Başa dönmüyoruz kötüye gidiyoruz

Başa dönmüyoruz kötüye gidiyoruz

5 Ekim 2021 Salı  |   Köşe Yazıları

Hasan Erçakıca

Soruna Kıbrıs sorunu çerçevesinde yaklaşmak mı lazım yoksa Türkiye’nin bölgesel konumu ve bunun yarattığı sorunlar çerçevesinde mi? 

Türkiye’nin ABD ve Rusya arasında mekik dokumaya dayalı “yeni dış politikası” bu sorunları başımızı derde sokmadan çözmeye yetecek mi; yetmeyecek mi? 

Artıyor gibi görünen sorunların kaynağı, Amerika Birleşik Devletleri’nin ilan edilmemiş Türkiye karşıtı tutumundan kaynaklanıyor olabilir mi? ABD’nin Türkiye’yi gözden çıkardığını ve Türkiye-ABD ilişkilerinin giderek daha kötü olacağını varsaymak mümkün mü? 

Ortada yanıt bekleyen dünya kadar soru varken, Kıbrıs Rum tarafı Türkiye’nin hak iddia ettiği denizlerde yeni araştırmalara girişiyor. Türkiye yetkililerinin uyarıları yetmeyince Türk savaş gemileri, bu amaçla denize açılan gemileri fiilen engellemeye çalışıyor. Doğu Akdeniz yeniden ısınıyor. 

Hatırlanacağı gibi Kıbrıs Rum tarafı, Doğu Akdeniz’de kendi münhasır ekonomik bölgesi olarak ilan ettiği alanlarda araştırmalar ve sondajlar yaptırmış, Türk tarafı da buna kendi araştırma ve sondaj gemilerini denize çıkararak ve İtalyan petrol devi ENI’ye ait bir sondaj gemisini savaş gemileri marifeti ile engelleyerek yanıt vermişti. 

Önce Rum tarafının, ardından Türkiye’nin araştırmaları durdurulmasının denizlerdeki gerginliği ertelemiş ama belli ki sorunu çözememiştir. Yeniden başa döndük!

İyiye gitmiyoruz 

Sorunun dıştan görünümü başa döndüğümüz izlenimini yaratsa bile bıraktığımız noktada olduğumuzu sanmıyorum. Köprülerin altından çok sular geçti. 

Her şeyden önce Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’ye karşı tutumunun giderek sertleştiğini teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Girit ve Dedeağaç’ta oluşturulan askeri üsler; Rum tarafına silah satışının devam ettirilmesi; Yunanistan’ın silahlanması için sunulan imkanlar ve hepsinden önemlisi Kıbrıs sorununda Rum/Yunan tutumunun desteklenmesi... Rum tarafının Amerika tarafından desteklendiği açık olan İsrail ve Mısır gibi bölge ülkeleriyle olan ilişkilerinin askeri iş birlikleri de dahil olmak üzere gelişmekte olması da cabası... 

Avrupa Birliği ile Fransa’yı anmaya ise hiç gerek yoktur. Onlar zaten Rum/Yunan tarafının yılmaz savunucularıdır. 

Bu durumda Mart ayı öncesi yaşanan yumuşamadan veya “pozitif gündem” oluşturma çabalarından ne bekleniyordu anlamak mümkün değildir.  

Ne istedik, ne bekledik; ne oldu? 

Rusya ile olan ilişkileri ve Suriye rejiminin Türkiye’yi dışta bırakarak bütün bölge ülkeleri ile normalleşmeye başladığını unuttuğumu sanmayın. Bu denkleme onları da kattığımda durumun ne kadar kötüleşeceğinin elbette farkındayım... 

“Başladığımız yere geri döndüğümüzü” söylemek mümkün değil...  

En doğrusu, harcanan tüm çabaların boşa gitmesinin nedenini ve önemini kavramak ve bu nedenleri ortadan kaldırmaya çalışmak olacak sanırım. 

Bu nasıl bir strateji? 

Bu arada, Kıbrıs’ta “iki devletli bir çözüm” dayatmanın yolunu, görüşme sürecini başlatmamakta ve hatta BM Genel Sekreteri Guterres’in yaradana sığınıp “çıkmaza saplandığımızı” ilan etmesinde gördüğümüzü de hatırlatmak gerekiyor. Bütün dünya alem bize muhtaçmışcasına “biz oynamıyoruz” diyeceğiz ve mahallenin bütün çocuklarının bizi yeniden oyuna çekmek için yalvarmasını bekleyeceğiz...  

Bu nasıl bir stratejidir, anlayana aşk olsun! 

Hem yalnızız; hem güçsüzüz; hem de kendimizi olduğumuzdan güçlü göstererek postu yere vurmuyor; herkese posta koyuyoruz! 

Ne başladığımız yerdeyiz; ne de bıraktığımız noktada... Giderek daha kötü duruma düşmekte olduğumuz o kadar açık ki bunu fark etmemek için kör olmak  yetmez; bütün duyu organlarını kaybetmiş olmak gerekir. 

Bu durumda Kıbrıs sorununa sadece “Kıbrıs’ın sorunu” olarak bakmak lüksünü kaybettiğimizin altını da çizmek istiyorum tabii... Artık Kıbrıs sorunu yoktur, Türkiye’nin dış politika sorunu vardır!