Bir pehlivan tefrikası

Bir pehlivan tefrikası

9 Kasım 2021 Salı  |   Serbest Kürsü

Alper Eliçin (noktakibris.com)

Annemin büyükbabası spor tarihimizin önemli şahsiyetlerinden, Suyolcu Mehmet Pehlivan. Güreşe 14 yaşında başlayan büyük dedem, yaşamı boyunca hiç yenilgi görmemiş olan Yörük Ali Pehlivan’ın çırağı olarak yetişmiş. Bulgaristan’daki pehlivan kaynağı Deliormanlar’ın Şumnu kentinden İstanbul’a göç etmiş bir aileden geliyor. Fatih Nişanca’ya yerleşmişler. 

Bildiği oyunlar nedeniyle pehlivanların piri olarak tanınan Suyolcu Mehmet Pehlivan, çok iri yapılı olmadığından Koca Yusuf döneminde genellikle başaltında kalmış, ama yine de bir kez Kırkpınar başpehlivanı olmuş. Buna karşılık, başta Koca Yusuf’u yenen Çolak Mümin olmak üzere pek çok ünlü pehlivanın hocalığını yapmış. 

Güreşe meraklı olan ve kendisi de güreş tutan Sultan Abdülaziz, her halde büyük dedemin cüssesini  kendisine uygun bulmuş olacak ki, kendisiyle güreş tutarmış. Güreş sonunda da kendisine bir kese altın verirmiş. 

Bu keseler sarı kadifeden dikilirmiş. Ortadan yarık, üzerinde kesenin içinden geçtiği iki halka olan bu keselerden bana da içi boş olarak bir tane hatıra kaldı. Halkalar kesenin bir tarafına çekildiğinde, delikten konan paralar, kesenin kapalı olan bir tarafına yerleştirilebiliyor. Halkalardan biri daha sonra yarığın diğer tarafına kaydırıldığında altınlar düşmeyecek şekilde güvenceye alınıyormuş. Aynı şekilde kesenin öbür tarafına altınlar yerleştirilip diğer halka da yarığın öbür tarafına kaydırılınca altınlar kesenin iki tarafında, paraların konduğu yarık ise iki halkanın ortasında kalıyormuş. Bu şekilde ise kişinin kemerine asılabiliyormuş. Çocukluğumda oyunlarımda kullandığım sarı kadife keseyi şimdi özenle saklıyorum. Ne de olsa büyük dedem sarayda padişahla yaptığı güreşten sonra bu keseyi beline takıp, yürüyerek Fatih Nişanca’nın yolunu tutarmış. 

Sultan Abdülaziz döneminde İstanbul’un Rumeli yakasının su dağıtım işi için çalışmalar yapılmış ve Haliç’in kuzeyine, batısına ve sur içine su verilmesi için Terkos Gölü’nden su getirilmesine karar verilmiş. Sultan Abdülaziz tarafından 1868 yılında Fransızlara 40 yıllığına imtiyaz verilerek, İstanbul Kızıldere Su Şirketi kurulmuş. Sahibi, Fransız asıllı bir Osmanlı tebası olan Terno (Ternau) Bey. (1) 

Daha sonra bu imtiyaz II. Abdülhamid zamanında yeniden düzenlenmiş, hizmet verilecek bölge genişletilmiş. Yine Fransızlara verilen imtiyaz süresi 75 yıla çıkarılmış. 1882 yılında imtiyaz verilen bu şirketin adı ise Dersaadet Anonim Su Şirketi olarak tescil edilmiş (2) Şirket 1932’de Cumhuriyet Hükümeti tarafından Fransızlardan satın alınmış ve İstanbul Sular İdaresi kurulmuş. (3) 

1843’de doğan büyük dedem, hem Kızıldere Su Şirketi’nde, hem Dersaadet Anonim Su Şirketi’nde hem de İstanbul Sular İdaresi’nde görev yapmış. O dönemlerde doğru düzgün planları bulunmayan su şebekesini iyi bilen, adı suyolcu olan kişiler su tünellerine girer, arızanın yerini bulurlarmış. Büyük dedem de suyolcuymuş. Ustası kim, şebekeyi kimden öğrendi bilmiyoruz. Büyük bir ihtimalle kendisine bu iş Sultan Abdülaziz’in talimatıyla verilmiş. 

Cumhuriyet döneminde soyadı kanunun çıkmasıyla Suyolcu Mehmet Pehlivan Özpınar soyadını almış. 104 yıl yaşayan Suyolcu Mehmet Pehlivan yaşamında hiçbir ciddi hastalık geçirmemiş, 1947’de bir akşamüstü Beyazıt’taki müdavimi olduğu kahvehaneden Laleli Koska Caddesi’ndeki oğlu, gelini ve iki torunuyla paylaştığı aile evine gelmiş, yorgun olduğunu, biraz uzanacağını söylemiş. Bir süre sonra işten eve dönen oğlu tarafından yatağında ölü bulunmuş. 

