Adın kadın

Adın kadın

17 Ekim 2021 Pazar  |   Köşe Yazıları

Dr. Nevin Sütlaş

Ömrüm boyunca kendimi feminist olarak görmedim çünkü kadın hakları adına örgütlü bir mücadeleye girmişliğim yoktur. Ancak kendimi bildim bileli cinsiyetimin bilincinde ve savunusunda oldum.  

Kadının erkeğin hizmetçisi hatta kölesi gibi algılandığı, bu nedenle ezildiği, dövüldüğü ve de öldürüldüğü bir coğrafyada yaşayıp, cinsiyetinden dolayı eziyet çekmemiş olmak büyük bir şanstır ve ben şansımın hep farkındaydım. Kadın olmak yüzünden başı beladan kurtulamamış hemcinslerime tanıklık ederken, kendi uğradığım eşitsizliklerden söz etmem haksızlık olur. Ancak cinsiyet ayrımcılığının ne kadar içimize yerleştiğini kavramak açısından da bazı anılarımı anlatmadan duramadım.  

Ben doktor olurken erkek değilim diye hiç kimse önüme hiç bir bariyer çekmedi ama birçok hastamın bana “doktor bey” demesine de engel olmadı bu. Sanırım "ben bir bey değilim" dediğimde pardon "hemşire hanım" demelerini de. Ağız alışkanlığı işte, ne önemi var demeyin, ağzımızın alışması, aklımızın alışmasından ötürü değil midir?    

Hekimlik öğrencisi iken son senelerimizi hastanenin değişik bölümlerinde geçiririz ki az da olsa o konularda bir şeyler öğrenebilelim. 2 yıl süren bu staj dönemimizde, her bir branşın ağırlığına göre belli bir süre ilgili bölümde çalışır, sürenin sonunda da o bölümün hocaları tarafından yapılan bir sınava gireriz. Örneğin iç hastalıklarında dört ay çalışırız da üroloji de sadece bir ay. Ben o gün stajına başlayacağım Üroloji kliniğinin kapısından ilk kez girmiştim ki koridorda bir hocaya rastladım. Üzerimdeki beyaz önlük ve şaşkoloz halimden stajyer olduğumu anlamış olmalı ki hoca mimikleriyle de destekleyip "hayrola" dedi bana. "Bugün staja başladım" dedim. "Eee..." dedi. "Nereye başvuracağım, ne yapacağım, bilmiyorum da ondan bakınıyorum" dedim. Suratıma ters ters bakıp, "niye geldin sen buraya, çok mu meraklısın" dedi. Hayatımda bu kadar aşağılandım zaman azdır. Meğerse efendim, bizim fakültede kızlar üroloji stajına uğramazmış. Adet böyleymiş. Oysa stajların hepsine gitmek ve devam ettiğine dair o kürsüden imza almak mecburiydi, aksi takdirde o branşın sınavına giremezdiniz. Demek ki kızlara gitmeden geldi imzası veriyordu hocalar ve ben gittiğime göre erkeklik organını görmeye meraklıydım. Sene 1980, yer İstanbul Tıp Fakültesi Üroloji Ana Bilim Dalı. Aynı fakültede aynı dönemde erkek öğrencilerin kadın-doğum stajına uğramamak gibi bir adetleri yoktu ve kimse onlara "meraklısı mısın da bu staja geldin" falan demiyordu. Üstelik kadın doğum hocalarının neredeyse hepsi erkekti. İşte böyle, ben ülkemde hiiiç cinsiyet ayrımcılığına tanık olmadım.   

