Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı

Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığı

13 Temmuz 2021 Salı  |   Serbest Kürsü

Cemil Kabza, Batı Trakya Türkleri Kültür ve Eğitim Vakfı

Meriç ile Karasu arasında bulunan ve Meriç, Rodop ve İskeçe illerinden oluşan bölgede, 1923 yılında imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile bugün yaklaşık 150 bin Müslüman Türk yaşamaktadır. Batı Trakya Türkleri, Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan nüfus mübadelesi haricinde tutulmuş ve İstanbul Rumlarına karşılık olarak Yunanistan’da bırakılmıştır. 

Batı Trakya Türkleri 1923’ten günümüze kadar çok çeşitli evrelerden geçerek, Yunanistan’ın çeşitli asimilasyon politikasına karşı verdikleri çetin mücadeleler sonucu ayakta kalabilmiştir. 

31 yıllık Avrupa Birliği üyesi Yunanistan’da yaşayan Batı Trakya Türkleri bugün, 1991’de ilan edilen “Yasalar Önünde Eşitlik“ politikası ışığında bazı temel vatandaşlık haklarından kısmen istifade ederken, gerek ulusal, gerekse ikili ve uluslararası antlaşma ve sözleşmelerle garanti altına alınan azınlık haklarından istifade edememektedir. 

Kısmen uygulanan “Yasalar Önünde Eşitlik“ politikası sayesinde Batı Trakya Türkleri bugün gayrimenkul alım satımı, işyeri açma ruhsatı, özgürce seyahat etme, tarım makineleri satın alma ve kullanma, araba ve traktör ehliyeti alma, ev inşa ve tamir etme izinleri alma, taşınmaz mülk edinme ve kısıtlı kredi alma gibi temel vatandaşlık haklarından istifade edebilmektedir. 

Ancak, gerek Lozan Barış Antlaşması, gerek Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanmış olan anlaşma ve protokoller, gerekse uluslararası insan ve azınlık hakları normlarına rağmen Batı Trakya Türkleri bugün temel azınlık haklarından hâlâ istifade edememektedir.

Yunanistan, azınlığın Türk kimliğini inkâr etme politikasında bugün de ısrar etmektedir. Yunanistan, Batı Trakya Türklerini “Trakya Müslümanları“ olarak tanımakta ve Batı Trakya Türklerinin milli kimliğini ret etmektedir. 

Lozan Barış Antlaşması’nın ve ardından imzalanan nüfus mübadelesi antlaşmasından sonraki dönemde, Batı Trakya’da kalan “Müslümanlar“ın Türklüğünden hiçbir devlet yetkilisinin kuşkusu yoktu. Kaldı ki, nüfus mübadelesi Türkiye ile Yunanistan arasında yapılmış, Batı Trakya Türkleri ile İstanbul Rumları bundan hariç tutulmuştur. Yani İstanbul Rumlarına karşı, Batı Trakya Türkleri veya tersi... 

Azınlığın milli kimlik açısından en rahat dönemini 1954-1972 yılları arasında yaşadığını söylemek mümkün. Hatta 1954’te çıkan 3065 sayılı yasa ile Batı Trakya’daki bütün azınlık ilkokulların tabelalarında “Türk ilkokulu“ ifadesi yer alması mecbur edilmiştir. O dönemde verilen tüm ilkokul diplomalarında, karnelerde ve bütün resmi evraklarda bu ifade yer almıştı. Bu durum 1972 yılına kadar devam eder. 1972’de çıkan 1109 sayılı kanun hükmünde kararname ile “Türk İlkokulu“ ifadesi yerine “Azınlık İlkokulu“ yazılması mecbur edilmiştir. 

Yunan mahkemeleri, üyelerinin “Türk kökenli“ olduklarını belirtmeleri ve isimlerinde “Türk“ kelimesinin bulunması gerekçisiyle 1936 yılında kurulan Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği, 1928 yılında kurulan Gümülcine Türk Gençler Birliği ve 1927 yılında kurulan İskeçe Türk Birliği’nin kapatılmasına karar vermiştir. Karar 1987 yılının sonunda kesinleşmiştir. 

1987 yılında Yunanistan Yargıtay’ının kararıyla bir toplumun kimliği inkar edilmiş oldu. Batı Trakya Türkleri tarihleriyle eşdeğer olan kuruluşlarının Türk kelimesi nedeniyle kapatılmasını, Batı Trakya Türklerinin milli kimliğine indirilmiş bir darbe olarak kabul etmiş ve bu haksız uygulamaya büyük tepki göstermiştir. 29 Ocak 1988’de Gümülcine’de düzenlenen yürüyüşe polis engellemelerine rağmen, binlerce soydaş gelmiş ve milli kimliğini tüm dünyaya haykırmıştır. 