Basın tarihimizde yer eden pehlivan fıkralarının çoğunun kökeni Suyolcu Mehmet Pehlivan’ın Beyazıt’ta kahvehanede yaptığı sohbetlere dayanır. Uzun yaşadığından da pek çok anısı varmış. 

Büyükbabam Mazhar Bey de, herhalde babasının referansıyla olacak, çocukluk dönemimde Galatasaray’da bulunan Sular İdaresi’nde çalışırdı. Ben on yaşlarındayken emekli oldu. Yaşamının son birkaç yılında Nişantaşı’nda, o zamanki adıyla Kuyulubostan, şimdiki adıyla Prof. Orhan Ersek sokakta, üst üste iki dairede oturduk. Üst katta ben, annem ve babam, alt katta ise büyükbabam, anneannem ve teyzem. 

Artık emekli olan büyükbabam, pazar günleri dahil bazı sabahlar, 7:00 civarında, Sular İdaresi’ne ait yeşil bir ciple gelen kişiler tarafından uyandırılırdı. Cipten çıkan adam kapının zilini çalar, büyükbabam ikinci kattan camı açarak aşağı baktığında, kendisine, "Mazhar Amca haydi Belgrat Ormanları’na gidiyoruz, arıza var" diye seslenilirdi. 

Bütün apartman hatta belki sokağın bir bölümünün bu şekilde uyandığı sabahlar, büyükbabam pijamasını alelacele çıkarır, tıraş olur ve cipe biner giderdi. O zamanlar Belgrat Ormanları’na dar toprak yollardan bir kaç saatte ulaşılırdı, özellikle hava yağmurlu, yollar çamursa. 

Büyükbabam bu yolculuklarda, bilgisini konuşturur, arıza yerini yüzeyden tahmin eder ve tamir işine nezaret ederdi. Akşamüstü yorgun argın eve dönerdi. Emekli olmasına rağmen bu işi görev bilinciyle yerine getirir, büyük bir olasılıkla da büyük zevk duyardı. 

Su şebekesi uzmanlığı gibi, güreş merakı da babasından yadigardı. Ancak güreşçi değildi. Kırkpınar’da çok önemli bir görev olan başhakemdi. Her yıl trenle Edirne’ye Kırkpınar’a gider, büyük saygı görürdü. 

Büyükbabamın hediye ettiği davetiyelerle, 1967 yılında İstanbul’da yapılan Avrupa Serbest Güreş Şampiyonası’nda tüm karşılaşmaları kaçırmadan gün be gün izlediğimi çok iyi hatırlıyorum. Finallerin yapıldığı gece, Mahmut Atalay’ın kaptanlığındaki Türk Milli Takımı’nın Mehmet Esenceli, Nihat Kabanlı, Hasan Sevinç ve Ahmet Ayık ile dört altın madalya aldığı karşılaşmalarda 40,000 kişinin doldurduğu, o günün adıyla Mithatpaşa, bugünkü adıyla İnönü Stadyumu’nda ben de babamla birlikte vardım. Özellikle Ahmet Ayık ve Sovyet Medved arasında yapılan final güreşi pek heyecanlı olmuştu. 

Büyükbabamı 1969 yılında kaybettik. Güreşçi büyük dededen, güreş hakemi büyükbabaya uzanan, ailemin anne tarafının Türk güreşi ile ve İstanbul sularıyla olan bağı, büyükbabamın erkek evladı olmaması nedeniyle o tarihten sonra kopmuş. Ben ise fizik itibarıyla güreşe hiç yatkın değilim. Baba tarafına çekmişim. O nedenle sadece güreşçi ahfadımla ve iyi bir güreş seyircisi olmakla övünüyorum. 

Yazının adının "Bir pehlivan tefrikası olması" dolayısıyla da endişelenmeyin, haftaya devamı yok. Pehlivan tefrikası anlatma ve yazma dönemi büyük oranda rahmetli Eşref Şefik ile sona ermiş. 

1- https://www.zdergisi.istanbul/makale/istanbula-icme-suyu-temini-terkos-suyu-102 

2- H. İbrahim Gül, “Terkos Su Şirketi”, doktora tezi, Marmara Üniversitesi, 2009; İlhami Yurdakul, Aziz Şehre Leziz Su: Dersaadet Su Şirketi (1873-1933), İstanbul 2010. 

3- https://istanbultarihi.ist/216-cumhuriyet-donemi-istanbul-su-yonetimi 

Yazının orijinali için tıklayın

Fotoğraf: Kel Aliço (solda) ve Koca Yusuf.

Etiketler:  Alper Eliçin