Abhazya, Ritsa ve votka

Abhazya, Ritsa ve votka

31 Aralık 2020 Perşembe  |   Serbest Kürsü

Dr. Nevin Sütlaş

Abaza kızı Melike amcamın karısıdır ama benim de has arkadaşımdır. Benim de babam Abaza'dır. Pek çok kişi bilmez ve tanımaz ama Abhazya diye de bir ülke var. Ben de gezmelere doyamam. Hal böyle olunca, bundan 10 sene kadar önceydi, Melike’yi kandırdım birlikte Abhazya’ya gittik. Kızımı da aldık yanımıza. Aslında ben ikisini de çıkarcılığımdan yanıma kattım. Kızım Rusça, Melike de Abazaca biliyor, ben hiçbirini bilmiyorum diye. Yoksa ben ana dili Rusça ve Abazaca olan memlekette nasıl gezebilirdim… 

Abhazya çok güzel ama minicik bir ülke. Üçümüz iki haftada tozunu attırdık. Gezip gördüğümüz yerlerden çok ama çok memnun kaldık. İyi ki gitmişiz, rüya gibi bir tatil oldu. Melike bütün Abazalar gibi örf adete çok düşkündür. Abhazya’dan Türkiye’ye gelen pek çok kişiyi evinde ağırlamış yıllarca. Kendisi gidince de aynı biçimde ağırlanacağını umduğu için biraz buruklaşmadı değil doğrusu.  

Bir gün Ritsa Gölüne çıkmıştık. Kaf (Kafkas) dağlarının koynunda şiir gibi bir doğanın içinde bu göl. Hadi tarafgirlik de yapayım: Como gölünün ikizidir bence Ritsa Gölü ama çevresindeki Kafkas Dağları ile yarışamaz bile Alp Dağları. Öyle keyiflendik ki biz bu krater gölünde, bu halimizi gören şoförümüzün, “İsterseniz sizi daha da yukarıdaki gazoz pınarına da götüreyim" demesiyle daha da yükseldik doruklara doğru iyice bozulan yolda. Yol bozuksa da dağ ve orman manzarası muhteşemdi, gözlerimiz bayram etti kıvırıla kıvrıla yükseldikçe.  

Gazoz pınarı bir maden suyu kaynağı. Çeşmeye çevrilmiş olan pınardan kana kana içip şişelerimizi de doldurduktan sonra hemen yanı başımızdaki minik dağ kulübesine de daldık elbette. Kulübenin ortasında bir ateş, ateşin tepesinde demirden bir raf asılı, rafta bir dolu isli peynir ve ortalıkta dolanan birkaç kadın vardı. Abaza peyniri cennetine düştüğümüzü anında anladık. Tütsülenmekte olan peynirlerden satarlar mı acaba diye sordu Melike. Önce tereddüt ettiler ama Melike'nin tatlı dili Türkiye’den gelmiş Abazalar olduğumuzu anlatıverdi bir çırpıda kadınlara. Birden her şey değişti. Kadınların hepsi etrafımıza toplandı. Yıllardır görmedikleri öz kardeşlerine kavuşmuş gibi sarılıp sarılıp öptüler bizi. Votka kadehleri çıktı ortaya, hazırdaymış anlaşılan. Satır gibi koca bir bıçakla doğradıkları peyniri elimize tutuşturdular. Uzun uzadıya yaptıkları iltifatlar eşliğinde başladılar orada oluşumuzu kutlamaya. Ben Rusların votka diplemelerini duymuş ama hiç tanık olmamıştım.

Türkiye’de Abazaların votka ile işleri olduğunu da hiç görmedim. İyi rakı içerler benim bildiğim. Müslümanlığın dolaylı etkisi ile kadınlar sonradan içmez olduysa da eskiden kadınlar da iyi rakı içerdi. Örneğin babamın kuzeni Müzeyyen halam erkeklere taş çıkarırdı rakı masasında. Benimse hiç işim olmadı, olmaz da sert içkilerle. Ancak gel de reddet şimdi dağ başında coşkuyla şerefimize kadeh kaldıran bu kadınları. Reddetmedik elbette. Daha doğrusu reddetmeye niyetlendikse de izin vermediler. Onlar içti, biz içtik. Dayadılar votkayı boşalan kadehlerimize, dayadılar kalın kalın peynir dilimlerini avuçlarımıza. Ne kadar yedik, ne kadar içtik bilmiyorum. Coştuk taştık hep birlikte. En çok da Melike coştu. "Günlerdir Abhazya’dayız onca emek verdiklerimden görmedim bu konukseverliği" diye duygusallığa bağladı, ilk kez gördüğümüz kadınların gösterdiği Abazalığı gördükçe. Zor ayrıldık ev sahibelerimizden. Vaktimiz bitti Türkiye’ye dönüyoruz, bir dahaki gelişimizde gelir kalırız diye zor engelledik evlerine yatıya götürme girişimlerini. Öyle içten, öyle sevgi dolu davrandılar ki gerçekten ağzımız kulaklarımızda ayrıldık yanlarından.  
 

