'Bağzı şeyler...'

'Bağzı şeyler...'

12 Mayıs 2021 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Emre Dilek

İlk defa "Gezi Direnişi" zamanında bir duvar yazısı olarak ortaya çıkmıştı o slogan. Her şey o kadar iç içe girmişti ki kimin kahrolup kimin yaşayacağı çok muğlaktı. Kimi yaşasınlar kötü sınav verirken, kimi kahrolsunlar ise beklenmedik şekilde çoğulcu demokratik refleks gösterebilmişti.

İşte bu ahval ve şeraitte kimseye ayıp olmasın diye Gezi’nin yarattığı o harika mizah ortamında duvarda beliriverdi "Kahrolsun Bağzı Şeyler." İdeolojilerin, düşüncelerin iç içe geçmesi çağımızın bir olgusu. İlişkiler ve toplum çok girift olduğundan hiçbir şey artık siyah beyaz şeklinde net değil. Ortalama 500 kişilik parlamentolarda merkez sağ, merkez sol ve yanına iki tane de merkezin hafif dışında parti ile yani 4 renk ile yönetilebilir bir toplumdan çok farklıyız artık. Bu dört rengin onlarca tonu mevcut günümüzde ve bu yüzdendir ki parlamenter demokrasinin yönetme konusundaki sancıları tüm dünyada gözlenebiliyor. Bu sancılar ile alakalı olduğunu düşündüğüm gündemdeki ‘’Bağzı’’ şeyler hakkında bir şeyler söylemek istiyorum bu yazıda. 

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sosyal medyada özellikle de sol tandanslı kişi ve kurumlarda son zamanlarda sıkça dile getirilen bir konu var. Halkların kardeşliği, yoksulluk, eşitlik ve sömürü bağlamı ile bolca tartışılıp konuşuluyor. Bu konu Covid-19 aşısındaki patent hakkının feshedilmesi. Halkların kardeşleri ve solcular birden çok şaşırdılar çünkü kapitalizmin ağababası Amerika Birleşik Devletleri, Dünya Ticaret Örgütü toplantısında aşı patentinin kaldırılması konusunda teklif sunacağını belirtti. Ayrıca patent açıklansın diye üstünde durulan aşı da özellikle Biontech, kimse isminde "halk cumhuriyeti" geçen Çin’in aşısının patenti halka açıklansın demiyor ya da Sputnik. Neden çünkü Biontech en iyisi ve en çok parayı o kazandı. Öte yandan Refik Saydam Aşı Üretim Enstitüsünü kapatan bir ülkenin "patent serbest kalsın" söylemi de benzer şekilde ciddiye alınacak bir tavır değil. Bir de Hindistan örneği var aşağıda değineceğim ona da... 

Avrupa’dan en çok plastik çöp alan ülke geçen sene de Türkiye oldu 659,960 ton plastik atık ithal ettik. Türkiye'nin plastik atık ithalatı son 16 yılda 196 kat, son 1 yılda %13 arttı. Esasında birçok kere göze görünür hale gelmesine rağmen basınımızın rağbet göstermediği bir konu. İlk defa 2019 Eylül İzmir Kemalpaşa'da yasal olmayan bir şekilde İtalya'dan "plastik atık" kodu ile ithal edilen 500 ton çöp, bir evin bahçesinde bulunması ile ortaya çıkmıştı. Çin 2018 yılına kadar Avrupa’daki plastik atığın %70’e yakın kısmını alıyordu, sonra durdurdu.  

Muhtemelen bazı girişimciler bunu ticari bir fırsat olarak gördü çünkü o yıldan itibaren Türkiye’nin çöp ithalatı tavan yaptı ve şu andaki verilerle Avrupa’nın çöplüğü durumunda. Avrupa’nın atıklarının son gittiği ülke bazlı istatistikte Türkiye 13,7 milyon ton ile ilk sıradayken ikinci ülke Hindistan 2,9 milyon ton seviyesinde. Neticesinde Adana’nın kenar mahallerinde arsalara atılmış tonlarca çöpün günler boyu yandığı görüldü. Bu çöplerin İngiltere kaynaklı olduğu tespit edildi. Bir süre sonra yine Adana’da yol kenarında yanan tonlarca çöpün bu sefer Almanya kaynaklı olduğu ortaya çıktı.  

Bu konu sosyal medyada yer bulmuşken ulusal medyanın çok ilgisini çekmedi. Fakat çöpünü az gelişmiş ülkelere satan kötü ülkelerin ‘"bağzı" kahrolası medya kuruluşları titiz araştırmalar sonucu bunları belgesel niteliğinde haberleştirdi. Bunlar arasında Alman NDR ve ARTE, İngiliz BBC ve Guardian gazetesi Hollanda’da ise Lighthouse Gazeteciler Birliği’nin çalışması gösterilebilir. Birçoğu bunu kendi ülkelerinin meclislerin gündemine alınmasını sağladı. Umarım bizim meclis ve medya da gündemine alır bir gün. 

