Bilginin gerçek kaynağı nedir?

Bilginin gerçek kaynağı nedir?

22 Eylül 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Erdal Çolak

Duyduğun hiçbir şeye inanma, gördüğünün yarısına inan!..

İnsan bilgi birikimini, duygu ve düşünce olarak kendisini zenginleştirerek, kişiliğini geliştirerek ve aklını kullanarak özgürleşebilir. İşte insan bu bilgi ve becerileri sayesinde farklılığını korumuştur.  

İnsanı diğer canlılardan, hayvanlardan ayıran ürettiği alet, araç ve gereçlerdir. Bu yüzden birçok biyolog insanın hayvandan ayrılıp insanlaştığı bir başlangıçtan bahseder. İşte doğanın kurallarına karşı bir çıkış ve aynı zamanda doğayı değiştirme çabası serüvenine insan böylece bilmek ile başlamıştır. Bilgi çağlar boyunca düşünerek, özgür akılla akıl yürüterek, yargılamalar, kanıtlamalar yaparak, okuyarak, araştırarak, gözlem ve deney yaparak elde edilen düşünsel olgudur. 

Kimi yaklaşımlara göre bilgi, bilinen ya da bilinmeyen veya özneyle nesne arasında kurulan ilişkinin sonucu ortaya çıkan bir üründür, kısaca konusu suje-obje ilişkisidir. Bilgi kuramının temel kavramlarına baktığımızda, algılanan kavramlarla nesnel gerçeklik arasında doğru uygunluk olmalıdır. İnsanlık tarihinin engin derinliklerinden günümüze ulaşan kayıtlara baktığımızda bilgi alanında değişmeyen tartışmalardan birisinin, “bilgi nedir” sorusu ve verilen olası yanıtlarla ilgili olduğu görülmektedir. Verilen bir yanıtın yeterli ve doyurucu olarak kabul edilmeyip, her seferinde yeniden ve farklı biçimlerde tanımlanması aslında felsefenin doğası hakkında aydınlatıcı olan bir anlatım niteliği taşımaktadır. Bilgi bir tanımlamayla sınırlandırılabilecek bir kavram değil, aksine sürekli bir tanıma ve tanımlama arayışıdır. Benim buradaki amacım bilgi konuları üzerinde tarihsel bağlamda açıklayıcı nitelikli bir tartışma yaparak, bilgi fenomeni hakkında bir şeyleri doğru şekilde ifade edebilme amacıyla bilgi problemi üzerinde durmak. 

Mutlak bilginin mümkün olup olmadığı sorunu için benim için en çok cevap aradığım temel soru “gerçekten bilginin, bilgimizin kaynağı nedir” sorusu, sorunudur. Baktığım zaman, o kadar çok şey söylenmiş ki bilgi hakkında, kabul edilebilir bir evrensel doğruyu ben şahsen yakalayamadım. Bilgi denince benim aklıma ilk gelen Platon`dur. Platon, idealar kuramı ile var olanları ikiye ayırarak, iki ayrı dünyanın var olduğunu ileri sürer: Birincisi, beş duyu organıyla algıladığımız, somut olgulardan oluşan, insanların da içinde yaşadığı nesnel dünyadır. İkincisi ise görünen dünyadaki nesnelerin birer kopyasının bulunduğu idealar dünyası. Her şeyin gerçeği, hakikisi, bu alemdedir. Platon’a göre idealar alemindeki her şey, değişmez, soyut, gözle görülemez, duyularımızla algılanamaz. Fakat kesin, doğru bilgi ya da bilginin kendisine somut, nesnel, dünyadan soyut, nesnel dünyadaki bilgiye ulaşabiliriz. Bilgi türleri sıralamasına baktığımızda ona göre, dünyadaki şeylere karşı ruhta bazı yetiler karşılık gelmektedir. Platon dünyayı, ”görünen dünya” ve ”kavranan dünya” olmak üzere iki ayrı gruba ayırır. Platon burada bilgi ile ilgili can alıcı düşünceyi ortaya koyarak, "Görünen dünya, kavranan dünyadan pay aldığı ölçüde, diğer bir ifadeyle, kavranan dünyanın izini taşıdığı sürece varlığını delillendirip var olur" der. Görünen dünyadaki nesneler görünenlerden, görülebilenlerden, hayvanlardan ve eşyalardan oluşurlar. İnsan ruhunda bu alana karşılık gelen yetileri algılar ve inanma sanıp yetiler olarak dile getirir. Bu yetilere karşılık gelen yetileri ise anlama ve akıl olarak adlandırır. Kavranan dünya, bilgi alanıdır. Görünen dünya ise sadece sanılar, zannetmek, farz etmek gibi düşünceler üretebilir. Bilgi gerçeğin bilgisidir. Gerçeklik ise değişmez kavranan dünyadan başka bir şey değildir. Kısacası Platon, bilgi anlayışını oluştururken varlık anlayışından yola çıkmıştır. Gerçek varlığın yani ideanın bilgisiyle sadece bir yansıma olan fenomenlerin bilgisini ayırmıştır. İdeaların bilgisi, idealar dünyasından, akıl yoluyla edinilir.

