Başlangıcın sonu mu sonun başlangıcı mı?

Başlangıcın sonu mu sonun başlangıcı mı?

1 Mart 2022 Salı  |   Köşe Yazıları

Mustafa Kemal Eriç

Bütün yüzölçümü savaş cephesine dönüşen Ukrayna’dan saldırı ve çatışma haberleri gelmeye devam ediyor ve bu haberler Rusya lideri Vladimir Putin’in Ukrayna için planladığı sonuç alınana kadar sürecek gibi görünüyor. 

Rusya Genelkurmayının Pazar (Şubat 27) sabahı ülkenin “nükleer savunma güçlerinin alarma geçirildiği” açıklaması, Rusya’nın elbette ciddi bir tırmanmayı göze aldığı şeklinde değerlendirilebilir. ABD yönetiminde bu açıklamaya gösterilen tepki şöyle: “Bu tehdidi savurmak Rusya’ya hiçbir şeye mal olmaz. Ama bu tehdit uygulamaya konursa, Putin ve Rus halkının ödeyeceği bedel ağır olur.” 

Daha önce belirttiğimiz üzere, çatışmalar sürdükçe, karşılıklı açıklamalarla tarafların tutumlarına ilişkin yeni bilgiler alındıkça, bir başka deyişle işgalin toz dumanı yatışmadığı sürece, propagandayla karışık haber ve yorumlar düşüncelerimizi biçimlendirmeye devam edecek. 

Bu çerçevede belki de günlük değerlendirmelerden sıyrılıp tarihe uzun bir bakış atıp bugün yaşananları kuşbakışı bir değerlendirmeyle anlamaya  çalışmak, olaylar üzerinde daha serinkanlı bir yörüngede düşünmeye yardımcı olabilir. 

Kanuni’nin son askeri seferi Zigetvar’dan dönüşünde ölümü (1566) Osmanlı’nın yükselme devrinin sonunu ilan ediyordu. Bundan yaklaşık 20 yıl sonra, ilgisiz görünse de, başka ve önemli bir tarihsel/jeopolitik bir süreç başlıyordu: İngiliz donanması 1588 yılında, o zamana kadar  yenilmesi imkansız sanılan İspanyol donanmasını (Spanish Armada) Manş Denizi’nin sularına gömdü. Bu zaferle İngiliz donanması yalnızca kendi ada devletinin işgalini önlemekle kalmıyor, 20. yüzyılın ortalarına kadar devam edecek olan “üzerinde güneş batmayan” Britanya İmparatorluğunun kuruluş sürecini başlatıyordu. Bir başka deyişle 16. yüzyılın sonunda başlayıp 21. yüzyıla kadar devam edecek Anglosakson egemenliğinin temel taşları bir deniz zaferiyle döşenmeye başlıyordu. 

Bu dönüm noktasının ardından, Osmanlı’nın yeniçeri ve Tımarlı Sipahilere dayanan temel olarak kara kuvvetlerinin muharebe güç ve taktikleri üzerine şekillenmiş savaş stratejileri o dönemdeki küresel askeri güç dengesinde taşıdığı değeri yitirirken akışkanlığı ve hareket kabiliyeti yüksek deniz kuvvetlerinin yayılmacı askeri stratejilerin başarısında çok daha önemli bir rol oynuyordu. Elbette bu Osmanlı Deniz Kuvvetlerinin başarısızlığı anlamına gelmiyordu, Duraklama Devri’nde de Osmanlı donanması Akdeniz’de uzun yıllar başka bir deniz gücünün hegemonya kurmasına izin vermedi. Ama bu da Osmanlı’ya yaramadı, çünkü İngiliz (ve onun yanı sıra Portekiz, Hollanda vs. ülkelerin) donanmaları Akdeniz’i unutup dünya denizlerini ve okyanuslarını fethetmek için yelken açtılar. 

Avustralya, Afrika, Hindistan yarımadası, Çin Denizi’ndeki ada devletleri ve Güneydoğu Asya bu deniz seferleri sonucunda büyük çoğunlukla İngiliz sömürgeleri oldular. Küçük bir ada devleti olan İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bu sömürgelerin kaynaklarını sömürmeye devam etti. Savaşını bitiminde ise başta Hindistan ve Afrika ülkeleri olmak  üzere birçok sömürge bağımsızlığını elde ederken Londra, Anglosakson İmparatorluğunun direksiyonunu Washington’a teslim etti. İki dünya savaşından da en az hasarla çıkan ABD’nin yeni imparatorluğunun hegemonyası iki direk üzerine inşa edildi: Kapitalist ülkelerin ideolojilerini askeri düzeyde savunmak için NATO, ekonomik hegemonyalarını dayatmaları için de iki Bretton Woods kurumu: IMF ve Dünya Bankası. 

Özetleyecek olursak: 16. yüzyılın sonunda başlayan İngiliz/Batı sömürgeciliği 20, yüzyıl sonunda  tümüyle ABD’nin kontrol ettiği dolar ve NATO ile kapitalizmin en ileri aşaması olan emperyalizme dönüştü. Buna "Anglosakson emperyalizmi" demek yanlış olmaz. Çünkü uluslararası diplomaside yazılı olmayan kuralların dikte ettiği ettiği uygulamalar çerçevesinde, BM Genel Sekreterliği de dahil olmak üzere, genel müdürlük düzeyi ve üstüne tekabül eden hiçbir uluslararası atama, ABD, İngiltere ve öteki Anglosakson ülkelerin (Avustralya, Yeni Zelanda ve Kanada) onayı alınmadan gerçekleşmez. 

Peki bütün bunların Ukrayna ile ilgisi ne? 

İlgisi şu: Ukrayna, bu deniz hakimiyeti sayesinde kurulmuş olan küresel hegemonyanın el değiştirerek (Çin-Rusya) Avrasya kara kütlesine devri mücadelesinde ilk çatışma. ABD/Batı/NATO ilk kez yayılma sürecine gösterilen bir direnişle karşı karşıya. 

Kuşkusuz bu çatışmanın sonucu bir sonraki çatışmanın biçimini, şiddetini, boyutlarını ve derinliğini belirlemekte önemli rol oynayacak. Ancak kesin olan şu ki, bu çatışma bir sürecin başlangıcı. Ama Amerikan/Anglosakson imparatorluğunun çöküşünün başlangıcı mı, yoksa Çin/Rusya/Avrasya ittifakının Amerikan imparatorluğuna meydan okuma denemesinin (şimdilik) sonu mu? 
 

Etiketler:  Jeopolitik Rusya