Rahmetli Dr. Sadık Ahmet ve Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif bir seçim propaganda konuşmasında “Türk'üz“ dedikleri için 18’er ay hapis cezasına mahkûm edilmişler ve Selanik Diavata Hapishanesine gönderilmişlerdir. 

Bu gelişmenin ardından Yunanistan Mayıs 1991’de “Eşit Vatandaşlık ve Yasalar Önünde Eşitlik“ politikası ilan etmek zorunda kalmıştır. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu politikanın kısmen uygulanmasıyla azınlığın, vatandaşlık hakları konusunda kısmen rahat bir nefes aldığını söyleyebiliriz. Ancak, temel azınlık haklarının iadesi konusunda hiçbir ilerlemenin olmadığını bir kez daha tekrarlamak istiyorum. 

1999 yılında Dışişleri Bakanı Papandreu, Yunanistan’ın, en nihayet, ulusal azınlıklara ilişkin uluslararası düzeyde kabul görmüş normları uygulayacağını ve milli kimlik hakkını tanıyacağını beyan etmişti. Ne var ki bu beyan bazı siyasi çevrelerde ve basında, bakan aleyhine olduğu kadar, Türk azınlık ile ilgili bu ilişkiyi savunmaya cüret eden Sivil Toplum Kuruluşları (STK) aleyhine de yaygın bir tepkiye yol açmıştır. Bazı siyasiler “herkes kendisini istediği gibi belirleme hakkına sahiptir“ açıklamalarını yaparken, milli kimlik açısından bireysel tanımlamaya saygı duyduklarını ancak, grup tanımlamasına karşı olduklarını açıklamayı da ihmal etmiyorlar. Yani Yunanistan’da şu anda “Ben Türk'üm“ diyebiliyorsunuz ancak, 20 kişi bir araya gelerek “Biz Türk’üz“, bunun için de bir dernek çatısı altında birleşmek istiyoruz diyemiyorsunuz.

Örgütlenme Özgürlüğü

İskeçe Türk Birliği davası 1984’te başladı. Ancak istinaf mahkemesine yapılan başvuru 10 yıl bekletildi. İstinaf Mahkemesi 1994’te bir önceki mahkeme olan İskeçe Asliye Hukuk Mahkemesinin verdiği kapatılma kararını onayladı. Dava daha sonra Yargıtay’a götürüldü. Yargıtay onaylama dilekçesini yetersiz bulup kararı bozdu. Dava tekrar istinafa döndü. İstinaf mahkemesinin kararı değişmedi, bu sefer dava tekrar Yargıtay’a intikal ettirildi. Yargıtay davayı önemli bulup Yargıtay Genel Kurulu’na sevk etti. Yargıtay Genel Kurulu davayı 7 Şubat 2005’te görüşerek, İskeçe Türk Birliği’nin kapatılma kararını bu kez onayladı. Mahkemenin kararı Lozan Antlaşması’nda azınlığın milli kimlikle değil, dini kimlikle tanımlandığı gerekçesine dayandırıldı. 

İTB, 15 Temmuz 2005 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. 2008’de dava İTB lehine sonuçlandı. Yunanistan Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasını ve 11. madde hükümlerini ihlal etme yüzünden suçlu bulundu. 

Aynı yıl İTB yöneticileri ellerindeki AİHM kararıyla birlikte, İskeçe Türk Birliği’nin resmiyetinin iadesi için İskeçe Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme İTB’nin talebini reddetti. Dernek yöneticileri istinaf hakkını kullanarak, İstinaf Mahkemesi’ne başvurdu. İstinaf Mahkemesi de İTB’nin talebine ret kararı verince, dava Yargıtay’a intikal etti. Yargıtay 10 Kasım 2011 tarihinde davayı görüştü ve 24 Şubat 2012 tarihinde vermiş olduğu 353/2012 sayılı kararla, İTB’nin AİHM kararı doğrultusunda resmiyetinin iadesi talebini reddetti.

Dolayısıyla İskeçe Türk Birliği davası ikinci kez iç hukuku tüketmiş oldu. Dernek yöneticileri davayı tekrar AİHM’ne götüreceklerini açıkladılar. 

Lozan Antlaşmasının 40. Maddesinde şöyle denilmektedir: ... Azınlık üyeleri, masrafları kendilerine ait olmak üzere, hayırseverlik, dini ve toplumsal kurumlar, okullar ve eğitim ve öğretim amaçlı sair kurumlar kurma, yönetme ve kontrol etme konusunda eşit haklara sahip olacaklar, buralarda kendi dillerini serbestçe kullanma ve kendi dinlerinin gereklerini serbestçe yapma hakkına sahip olacaklardır. 

(tasam.org)