Angela Merkel’in huyu...

Angela Merkel’in huyu...

25 Temmuz 2021 Pazar  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

Almanya’nın efsane başbakanı Angela Merkel ile yapılan bir röportajı okumuştum. Ben hala kiler alışverişi yapıyorum, diye yakınıyordu. Bölünmüş Berlin öncesinde Komünist Doğu Berlin’de büyüdüğü için yiyecekleri toptan alma alışkanlığı olduğunu anlatıyordu. Kapitalist batının başbakanıydı ama yiyecek depolamaktan vazgeçemiyor ve bundan dert yanıyordu.  

Gençler kileri bilmez ama ben kilerli bir evde büyüdüm. Mutfağın dibinde derin mi derin, yerden tavana koca bir kiler dolabımız vardı ama söz ettiğim o bile değil, evin küçük bir odası da kiler olarak ayrılmıştı. Kışa girerken çuvalla patates soğan alınır, oraya konurdu. Beyaz peynirin adı Ezine değil Edirne’yken bir kalıp değil bir teneke alınırdı. Teneke de birkaç kilo falan değil söyle benim yarı belime kadar gelen ağzı lehimli kocaman şeylerdi. O zamanların modası Sana yağı paketleri de birer ikişer değil kolilerle alınırdı. Sanırım 250 gramlık 24 paket bir koli olurdu. Makarna paketleri de koliyle beklerdi kilerde, pirinç de koca torbalarla. Tek tek anlatmamayım ama her şey toptan alınıp depolanırdı. Her şey de satın alınmazdı. Salçalar, reçeller, turşular, kuru yufkalar, kurutulmuş meyveler, çirozlar, salamuralar da evde hazırlanır ve depolanırdı. Bunca şeyi depolamak için de karanlık ve serin bir oda gerekirdi. Genellikle sonbaharda hazır edilen bu kışlık erzak, evler sobalı olduğu için ve evin her yeri ısıtılmadığından "soğukluk" diye de anılan kilerde bekletilirdi ve bozulmazdı.  

Sanılmasın ki o dönemde bolluk vardı. Tersine kiler alışkanlığı yokluğun sonucuydu. Sincapların bulduğu her bir tohumu sonrası için toplayıp gömmesi gibi, sonrasında aç kalmamak için vardı kiler. Merkel’in bahsettiği de oydu. Oysa zaman değişmişti, yeni dünyaya uyum sağlamak gerekiyordu. Bizim evin kileri de zamanla ufala ufala yok oldu. 

Ancak âdet değiştirmek zor oluyor. Yiyecek namına ne istesen bin bir çeşidini bulabileceğin güzelim Kadıköy çarşısının dibinde yaşarken ben de evde yiyecek depolamayı sürdürüyordum. Kaloriferli ve nemli dairemde pirincim kurtlanıyor, mercimeğim böcekleniyor, patatesler filizleniyordu. "Hâlâ kiler alışverişi yapıyorum" diye yakınan Merkel ile aynı dertten muzdarip olduğumu anlıyor, kendime kızıyor ama huyumu değiştiremiyordum.  Sincaplar gibi depolamaya ihtiyacım yoktu ama alışkanlıklar kolay değişmiyor.  

Parayı bir yana bırakırsak, artık istediğimiz zaman istediğimiz yiyeceğe erişebiliyoruz. Sebze meyvelerin mevsimi kalmadı, sadece senenin belli günlerinde yetişmiyor. O yüzden meyveyi kışın da yiyelim diye şekerde kaynatmaya da gerek yok artık; reçelin gereği kalktı. Sebzeyi yetişmediği dönemde de yiyelim diye tuzlu suya gömmenin mantığı da kalmadı; turşunun gereği yok artık. Hazır bolken balıkları çiroz ya da lakerda yaparak saklamanın da hiçbir gereği yok. Salça kaynatmanın, yufka açmanın, çuvalla patatesin, tenekeyle peynirin mantığı ne olabilir ki âdetten başka. Âdetler dirense de dünya değişti. Ben de değiştim ama azıcık. Ne anam gibi turşu ve reçel yapıyorum ne babam gibi çiroz ve lakerda. Mevsimi de olsa hiçbirinin de sonraya saklanacak bolluğu da olmuyor zaten o da ayrı mesele. Bütün mevsim için yiyecek depolamak ana babalarımızın çağında kaldı ama ben hala kuru gıdaları aylık, sebze meyveleri haftalık alıyorum, günlük alışveriş yapmayı beceremiyorum. İçimize işlemiş olan yarın korkusu yüzünden kilerciliğimiz sürüyor. 

