'Babil'den Sonra' Rusya

'Babil'den Sonra' Rusya

2 Haziran 2021 Çarşamba  |   Günlük

Açık Radyo'da yayınlanan Babil'den Sonra programını hazırlayan ve sunan Ercüment Gürçay, gazeteci Cenk Başlamış'la Rusya, Rus müziği ve Medya Günlüğü üzerine bir söyleşi yaptı. (Programda çalınan şarkıları ve yayının tamamını dinlemek için tıklayın)

***

-Herkese merhaba. 95-0 Açık Radyo’da Babil’den Sonra programına Rus müziğinin primadonnası Anna Pugaçova’dan dinlediğimiz bir şarkıyla başladık. Pugaçova şarkısında “Gittiğin yere beni de götür” diyordu. Bugün programda bir konuğum var. Daha doğrusu program ortağım demek daha doğru olacak. Anımsayacaksınız geçen yıl İnternet gazetesi Medya Günlüğü’nün kurucusu Cenk Başlamış ile yıllardır tutkuyla takip ettiği Genesis grubunu konuştuğumuz bir program yapmıştık. Cenk beyle geçen hafta hayata veda eden gazeteci ağabeyimiz Adnan Genç aracılığıyla tanışmıştık ve o programda gelecek zamanlarda da birlikte programlar yapmaya Rusya’yı ve Rus Müziğini konuşmaya devam etmeye karar vermiştik. Bu bağlamda bugün Medya Günlüğü ve Babil’den Sonra’nın ilk ortak programını yapıyoruz diyebilirim. Cenk Bey hoş geldiniz. Sizinle Adnan Genç aracılığıyla tanışmıştık ama ne yazık ki geçtiğimiz hafta 17 Mayıs’ta onu kaybettik. Bu programla birlikte geçen hafta olduğu gibi Babil’den Sonra’da Adnan abiyi anmaya devam edeceğiz. Adnan abi için ne söylenebilir…?  

-Evet çok üzücü. Kendisini neredeyse 40 yıldır tanıyordum. Milliyet’e girdiğimde tanışmıştık. Son derece güler yüzlü, esprili bir insandı. Son zamanlarda sağlık sorunları vardı. Bir bakım evinde kalmaya başlamıştı. Buna rağmen çok üretkendi. Medya Günlüğü dahil çok sayıda internet sitesi için sürekli yazı yazıyor, röportajlar yapıyordu. Dediğiniz gibi bizi tanıştıran da Adnan’dı. Bu sayede aralık ayında Genesis'le ilgili bir program yapmıştık. Benim açımdan tarihi bir yayındı çünkü işin aslı ne müzik uzmanıyım ne de Genesis. Sadece Genesis'i çok seven ortalama bir müzik severim. 37 yıllık gazeteciyim ama müzikle ilgili ilk yazımı programınızdan kısa bir süre önce yazmıştım. Siz de sağ olun Adnan vasıtasıyla o yazıyı okuduktan sonra beni ve Genesis'i programınıza konuk etmiştiniz. O programda Babil'den Sonra dinleyicilerine Rus müziği ile ilgili  bir program sözü vermiştik. Biraz gecikmeyle de olsa bugün sözümüzü tutuyoruz... 

- Aslında benim gönlümde zaman zaman Medya Günlüğü & Babil’den Sonra ortak programı yapmamız. Rus müziği Babil’den Sonra eksikliğini hissettiğim bir müzik oldu. Çok iyi bildiğimi söyleyemem. Belki bundan sonra da zaman zaman ortak programlar yapar, Rusya’yı ve müziğini konuşmaya devam ederiz.

-Elbette, seve seve

-Bugün Rus müzikleri çalacağız. Bu şarkıları siz seçtiniz. Programın başında dinlediğimiz şarkıdan başlayalım mı? Pugaçova’nın Rus müziğindeki yeri nedir? 