Akıl bu bilgiye ulaşmak için idealara, ideaların bilgisinin olduğu kendi içine dönmelidir. Bu kendine dönüş bir tür anımsamadır. Bilgi öyle bir şey ki, bilginin gerekçelendirilmesi, epistemolojide doğru inançları bilgiye dönüştüren şey, akılcıl, sentezci, deneyci, sezgici kaynağı olan bir fenomen olsa gerek. 

İnsan ve benim için de önemli ihtiyaçlarından biri bilme, dünyayı anlama, kavrama ihtiyacıdır. İnsanı diğer canlılardan ayıran, insanı insan yapan en önemli özelliklerden biri de onun kendisini çevreleyen dünyayı, içinde yaşadığı toplumu, geçmişi ve bütün yönleri ile bizzat kendisini tanımak ve bilmek istemesidir. Bilmek bir ihtiyaçtır. Bunun da en güzel ispatını Maslow, yaptığı ihtiyaçlar piramidi ile ortaya koymaktadır. Maslow’a göre insan, içinde bir hiyerarşiye göre inşa edilmiş olan güdülere sahiptir. Bunların en temel olanları hayatta kalma bakış açısından hareketle fizyolojik olanlardır. Bunlar tatmin edildiğinde birey, daha yüksek gereksinimlerin tatminine yönelir; güvenlik, emniyet, sevgi, ait olma, kimlik ve özsaygı vb. Bu gereksinimler karşılandığında birey bilişsel olarak hayatın, evrenin ve varoluşunun anlamını ve varoluş sebeplerini bilmek ister. 

İnsanın kendisini özgür hissetmesi, yaşamıyla ilgili kendi kararlarını kendisinin alabilmesi ve bilme anlama ihtiyacı ile birbirine bağlıdır. Özgürlük ihtiyacı yeterince karşılanmamış bir insan, kendisini baskı altında hissedecektir ve bağımsız davranışlarda bulunmakta güçlük çekecek, ne bilgi üretecek ne de bilgi ile yaşayacaktır. Bilgi üzerindeki ilk tartışmalar, Sokrates ile Sofistler arasındaki karşılaşmada kendisini göstermiştir. Sokrates, bilgi konusunda kuşkucu tavırlar takınan Sofistlere karşı bilginin imkanını, kaynağını ve sınırlarını göstermeye çalışmıştır. Bu tartışma, daha sonra bilginin mümkün olduğunu öne süren Platoncu ve Aristotelesçi filozoflar ile bilginin mümkün olmadığını savunan Helenistik Dönem kuşkucu filozofları arasında devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Platon’un aksine ideanın ayrı bir evrende değil, içinde yaşadığımız dünyada her varlığın içinde bir öz olarak bulunduğunu kabul eder. Tek tek var olanlardan tümele, genele varmaya çalışır. Ona göre fenomenler dünyasındaki her şey “form” kazanmış bir maddedir. 

Bilginin kaynağı sorunu, sahip olduğumuz bilgilerin temel kaynağının neler olduğunu, nereden geldiğini bilebilmek, gerçekten kesin bir şey söylemek çok zor. İnsan için bilginin kaynağı meselesinde esas itibarıyla bilginin akıl ile mi, duyular yoluyla mı yoksa başka yollarla mı mümkün olduğu sorusu için verilebilecek birçok kaynak vardır. Bilgilerin doğruluğunu belirleyen ölçütün akıl ve mantık ilkelerine uygunluk olduğunu savunan akımdır. Rasyonalizme göre genel geçer doğru bilginin kaynağı akıldır. 