Amerika’da da bu gözle market arabalarına bakıyorum, büyük çoğunluğu tepeleme dolu. Gerçi ana eleman bizim gibi patates soğan değil ama gene de yığıntılar dağ gibi. Biralar, kolalar, boyalı meyve suları, cipsler, envaiçeşit çöp yiyecek koliyle alınıyor taneyle değil. Mahalle ne kadar yoksulsa market sepetleri de o kadar toptancı oluyor. Zengin mahallerin lüks marketlerinde ise sepetlerde sadece birkaç parça. Yiyecek içecek depolamanın mantığı her kıtada aynı çünkü kiler yarının korkusu. 

Yarın aç kalırım korkusunu bilmeyen bazı Amerikan evlerine yemeğe davet edildiğimde gözlemlediğimse şu: Öncesinde beslenme alışkanlığını soruyorlar. "Vegan mısın, et yiyor musun ya da kara da yaşayan hayvanları mı suda yaşayanları mı tercih ediyorsun" gibi. Sonra da sana bu kapsamda bir menü öneriyorlar, örneğin "Köfte yiyelim öyleyse" diyorlar. Söyledikleri gibi köfte ikram ediyorlar ama tıpkı lokantada sipariş vermişsin gibi bir tabak. Devamı yok. Salataysa salata, tatlıysa tatlı da var ama o da aynı öyle, tam kararınca, fazlası yok. Aç kalmıyorsun ama gözün de doymuyor bir zenginin sofrasında. Bizim gibi sofranın ortasına çeşit çeşit yiyecek yığıp, "Şunu da ye Allah aşkına, bundan da tat yoksa küserim" demeyi bilmiyorlar. Sevdiğini istediğini önceden anlayıp sadece onu getiriyorlar önüne, bitiyor.  

Aradaki fark kültür farkı elbette ancak kültür farkının nedeni ne ola ki? 

Niye Amerika’nın da yoksulu bizim gibi depocu da zengini sayıyla satın alıyor. Niye Merkel hâlâ kiler alışverişi yapıyor ve ben Amerika’da bile pirinci kurtlandırıyor, patatesi çimlendiriyorum. Bu sorunun cevabını kitapta buldum. 

Kadıköy dünyanın en zengin yiyecek çarşısına sahip olduğu gibi kitapçı açından da çok zengindir. Ben bu zenginliği de doyasıya yaşadım. Neredeyse her hafta bir kitapçı ziyareti yapardım. Marketten çıkar gibi elim kolum kitap poşetleriyle dolu çıkmaktan da müthiş haz alırdım. Çok iyi bir okurumdur diye çok övünürüm ama iyi okur tanımına uymaz biçimde abur cubur okurum. Eve yeni kitaplarla girdiğimde ne almışım diye bakan eşim isyan ederdi. "Bu kitabı okuyan şu kitabı okuyanla aynı kişi olamaz, bir insanının bu kadar mı kitap zevksizliği olur" diye benim tıka basa çöp yiyeceklerle dolu market sepetlerini küçümsemem gibi tepki gösterirdi kitap seçkime. Ne yapayım mantık aynı, gözüm aç benim; kitaba doymuyorum. 

Abur cubur kitap okumaktan asla şikâyetçi değilim. Hiç bilmediğim dünyaların kapılarını açıyor bana o kitaplar. Herkese öneririm; ilgi alanına girmeyen konularda da okumak büyük bir zenginlik sağlıyor insana. Ancak konunun başka bir boyutu var. Her zaman okuyacağımdan daha çoğunu alıyor olmam. İyi okurum dedim ya, en azından her gün yüz sayfa okurum ama aldıklarımı bu hızla bitirmemin mümkün olmadığı ortadayken gene de fazlasını almamdan tıpkı yiyecek depolamam gibi kitap depolama alışkanlığımdan söz ediyorum. Sonra okurum diye birikip evi dolduran kütüphaneden söz ediyorum.  