-Programı Alla Pugaçova ile açmanın daha doğru olacağını düşündüm. Neden diye soracak olursanız, Rusların ifadesiyle söylüyorum: O bir primadonna. Ya da şöyle söyleyebilirim: Türkiye'de Ajda Pekkan neyse Rusya'da Alla Pugaçova o. 1965 yılında başladığı kariyeri boyunca hep bir numara olmuş, plakları yurt dışı dahil 250 milyondan fazla satmış bir süper star. Ayrıca, sadece şarkılarıyla değil özel yaşamıyla da, sık sık evlenip boşanmasıyla hep gündemde olan bir isim. Minik bir bilgi: Eski kocası Philipp Kirkorov. Peki Kirkorov kim diye soracak olursanız, o da Tarkan'ın şarkılarının Rusçasını söyleyerek üne kavuşmuş bir sanatçı. Pugaçova'dan dinleyeceğimiz şarkı “pozovi menya s toboy”. Türkçeye “beni de yanına çağır” ya da “gittiğin yere beni de götür” diye çevirebiliriz. 1997 yılına ait bir beste. Sözleri Rusya'da tüm zamanların en çok sevilen 100 şarkı sözü arasında 23. sırada yer alıyor… 

-Peki, seçtiğiniz şarkılara geçmeden önce bilmeyenler için Rusya ile ilginizi sorayım... 

-Söylediğim gibi 37 yıllık gazeteciyim. Bunun 21 yılı Milliyet gazetesinin Moskova temsilcisi olarak geçti. Kendimi çok şanslı bir gazeteci görürüm çünkü Moskova'da çok tarihi bir dönemde görev yaptım. İlk gittiğimde 1989'du yani Sovyetler Birliği'nin son yılları. Sovyetler Birliği'ni gördüm, yıkılışını gördüm, Rusya'nın demokrasi ve piyasaya ekonomisine geçmeye çalıştığı kaos dolu 1990'ları gördüm, derken 2000'li yıllar, Putin'in iktidara gelişi ve Rusya'nın yeniden ayakları üzerine doğrulması. Bütün bunlar Rusya'nın yakın tarihindeki dönüm noktası olaylar. Ben de tarihe tanıklık etme hatta tarih yazılırken bizzat içinde yaşama olanağı etmiş şanslı bir gazeteciyim. Moskova'dan döndükten sonra da Rusya'yı, Türk-Rus ilişkilerini takip etmeye devam ediyorum. 

-Rus müziğini sever misiniz? 

-Dediğim gibi ortalama hatta tutucu bir müzik dinleyicisiyim, gözüm Genesis’ten başka bir şey görmüyor! Dolayısıyla Rus müziğine özellikle ilgi duyduğumu söyleyemem. Fakat sonuçta yetişkin hayatımın önemli bir bölümünü geçirdiğim ülkeyi her açıdan tanımaya gayret ettim. Yaşadığınız ülkenin gündemini takip ederken toplumda dinlenen müziklere, sevilen şarkıcılara uzak durmanız haliyle mümkün değil, zaten gazetecilik açısından doğru da değil. 1990'ları Rus müziği için bir Rönesans olarak görüyorum. Toplum ve sanatçıların üzerindeki baskı kalkınca genç ve yetenekli çok sayıda şarkıcı ve grup ortaya çıktı, çok güzel besteler çıktı. O dönemde benim de severek dinlediğim bir sürü şarkı var. Şunu da söylemek isterim, seçtiğim şarkılar tümüyle benim müzik zevkine uygun. Yani Rus müziğini ya da farklı türlerini tanıtmaya çalışmayacağım. Benim yerimde başkası olsa bambaşka parçalar seçerdi muhtemelen. 

-Dilerseniz bir şarkı arası verelim mi, siz anons eder misiniz? 

-Rus müziği uzmanı olun ya da olmayın böyle bir programda bence mutlaka çalınması gereken bir şarkıcı var: Vladimir Vısotskiy. Tek kelimeyle bir efsane. 1980 yılında öldüğünde sadece 42 yaşındaydı. Bugün Lenin'i bilmeyen Rus gençlerinin neredeyse tamamının Vısostkiy'i tanığını söylersem ünü hakkında herhalde bir fikir vermiş olurum. Sadece şarkıcı değil ozan, tiyatro ve sinema oyuncusu. Bilinen anlamda siyasi muhalif demek doğru olmaz ama tarzı egemen Sovyet sanatı çizgisi dışındaydı ve gerçek bir halk sanatçısıydı. Sözünü ettiğim Rus ruhunu en iyi yansıttığı düşünülen sanatçıların başında. Onun çok sevilen bir şarkısı. Koni priveldivıy yani titiz atlar.  

-Peki, biraz da uzun süre yaşadığınız Rusya'dan söz edelim. Rusya nasıl bir ülke, Ruslar nasıl insanlar? 