Rize’nin İkizdere ilçesinde taşocağı yapılmasına karşı çıkan köylülerin direnişi sırasında duydum "Gitsin yandaki köye yapsın niye buraya yapıyor taş ocağını..." yolundaki açıklamayı. Hatta şöyle de diyorlardı: "Cengiz olacak zengin, gitsin başka bir yerden taş alsın. Biz hiçbir şeye karşı değiliz." Medyada yer aldığı şekli ile iktidara yakın olduğu tescilli firmaya direnen köylüler son seçimde % 98 civarında Cumhur İttifakı'na oy vermiş. Üstelik yine kendileri, "Cengiz size hayvan vereceğim, öteberi vereceğim dedi verdi de ama sonra kepçe soktu" diyorlar. Hiç merak etmemişler hayvanı, öteberiyi niye verdi firma diye. Benzer olay Ege taraflarında da olmuştu bir zaman önce, bir firma zeytinlikleri satın alıyordu, sonra "bağzı" köylüler "Sana az verdi bana fazla verdi" diye kavga ederken dozerler girince zeytinliklere direniş başlatmışlardı firmaya karşı. En son Gürdere’nin muhtarı, "Biz devletimize şikayetimizi anlatıyoruz. Dışarıdan gelen gruplar girişimimize engel oluyor. Bu bilinsin" demişti. Sonuçta anlaşılan şu ki köylünün çevreyi ya da doğayı koruma diye bir derdi yok. Köylü milletin efendisidir sonuçta. Vardır bir bildikleri.

Krematoryumlarda yer kalmadığı için insanlar ölülerini sokaklarda yakıyor Hindistan’da. Sağlık sistemini çökme noktasına getiren Covid salgını kritik düzeyini sürdürüyor. Günlük ölü sayısı 4 binlere ulaşmış durumda 8 Mayıs’ta da 4 bin 133 ölüm kaydedildi. Günlük olarak en fazla vaka ve ölüm kaydedilen ülke olan Hindistan'da toplam vaka sayısı 22 milyon 295 bin 911’e, toplam can kaybı sayısı 242 bin 398'e ulaştı. Ülkede 3 milyon 700 binin üzerinde aktif hastanın tedavisi sürüyor. Gerçek rakamların bu sayılarım çok üzerinde olabileceğine yönelik endişeler var.  

Bütün acılar yaşanırken ve salgın kontrolden çıkmışken aşıyı bize bedava verin diyen Hindistan Başbaşkanı 134 Milyar rupiye ki, yaklaşık 2 milyar dolar ediyor, yeni bir saray yaptırma kararı aldı. Batı Bengal Bakanı Başbakan'a Covid-19 mücadelesi için kullanılan tüm tıbbi malzeme ve ilaçlarda gümrük ve verginin kaldırılmasını talep eden bir mektup iletmiş. Yani şu durumda bile vergisi gümrüğü varmış bunların.

Pandemi sürecinde servetlerini katlayan tanıdık bildik Bill Gates, Jeff Bezos gibi kişilerin yanı sıra "bağzı" daha az gelişmiş ülkelerdeki girişimciler de bu furyadan nasibini aldı. Beleş aşı isteyen Hindistan’da oksijen yetersizliği de ortaya çıkmıştı, haberlerden takip etmişsinizdir. Forbes en zenginler listesinde 10. sırada olan Mukesh Ambani 88 milyar dolarlık servetinin yarıya yakınını son bir yılda pandemi sürecinde elde etmiş, ülkenin en büyük sıvı oksijen üreticisi. 

Gündüz Vassaf’ın "Cehenneme Övgü" adlı kitabında "seçmeme özgürlüğü" diye bir bölüm var, bir kısmını alıntılıyorum burada. 

"Demokrasi deyince çoğumuzun aklına seçme özgürlüğü geliyor, totalitarizmin de seçme şansından yoksunluk anlamına geldiğini düşünüyoruz. Seçme hakkı ve neyin seçildiği, bizim için çok önemli. Bu hak kişiliğimizin bir uzantısı, kimliğimizin bir parçası. Ancak sürekli değişiklik ve belirsizlik gösteren bu evrende, her türlü seçim bir iddia ve gösteriş eyleminden ibaret. Bir seçim yaparken, bütünü düşünme ve kavrama fırsatını kaçırıyoruz. Seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir. Seçmekle, kendini haklı gören, başkalarını mahkûm eden insanlar haline geliyoruz. Bir tarafı, herhangi bir tarafı tuttuğumuz anda, totaliter olup çıkıyoruz."

İki kutuplu dünyada her şey daha kolaydı. Ya bizdensin ya onlardan, çok kutuplu çok renkli toplumda kafalar allak bullak. Kim fakir kim zengin, kim halkçı kim kapitalist vs. Muhtemelen bundan dolayı politikacıları seçme işinde beceriksiz. Ve acaba diyorum eski Yunan'daki sistem uygulansa nasıl olur? Eski Yunan’da "Ostrakismos" denilen bir oylama sistemi varmış. Şehrin yönetimindeki ya da üst düzey görevdeki kişilerin çok sivrilip tek adamlığa yani tiranlığa dönüşmemesi için onları 10 yıllığına şehirden sürgün eden bir oylama sistemi. "Ostrakismos" çanak çömlek mahkemesi diye ifade ediliyor, Vatandaşlar şehirden gitmesini istedikleri yöneticinin ismini kırık bir çömlek parçasına yazıyorlar. Altı binin üstünde oy çıkarsa o kişi 10 seneliğine sürgüne gönderiliyor.  

Yazının girişinde belirttiğim gibi bu kadar çok ve birbirine yakın yaşam tarzı, düşünce ve ideolojinin olduğu yerde, ütopik bir düşünce ama madem kim yönetecek seçimini sağlıklı yapamıyoruz, kimin yönetmeyeceğini belirlemeyi denesek nasıl olur?