Yine aynı fakülte ama bu kez sanırım sene 1977 gibi. Daha stajyer bile değilim, yani gitme zorunluluğum da yokken, sahiden meraktan, cerrahi kliniğinde gönüllü nöbete kalıyorum. Henüz klinikte çalışmaya yetkili olmadığımdan sadece ortalıkta gezinip neler olup bitiğini anlamaya çalışıyorum, meraklıyım ya. O gece kliniği efsane direktör profesör Kaya Çilingiroğlu basıyor. Yöneticisi olduğu kliniğe geliyor değil "basıyor" diyorum çünkü onun şiddete dayalı yönetim ve davranış biçimini başka biçimde tanımlamak olası değil. Beni görünce en yüksek perdeden "sen de kimsin yavv" diyor. Kendimi tanıtıyorum. "Na’pıyosun sen burada" diyor. Az önce izlediğim çok ilginç ve klinikte ilk kez yapılan ameliyattan bahsediyorum. Hoşuna gidiyor. "Aferin kızzz" diye diye, her beğendiğinde enseme şaplak vura vura bana ameliyatı anlattırıyor. Sonunda durumdan hoşnut, "sen ne olacaksın bakiiim" diye soruyor, babaç babaç. Hiç niyetim yok aslında ama "cerrah olacağım" deyiveriyorum. O noktadan sonrasını anlatmayı beceremeyeceğim; nasıl gülüyor, nasıl dalga geçiyor, nasıl aşağılıyor beni. Çünkü ben dâhil herkes biliyor ki Kaya Çilingiroğlu’nun kliniğine kadın asistan alınmaz. Çilingiroğlu yönetimden gidene kadar da Çapa’dan kadın cerrah yetişmiyor zaten. İşte böyle, ben ülkemde hiiiç cinsiyet ayrımcılığına tanık olmadım.   

Kitap okuyan ve öğrendiklerini özümseyebilen bir babanın kızı olarak büyüdüm. İki kız, iki erkek dört kardeştik, cinsiyetimize yönelik bir ayrımcılığa evde tanık olmadım, kendini eğitmeyi becermiş babam sağ olsun. Babamın “ya okursun kızım, meslek sahibi olur kendi ayaklarının üstünde durursun ya da bir adamın hizmetçisi olursun, tercih senin” sözü muhtemelen hayatımın gidişini belirlemiştir. Kız olduğu için okutulmayanların memleketinde bu babanın kızı olmanın şans olduğunu nasıl bilmem… Yeni evliydim ve eşimle birlikte ilk kez anne babamla beraber kahvaltı ediyoruz. Eşimin çayı bitiyor. Babam kaş göz yaparak "çayını doldursana" diyor. Anlamazdan geliyorum. Yeni evliyim ya eşimi benim onun hizmetçisi olmadığıma ikna etme turlarındayım. Bardağını kendi doldurmalı bence. Ancak babam ısrarcı, bakıyor işaretten falan anlamıyorum, lafla uyarıyor. Ardından da annem patlıyor zaten. O zaman ayırdına varıyorum aslında kadın erkek eşitliğinin olmadığı bir evde büyüdüğümü ve bu durum çok olağan olduğu için farkına bile varmadığımı. Annemin klasik erkekçilerden olduğunu, oğullarını kızlarına tercih ettiğini, evde hiçbir iş yapmayışlarına gönül koymadan onlara her konuda servis verirken sadece kızlarından ev işlerinde yardım beklediğini de sanırım o sıralar ayırt etmişimdir. Evlatlarını okutmak için kız erkek diye ayırmayan babamın, kız olduğu için okutulmamış olan annemi ev kadını etiketi sayesinde kendisinin hizmet elemanı olarak tepe tepe kullandığını. Pek güzel yemek pişirebildiği, elinden her iş geldiği halde evde her şeyi annemden beklediği, kızartılmış biberin zarlarını bile annemin soyduğunu, yağlı yemeği yediğimiz çatalla mı tatlıyı da yiyeceğiz, şeklindeki kinayeli cümlelerle annemi ha bire sofradan kaldırdığını vb. gördüğümüz halde biz çocukların da bunu hiç yadırgamadığımızı... İşte böyle, ben ülkemde hiiiç cinsiyet ayrımcılığına tanık olmadım. 