-Özellikle benim gittiğim zamanlar, Sovyetler hiçbir ülkeye benzemiyordu. Daha doğrusu oradaki sistem, bize, bize derken Türklere, Almanlara ya da Japonlara yani kapitalist sistemde yetişmiş herkese yabancıydı. Bu sistem devletin vatandaşa birey olarak hiçbir hakkı bulunmadığını her gün kafasına vura vura gösteren bir sistem. Belki yola iyiniyetli çıkılmış ama sonradan her şey ters yüz olmuş. İnsanların en basit gündelik ihtiyaçları için mücadele vermek zorunda kaldıkları bir düzene dönüşmüş… 

-Komünizmden mi bahsediyorsunuz? 

-Hayır, hayır. En azından benim gittiğim zamanlar ortada komünizm falan yoktu, kalmamıştı. Devlete çöreklenmiş bir grup ayrıcalıklı insanın yönettiği bir sistem vardı ve bu sistemin hiçbir ideolojisi yoktu. Dolayısıyla Sovyetlerin yıkılmasını komünizmin yenilgisi olarak yorumlamak son derece yanlış olur... Deminki Ruslar nasıl insanlar sorusuna da kısaca yanıt vereyim. Ruslar başka hiçbir ulusa benzemediklerini, herkesten farklı bir kültürleri olduğuna inanıyor ve buna da kısaca “Rus ruhu” adını veriyor. 

-Peki, biraz da siyasete girelim.. Rusya ile Batı arasında bitmeyen bir gerginlik var. Sizce bu gerginliğin kaynağı ne? 

-Bence şu: Rusya çok önemli ve özellikle doğal kaynaklar açısından zengin bir ülke. Batı'nın derdi, Rusya'nın ayakları üzerinde doğrulmasını engellemek. İşte bu yüzden Sovyetler dağılır dağılmaz NATO ve Avrupa Birliği hemen Rusya sınırlarına yaklaşmaya, kuşatmaya başladı. Rusya da imparatorluk geleneğinden gelen bir ülke. Kendi sınırları içinde yaşamayı kabul etmiyor. Rusya'nın ve Putin'in ABD'ye karşı olan tavrı nedeniyle dünyada ve Türkiye'de çok sempatizanı olduğunu da biliyoruz. Ama Rusya ile Batı arasındaki kavga, biraz argo olacak ama bence aslında kayıkçı kavgası. Yani Amerikan emperyalizmine karşı çıkıp da Rusya'yı desteklemek biraz ironik. Çünkü sonuçta Rusya da emperyalist bir ülke. Sadece ABD kadar güçlü değil. 

-Bir ara verip sıradaki parçamıza geçelim mi? 

-Programın başında sözünü ettiğim 1990'lardan bir şarkı var. Valeriya söylüyor. Ama önce bir parantez açayım çünkü konu ne olursa olsun bir şekilde siyasete bağlanıyor. Valeriya da Putin'i desteklediği için bayağı tepki gördü. Bunun üzerine, “Kimse beni satın almadı” diye kızgın bir açıklama yaptı. Ayrıca, Rusya'nın Kırım'ı ilhakına destek verdiği için Litvanya ülkeye girişini yasakladı. Kısa bilgi bu kadar. Valeriya'nın söylediği şarkının adı Samolyot yani uçak...  

-Rusya konusuna biraz ara verip internet gazeteniz Medya Günlüğü'nden söz etmek istiyorum. Dinleyicilerimize anlatır mısınız, nedir Medya Günlüğü, nasıl kuruldu? 