 

Sanırım bu pınardan 30 kilometre kadar aşağıdaydı turistik Ritsa Gölü. Ancak düz yoldakine denk olmuyor mesafeler dağ yollarında. Zor geçirdim o zaman dilimini hoplaya zıplaya indiğimiz taşlı yollarda. Altıma ettim edeceğim derken dar attım kendimi Ritsa Gölü kenarındaki genel tuvalete. Tuvalet meselesi bela Abhazya’da. Oradaki daha da bela çıktı. Plastikten uyduruk klozetler yapmışlar belim yüksekliğinde. Zar zor tünedim tepesine. Adetim değildir dışarılarda klozete oturmak, hijyen nedeniyle. Pek çok kadın gibi ben de ayakta yapma teknikleri geliştirmişimdir bu nedenle. Ancak bu kadar yüksek olanda teknik falan işlemedi, mecburen oturdum o şeyin üstüne. Ayaklarım erişemiyor yere. Bir baş ağrısı başlamıştı yolda ama orada tepe yaptı. Öyle böyle bir ağrı değil, beynim tepemden dışarı çıkacak gibi zonkluyor. Canı tatlılardan değilimdir, sakın yanılmayın. Çok fena ağrıyordu diyorsam fenaydı gerçekten. Tamam, dedim ölüyorum ben burada. İyi de b... içinde ölmeyi de hak etmedim ki. Yakıştıramadım kendime helada can vermeyi… 

Ne kadar kaldım o plastik bidonun tepesinde bilmiyorum. Ağrının şiddetinden ayağa kalkamadım ki. En sonunda açık havaya çıkabildiğimde, “Hah şöyle be dedim, öleceksem de şu güzelim manzaraya karşı öleyim." Baş ağrım ölümcül ama gene de ölmesem daha iyi. Melike ile Ceren kaptırmışlar kendilerini manzaranın güzelliğine beni unutmuş epeyce uzaklaşmışlar. Gölün kenarında yürüyerek yanlarına ulaşmam asırlar sürmüş gibi geldi bana. "Tansiyon aletini ver çabuk" dedim Melike’ye. O vesveseli kadındır, çantasında tansiyon aleti taşıdığı için de benden fırça yer her zaman. İyi ki taşıyormuş. Kan basıncımı ölçtüm: 240/170. Gerçekten ölüyormuşum. Neyse ki Melike’de tansiyon hapı da vardı. 

Sen sabah deniz seviyesinden yola çık. Kaf Dağının tepesine tırman. Neredeyse 2000 metre yükseğe çık, pınardır diye dayan maden suyuna da su niyetine bol bol tuz sok vücuduna. Yetmedi, tuzlu peynirlere yamul. Yetmedi, sayısı bilmediğin kadar votka kadehi diple. Yetmedi yeniden irtifa değiştir. Üstüne de git plastik bidon tepesinde ıkın. O gün o tansiyonla beynimin kanamaması mucize. Tansiyonumun küçüğü on yedi büyüğü yirmi dört olmuş diyorum, ölümden döndüm diyorum, bilmem anlatabildim mi? Üstünden 10 sene geçti, tansiyonum hep 12/7 civarında dolanıp duruyor. İlaç falan da içmiyorum. Yani bedenimin hiçbir kabahati yok o günkü atakta. Haltı yiyen benim sadece. Gene de en güzel anılarımdan biridir Kafkas Dağlarının tepesinde kadın kadına votka fondiplememiz

Ben neredeyse ölüyordum ama sen çok yaşa Abhazya e mi!

Ahdettim, bu yılbaşı gecesi yerinden yurdundan edilip, Türkiye başta olmak üzere dünyanın dört bir yanına dağılan Abazalar ve var oluş savaşı veren Abhazya şerefine kaldıracağım kadehimi. Göçmengillerden bir Kafkas kızı olarak ben içmeyeyim de kim içsin acaba?  

Ben aslında içkisevergillerden değilimdir ama yeni yıl kutlanmasın diye koronayı bahane edenlerle aynı havayı solumuyorum diye şükür ede ede dikeceğim kadehleri bu akşam, özgürlük aşkına….