1984 senesi, Ordu ilinde mecburi hizmetteyim. Eskiden beri çok sevdiğimiz ve projelerinde gönüllü çalıştığımız Profesör Türkan Saylan’dan bir mektup geliyor eşime. Benim mecburi hizmetim yüzünden Ordu’da bulunan eşim aslında Lepra hastanesinin doktoru ve hocanın da has yardımcısı o yıllarda. Elazığ’da bir hafta süreli bir cüzzam kursu yapacağını, bizi de o kursta göreve çağırdığını yazıyor hoca. Çok geçmeden adımıza görev yazısı da geliyor. Askeri diktatörlük dönemi olduğu için ve ben Milli Eğitim Bakanlığında (rejim zoruyla) çalıştırıldığım için Sağlık Bakanlığının bir işinde görevlendirilmem bayağı zor. Ona rağmen bürokratik engeller aşılmış, iki bakanlıktan da onay alınmış Türkan hocanın askerler arasındaki forsu sayesinde. Bir hafta süreyle Elazığ’da cüzzam kursunda, sonrasındaki hafta da Van’ın köylerinde yapılacak olan hasta taramasında görevlendirilmişim. Devlet 2 hafta sürecek bu görev için yol parası ve harcırah da ödeyecek üstelik. Her şey hazırlanmış. Kızımsa henüz 9 aylık. Bu görevlendirme bahanesi oluyor, bebeğimi sütten kesiyorum. Ordu’da hiçbir akrabam olmadığı için minik bebemi komşu teyzeye bırakıp, eşimle birlikte çağrıldığım göreve gidiyorum. Elazığ’da akıl hastanesinin misafirhanesinde kalıyoruz. Ankara’dan gerekli gereksiz birçok bürokrat gelmiş Türkan hocanın düzenlediği bu kursa, eşleri de beraberlerinde. Bürokrat hanımları örgü örüyor, daha önceden tanıştıkları için sohbet koyultuyor, ben de aralarında ayrık otu gibi oturuyorum. Çünkü bu kursta bana verilmiş bir görev yok. İlk fırsatta Türkan hocayı bulup soruyorum, "kurs programında adım yok, öyleyse ben niye geldim buraya" diye. Eşime eşlik etmek isterim, diye düşünmüş, (bence kıymetli doktoru eşinden ayrı kalmasın diye düşünmüş) bana da onunla beraber görev yazısı çıkartmış, sırf iyilik olsun diye. Meğerse bürokrat eşlerine burun kıvırmam benim burnu büyüklüğümdenmiş, onlar niye oradaysa ben de o nedenle ordaymışım çünkü; eşe eşlikçilikten... 

"Bak hocam, ben Mustafa beyin çantası falan değilim, ben doktor Nevin’im. Ben davetiyenin üstüne “Mustafa bey ve eşi” diye yazılan düğünlere bile gitmem. Mektubunuzda size ihtiyacım var, diye yazmışsınız, “siz” lafını “siz” diye anladığım için, bebemi ellere bırakıp geldim, üstelik bu seyahat için devlet bana harcırah ödüyor, siz şimdi bunu bana iyilik olsun diye yaptığınızı söylüyorsunuz, öyle mi" dedim.

Bu çıkışımı Türkan hoca hiç anlamadı. Anladıysa da hak vermedi. O zamana kadar canım cicimken o günden sonra yıldızımız hiç barışmadı. O bana, sevgili yardımcısının iyilikten bile anlamayan baş belası karısı olarak baktı, ben de ona kadın olmakla kadın haklarından haberdar olunmuyor havasıyla baktım. (Türkan hocanın Anadolu’nun okutulmayan kız çocuklarına sahip çıktığı Kardelenler projesi çok sonradır) İşte böyle, bu ülkede ben hiiiç cinsiyet ayrımcılığına tanık olmadım… 

Daha yazılacak hikâye çok da, dediğim gibi, cinsiyeti yüzünden ev denilen dört duvar içinde mapus tutulan hatta mezara konulan kadınların ülkesinde, benim ayrımcılıktan yakınmam ayıp ötesidir. Hele de bu hikâyelerden elli sene sonra geldiğimiz yere bakınca… Gene de demem o ki, ülkenin en aydın babalarından biri de olsanız, ülkenin en şahane profesörü de olsanız, en feminist sizmişsiniz gibi atıp tutan da olsanız, bu topraklarda boy atmışsanız, cinsiyet ayrımcılığı içinize, en derinize işlemiş durumda oluyor.  

İster feminist olun, ister kadın haklarından bihaber, eğer kadınsanız, apaçık ya da üstü örtülü ayrımcılığa maruz kalmamanız sadece mucizedir ki bunca yaşadım mucizeye tanık olmadım. Kadınlar aleyhine hızla gerileyişe tanık oldukça, bugünlerin nesli olmadığıma seviniyor olmaktan da çok utanıyorum.

Fotoğraf: Türkan Saylan (solda) ve Nevin Sütlaş