Kitap yiyecek gibi beklemekle çürümez kurtlanmaz, tersine değerlenir, niye biriktirilmesin ki?   

Yıllar önce arkadaşım Adnan Genç, benim evin Kadıköy çarşıya çok yakın oluşunun ne kadar iyi olduğundan bahsedip, kendi evinin uzaklığından yakınınca, "Sen de sat evini taşın merkeze" demiştim. Periferde iki katlı bir evi vardı, onu satsa merkezde minik bir daire alabilirdi. Artık tek kişi yaşadığı için büyük eve zaten ihtiyacı yoktu. "Kütüphanemi ne yapacağım o zaman" dedi. "Ver bir yerlere canım, dağıt gitsin hepsini" deyişime de gözlerini belerterek itiraz etti. "Ne çok kitap var bende, üstelik ne kadar özel kitaplarım var, onları elde etmek için ne kadar uğraştım sen biliyor musun" diye kızdı.  Eminim çok değerli kitapları vardı. İyi de okumuşsa okumuştu, okumamışsa zaten okuyacak değildi ki, niye saklıyordu.  

"Dağıt gitsin" deyişimin gerçek kitap okurlarını nasıl zıplatacağını biliyorum. İyi de kitap biriktirmemizin mantığını neden sorgulayamıyoruz?  Benim kütüphanem Adnan’ınki gibi özel değeri olan kitaplar açısında zengin değildi ama sayıca zengindi. Sonra bir gün, binlerce kitabımı terk edip dünyanın öte ucuna göç ediverdim. Sonra bir gün, Adnan onca değerli kitabını terk edip öte dünyaya göç ediverdi… 

Biriktirmenin önemli bir amacı var. Bugün hazır elimizde varken birazını da yarın için saklamak. Yiyecek biriktirmek de, eşya biriktirmek de hatta para biriktirmek de aynı içgüdüden hareketle oluşan bir eylem biçimi. Ancak içgüdüler zamana uymadığında değişimin zamanı gelmiş demektir. Aklımız bunun için var; dürtülerimizi ve de duygularımızı denetlemek için.  

Kiler dönemi bitti, yiyecekler saklarken çürüyor çünkü. Yastık altına para saklama dönemi bile bitti, banknotlar beklerken tedavülden kalkıyor çünkü. Artık günlük kazanacaksın ve günlük harcayacaksın çünkü bugünü döndüremiyorsan, sana yarın da yok. Artık kitap biriktirmenin dönemi de bitti. Kitap okuyacaksan dijital platformdan okuyacaksın. Olmadı sesli kitap dinleyeceksin ki onun bile geleceği yok. Artık video çağındayız. Harflerle değil görüntülerle öğreniyoruz ki bu türden öğrenme çok daha etkin. Şimdiki çocuklar yazı yazmayı bile bilmiyor diye dertleniyoruz ya aslında yazmanın bile gereği kalmadı bizim haberimiz yok. Kütüphane kitaplık hatta kitap defter devri bitti, kütüphaneler şimdi avuç içinde. 

Soğukluk, bodrum, mahzen falan gitti, bahçeli evler çoktan yerini yapışık apartman dairelerine bıraktı. Ev yerine kapsüle girmemize ramak kalmışken çağa uyduk uyduk yoksa biz de gidiyoruz. Yarın yerim, yarın kullanırım, yarın okurum diyerek hâlâ garantilemeye çalıştığımız yarının kendisinin bile garantisi yok, kıyamet de kapı eşiğinde, ha koptu ha kopacak... 

Değişim çok hızlandığı için bizim kuşak çok hızla eskidi. Daha kredi kartını yönetemezken dijital para lafıyla yamulmamız o yüzden. Kitabın mürekkep kokusu olmadan olmazlarda takılmamız da. Bugünü yaşarken dünde kalıverdik ne yazık ki. Çağı azıcık da olsa yakalayabilmenin tek yolu var, alıştıklarımızda ayak diremekten vazgeçmek. O yüzden biriktirdiklerimizi kendimiz elden çıkarsak iyi olacak, yoksa zaten hepsi çöpe gitti gidiyor.   

(Adnan’ın yaşamına ket vuran kütüphanesine ne oldu acaba?)