayat, gerçekliği görülüp hissedebilen basit bir hayat belki fakat aynı zamanda içselleştirilen bir kavram. 

Belki de hayat, insanın neden yaşaması gerektiğini hiçbir zaman anlayamayacağı, sıkıntı ve acılar bütünüdür. Yaşanan hiçbir dakikanın bir dakikasına uymadığı bir gün hüzün yaşatan, ağlatan, ertesi gün sevinçten neşeden çılgına çeviren tesadüfler sunan tadı çıkarılası bir süreci yaşıyor ya da öyle zannediyoruz. Öyle değil mi, insan sevdiklerini kaybedince kendini gereksiz, anlamsız ve boşlukta hissediyor. Bu boşluk hissi duygusal ve düşünsel; demem o ki hem nesnel dünyada hem de ruhsal dünyasında tatminsiz ve mutsuz hissediyor insan. Yaşam doğal olarak psikolojik, fiziksel, biyolojik, ontolojik bilimsel bir gerçekliktir. Yaşam bizim dış dünyada kendiliğinden gerçek bir şekilde var olan somut bir anlamdan gelmiyor. Hayata dair bildirilen görüşlerin ya da var olan dogmaların hiçbir zaman çok büyük insan kitlelerince tam olarak desteklenmediği, herkesin çoğunlukla kendi bilgi birikimlerine ve algı sınırlarına göre anlamlandırmaya çalıştığı, içinde sayısız çeşitlilik barındıran hissetmesi çok güzel, cevap bulması çok zor olan büyük karışık konulardan biri bu. Hayat bir çocuğun eline verdiğin en değerli oyuncak. Hayat yağan her yağmur damlasının bir nehre karışıp o nehirle birlikte akıp akıp bir denize ya da okyanusa kavuşması. Sonrasında sahile okyanustan gelen dalgaların bıraktığı duygu ve düşünce. 

Benim bildiğim tek bir şey var: Ben bu zamanın insanı değilim. Kimseyle zihinsel olarak tokalaşamıyorum. Herkes gibi düşünemiyor, hissetmiyor, mutlu olamıyorum. Benim için yaşamın amacı, anlamı, bilhassa, insanların arkasından gidebileceği idealleri, değerleri, tutkuları, hedefleri olması  ve bunlara sahip çıkmasıdır. Yaşamına anlam kazandırmak isteyen birey bir hedef ortaya koymalı veya olumlu bir ruhsal durum meydana getirmelidir. Yaşamın anlamını, varoluşun özünü oluşturan değerlerin yok edildiği, kutsal olan her şeyin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir dünyada yaşıyoruz.

Yaşamın özünü, var oluşun bilişsel, zihinsel, ruhsal, yönünü kaybediyoruz. İşte belki ben de bu yüzden ayak uydurmaya çalışıyorum. İnsanlara gülümsüyorum ama gerçekte mutlu değilim, seviliyorum ama çok yalnızım, bunu hissediyorum. Yaşamın varlığıyla, yokluğuyla yalnızlığıyla içimde büyük bir acının yol açtığı yara yüreğimde büyüttüğüm. Ama asıl canımı acıtan bu değil, güvendiğim insanların yaptıkları ve hiçbir şey olmamış gibi devam eden hayatlarını izlemek... 

Herkesin kendi yaşam tarzını seçmesi elinde ancak seçtikten sonra da o hayat tarzının gereklerini yapmak zorunda. Hepimiz seçtiğimiz hayatın sonucuna katlanmalıyız. Hepimiz yaptığımız eylemlerimizden sorumluyuz. 

Yaşamı kavrama yetisi ve onu algılayış biçimi nasıl bir hayat sürdüğüne içinde bulunduğumuz toplumun değer, tutum ve yargılarına, kültüre, coğrafyaya, düşünce yapısına, bu hayattan ne isteyip ne istemediğimize, yaşamdan ne beklediğimize, iletişimde bulunduğumuz kişi ve kişilere bağlı olarak değişiyor ister istemez... 

Ne diyordu Cahit Sıtkı Tarancı kız kardeşi Nihal’e bir mektubunda: “Hakikaten ben bu dünyanın adamı değilim… Herkesin paraya, maddiyata ehemmiyet verdiği, menfaatini gözettiği bir zamanda ben içimde nihayetsiz bir sevgi duyuyorum ve seviyorum; fedakârlıktan çekinmiyorum, beni aptallıkla itham edenler oluyor… Fakat ben asla aldırış etmiyorum. Bu dünyadan, bu dünya insanlarından bazen o kadar nefret ediyorum ki çıkıp gitmek için bir kapı arıyorum ve emin ol ki aradığım kapıyı bulduğum gün asla tereddüt etmeden o kapıyı açıp gideceğim, başka âlemlere, başka insanların yanına, herhalde bu dünyaya hiç benzemeyen bir dünyaya.”

Üstat haklıydı o zaman şunu çok iyi anlamalıyız ki bilinç; insan dahil her şeyin içinde bulunduğu gerçeklik noktasıdır. Fakat insanda anlama, kavrama kabiliyeti, idrak etme becerisi, hep o an içindeki bilinç seviyesine bağlıdır. İşte buradaki gerçeklik bilincine ulaşma, kişinin kendi varlığının ve dış dünyanın farkında olması ve  etmesi, hissetmesi, algılaması ve bilme yeteneğine sahip olup değer vermelidir.

Ne mutlu bu devrin adamı olmayana...