-Aydın Doğan'ın Miliyet'i Demirören Grubu'na satmasının hemen ardından yani 10 yıl önce tam bugün, 31 Mayıs 2011'de gazeteden ayrılma kararı aldım. Duygusal açıdan herhalde hayatımın en zor kararıydı çünkü 25 yıldır çalışıyordum ve aslında hiç ayrılmak istemiyordum ama gerçekçi baktığımda beni yetiştiren Milliyet'in yerinde yeller estiğini ve gazetenin son sürat duvara giden bir kamyona benzediğini görüyordum. Kalsaydım geceleri yastığa başımı koyduğumda vicdan azabı çekecektim. Ben de ayrılmayı seçtim. Derken Medya Günlüğü'nü kurdum. Başlangıçtaki amacım medya eleştirisi yapmak ve Rusya ile ilgili konularda yazı yazmaktı. Haber sitesi olsun istemedim çünkü kimse kusura bakmasın bugün haber sitelerinin çoğunun gazetecilik yaptığını düşünmüyorum. Tek yaptıkları ajanslardan gelen haberleri başlığını bile değiştirmeden yayınlamak. Medya eleştirisi diye yola çıktım ama zaman içinde Türkiye'de medya tek tipleşmeye, insanların özgürce yazabileceği mecralar daralmaya başlayınca fikir yazıları da yayınlanan bir siteye dönüştü kendiliğinden. Gazeteci olsun olmasın herhangi bir konuda yazmak isteyen ama yazacak yer bulamayan insanlara bir pencere açmaya çalışıyorum ki bu beni son derece mutlu ediyor. Siyaset yazan da var futbol da, sanat yazan da var felsefe de. Kendine göre bir misyon sitesi. Haber sitelerinden farklı olarak içeriğinin büyük bölümünü kendi üretiyor yani özgün. Sloganı bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi. Bağımsızlık konusuna çok önem veriyorum, bu nedenle de kesinlikle reklam almıyorum. Türkiye'de, tabii var olan koşullar içinde özgürce, doğru olduğuna inandığım gazeteciliği yapabildiğimi söyleyebilirim. Bu anlamda mutluyum. 

-Babil'den Sonra dinleyicileri ne yapabilir Medya Günlüğü için? 

-Dediğim gibi kesinlikle maddi destek talebim yok. Siteyi, sosyal medya hesaplarını takip ederlerse sevinirim. Güzel yazılar çıkıyor. Buradan bir çağrı da yapayım. Babil’den Sonra dinleyicileri arasında müzikle ilgili yazı yazmak isteyen varsa Medya Günlüğü’ne gönderebilir. Tabii her yazının yayınlanacağı garantisi veremem görmeden ama çok titiz bir şekilde değerlendirileceği sözü verebilirim. 

-Sırada hangi şarkımız var? 

-Rus müziğine aşina olmayanların bile duymuş olabileceği bir şarkı: Oçi Çorniye. Sözleri Ukraynalı şair Yevgeniy Grebyonka'ya ait, 1870'lerde yazılmış. Kesin olmamakla birlikte bestenin Alman Florian Hermann'a ait olduğu sanılıyor. Dünyada en çok bilinen Rus romanslarından biri. Hemen hemen bütün Rus sanatçılar bu şarkıyı söylemiş ama ben opera sanatçısı Dmitriy Hvorostovski'nin söylediği versiyonu seçtim. Nedeni şu: 2017'de, dinleyeceğimiz şarkıyı seslendirdikten bir iki ay sonra 55 yaşında kanserden hayatını kaybetti. Şu anda Moskova'da Nazım Hikmet'in de yattığı mezarda yatıyor. Şarkı bir kadının güzel, kapkara gözleri için yazılmış. 

-Artık programın sonuna geliyoruz. Son şarkıyı anons etmeden önce söylemek istediğiniz bir şey var mı? 

-Evet var. Öncelikle bu programı birlikte yapma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Programın başında Genesis'ten söz etmiştik. O programda bana hiç konserine gidip gitmediğimi sormuştunuz. Ben de maalesef gidemediğimi söylemiştim. Fakat şimdi böyle bir şans doğdu. Genesis 14 yıl aradan sonra Britanya'da turneye çıkıyor eylül-ekim aylarında. Aslında daha önceydi ama koronavirüs nedeniyle iki kez ertelendi. Ben de iki arkadaşımı Glasgow'daki konsere gitmek için ikna ettim. Tabii, salgın nedeniyle çok belirsiz bir ortam var ama her şey yolunda giderse hayatımın ilk ve herhalde maalesef son Genesis konserine gideceğim. Son diyorum çünkü grubun çekirdeğini oluşturan Phil Collins, Tony Banks ve Mike Rutherford artık 70 yaşında. Bir daha konser vermeleri zor görünüyor. Eğer başarır da Glasgow konserine gidebilirsem izlenimlerimi Babil'den Sonra'da paylaşmayı çok isterim... Gelelim son şarkıya.. Programın başında kaybettiğimiz gazeteci dostumuz Adnan Genç’i anmıştık. Son şarkımız da Adnan’ın sevdiği ünlü Rus grubu DDT’ten olsun. Adnan’ı da böyle anmış olalım. Şarkının adı Rodina yani vatan.