Aklın, bilginin imkanlarını belirleme amacıyla oluşturulmuş eleştirel yaklaşımdır. Bir nevi rasyonalizm (usçuluk) ve ampirizmin (deneycilik) uzlaşımı bir akımdır. Kant`a göre bir bilginin bilgi niteliğini kazanması için eleştirinin, sorgulamanın olması gerekir: insan bilgisi deney ile başlar fakat deneyden doğmaz. Deney bilgilerimizin sadece hammaddesini oluşturur. İnsan bu hammaddeleri zihindeki akıl kalıplarına uygulamak suretiyle, esas bilgiyi elde eder. Sezgicilere (Intuisyonizm) göreyse zeka hayati bilgiyi kavrayamaz. Sezgi, hayatın bilgisini kavrar ve bilir. Olguculara göre bilginin temelinde ölçülebilen, görülen, anlaşılabilen olgusal verileri koyarsa, metafizik konularla uğraşmayı yersiz gereksiz görürler. Her türlü bilginin kaynağı olarak duyuları gösteren sensüalist (duyumculuk) öğretidir. Duyu organlarımızla her şeyin farkına varırız ve birçok şeyi duyu organları sayesinde görür, koklar, duyar, tadar, dokunur, böylece anlar, tanır, algılar, hayatı anlama ve kavrama bilincine varılır. Rene Descartes; vücudunu yokmuş gibi düşünebildiğini ama bilincinin yokmuş gibi düşünemediğini test ederek, “Düşünüyorum, öyleyse varım.” demiştir.

Bilim insanlarına göre bilinç adı verilen fenomenin iki bileşenden uyarılmasından ve farkındalıktan meydana gelir. Pozitivist olgular tarafından beynin bir işlevi olarak kabul edilen bilinç, tecrübe edinerek, insanda reel olur ve kişiye özgüdür. Her şeyi sorgulamaya kendinden başlayan insan, bilincin sırlarını keşfederek, kendisinin varlık bilincinde olur. Bilinç; beynin, zihnin akışı, içebakış yoluyla algı ve deneyimlerimiz olarak tanımlayabileceğimiz ve beynin bilinçli süreçlerinin tamamını içeren bir yetenek süreç olarak tarif edilebilir. Bence bilgi, bilinç olgusunu belirleyen en önemli unsurlar biyolojik, psikolojik, çevre, toplum, toplumsal şartlar, duygular, düşünceler, toplumsal, bireysel değerler, normlar belirleyici olur. Algı, duygu ve düşünce olarak zihnimizde her ne varsa, ister gerçek ister hayal olsun, onlarla ilgili farkındalık bilinci bilgi oluşturur. 

Fenomenoloji ise doğru bilginin, varlığın duyularla algılanan yönüne ait değil, onun özüne ait olduğunu savunur. İnsan, olanı olduğu gibi bilmek ister. Davis Husserl`in dediği gibi, varlığın özüne ait olmayan günlük dinsel geleneksel tüm söylemleri varlıktan soyutlayarak düşünmek gerekir. Pragmatist anlayışa göre bilginin uygulama sonucunda yarar sağlamasına göre doğru veya yanlış olduğunu savunan akımdır. William James’in ifade ettiği gibi, eğer bir bilgi başarılı ve yararlı bir eyleme dönüşebiliyorsa doğrudur. Dönüşemiyorsa yanlıştır. Doğrunun biricik ölçütü başarıdır.

John Dewey’e göre ise bilgi, bizi mutluluğa götüren bir doğrudur. Bilgi hayatta karşılaştığımız problemleri çözmede bir araçtır. Her türlü bilgi, düşünce, kuram, kavram birer alettir. Bunlar uygulamada insana faydalı olursa ve onu başarıya götürürse iyi ve gerçektir. Pozitivizim, olguculuk modern bilimi temel alan batıl inançları, metafiziksel spekülasyonları reddeden bir felsefe akımı olup, dış dünyada yalnızca bilgi duyu deneyi yoluyla bilinir. 

Auguste Comte pozitivist düşünceyi sistemli bir felsefe haline getirirken, bilimsel düşünceyi insan düşüncesinin üç aşamalı evriminin en yüksek aşaması olarak görmüştür. Comte oluşturduğu düşünce evrimini teolojik aşamada din, metafizik aşamada felsefe, son olarak bilimsel aşamada bilimi, bilgiyi ifade etmiştir.