ABD'nin Orta Doğu politikası

ABD'nin Orta Doğu politikası

10 Mart 2021 Çarşamba  |   Serbest Kürsü

Berna Yusein (tasam.org)

Donald Trump seçimleri eski başkan yardımcısı Joe Biden'e kaybetti, ancak liberaller son derece küçük bir fark ile galip oldu. Bu Amerika'nın son yıllarda ne hâle geldiğinin bir özetidir; kararsız ve tatminsiz. 

ABD önemli bir küresel aktör olduğu için, seçilmiş hükûmetler arasındaki siyasi yönelimdeki keskin değişimler çoğu zaman dünyanın geri kalanı üzerinde de önemli etkilere sahiptir. Orta Doğu açısından, önceki üç hükümetin Orta Doğu’da uyguladıkları dış politika stratejilerini incelemek yeni ABD hükümetine dair daha bilgili ve hesaplanmış beklentiler geliştirmek için faydalı olacaktır. 

ABD'nin uluslararası ilişkileriyle ilgili stratejisi, iktidardaki siyasi kişiliklerin belirgin değişikliğine rağmen genel olarak sabit bir üslup izliyor. Trump’ın başkanlığı birçok yönden alışılmışın dışında olsa da Obama’nın Orta Doğu’dan yavaş ve istikrarlı bir üslupla uyguladığı geri çekilme politikasını daha keskin ve hızlı bicimde devam ettirdi. Nihai etkiyi belirleyecek olan, aynı dış politikayı takip ederken farklı iktidar hükûmetleri arasındaki biçimsel farklılıklardır. Biden Trump'ın sert politikalarını yumuşatacaktır, ancak genel olarak Amerika'nın Orta Doğu'ya olan ilgisinin önemli ölçüde azaldığı ve gelecekte bu bölgeye müdahalenin minimumda tutulacağı açık.

Trump’ın siyasi hedeflerinin çoğu, Cumhuriyetçi Parti'nin gelenekselci tarzına paraleldir. 2016'da "Önce Amerika!" sloganıyla ünlü bir kampanya yürütmüştü. Bu da Cumhuriyetçi ‘reel politikaya’ ve bireyselciliğe dönüşü gösteriyordu. Benzer şekilde, Anti-Balistik Füze Anlaşması ve Kapsamlı Test Yasağı Anlaşması gibi, özellikle silahlanma kontrolünü sağlayan birçok anlaşmadan çekilen George W. Bush gibi, Trump da Paris İklim Anlaşması ve hatta İran Nükleer Anlaşması dâhil olmak üzere bir dizi uluslararası anlaşmadan çekildi.

Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki güç kutuplaşması Soğuk Savaş sırasında uç boyutlara ulaştı. Devamlı bir düşman tehdidi, sadece Amerikan toplumunun güvenliğine değil, aynı zamanda Amerikan hegemonyasına ve bunun temsil ettiği zıt kutup ideolojilere de meydan okuyordu. ABD Ortadoğu'daki dengesizliğin ve komünist güçlerle rekabetin, Amerikan enerji güvenliğini tehlikeye atmakta olduğu ve dolayısıyla Amerikan halkının alıştığı rahat yaşam standartlarını tehdit etmekte olduğu seklinde algıladı. OPEC petrol ambargosu krizi ve 70'lerde İran Devrimi ile Amerikan enerji güvenliğinin Arap petrolüne istikrarlı bir erişime bağlı olduğu inancı da oldukça güçlendi. ABD'deki güvensizlik hissi ve ekonomik güvencenin tehdidi, önümüzdeki on yıllarda Körfez'de bir dizi "tanker çatışmalarına" yol açtı.

Sovyetler Birliği sonunda çöktü, ancak uluslararası güç dengelerinin ve siyasi stratejilerin buna bağlı olarak yeniden şekillenmesi biraz zaman aldı. Galip ABD için, uygulanma biçimleri farklılık gösterse de yıllarca süren vekâlet savaşları her iki tarafta da bir çeşit müdahaleci/ önleyici politikalar geleneği meydana getirdi.

Obama ile neler değişti? 

2010'lara yaklaşırken ABD nihayet Soğuk Savaş zihniyetinden uzaklaşmaya başladı. Jeopolitik koşullar değişti ve güç dinamikleri giderek daha ‘multipolar veya çok kutuplu’ bir hale geldi. Karada askeri müdahale stratejik bicimde zamanla azaltıldı ve Bin Ladin'in ele geçirilmesi Obama’nın başkanlığı sürecinde uzun zamandır beklenen bir sonun başlangıcı oldu. ABD bölgedeki tartışılır ‘insan hakları bekçisi’ rolünü sürdürmeye devam etti ancak müdahale kapsamı gözle görülür şekilde azaltılmıştı. 

Trump ile neler değişti? 

Özellikle Arap Baharı, ABD'nin Orta Doğu’ya etkisinin, bölgede fiilen bulunsa bile sınırlı olduğunu ve dolayısıyla dış politika yaklaşımının daha ‘çok taraflı’ ve seçici bir güç kullanımına doğru kaydığını göstermiştir. Küresel liderlik statüsünü korumak Obama için hâlâ önemliydi, ancak yerel çatışma dinamiklerine dâhil olmak eskisi kadar gerekli görünmüyordu. Her ne kadar Obama ve Trump liderlik tarzı ve siyasi görüşleri açısından karşıt görünse de Ortadoğu dış politikasına ilişkin olarak Trump, demokrat selefinden pek de uzaklaşmadı. Bu güç ve etkiyi azaltmaya devam etti, ancak bunu diplomatik nüansı çok daha zayıf bir bicimde yaptı ve "İran'a karşı İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır" ile açık bir şekilde iş birliğine girdi. 

ABD'nin Orta Doğu'dan çekilme politikası kesinlikle Trump ile daha da hızlandı. Trump‘ın siyasi katılığı, aslında destekçilerinin en çok sevdiği özelliklerinden biridir. Ancak bunu dış politikada hareketlerinde sıkça uygulaması "karmaşık bölgesel dinamikleri" konusundaki eksik anlayışını ortaya koymaktadır. 

Trump’ın Suriye'den ayrılma kararı kritik bir ortam yarattı ve Türkiye ve ABD'nin IŞİD'e karşı iş birliği yaptığı YPG militanları arasında aktif bir çatışma çıkmasına neden oldu. YPG'li milislerle ABD arasındaki bu ittifak, Türkiye'de uzun süredir devam eden terörizm sorunu düşünüldüğünde çok riskli bir hareketti. ABD'nin YPG ile iş birliğini Türkiye sınırına önceden kabul edilenden fazla yakınlaştırıp birden sahayı terk etmesi, Türkiye’nin sinir güvenliğini kontrol altına almasını gerektirdi. Bu büyük güvenlik tehdidinin bir sonucu olarak Türkiye, sınırının yanında bir tampon bölge açmak için YPG'ye karşı bir dizi operasyon gerçekleştirdi. 

Binlerce insan yerinden edildi ve hâlihazırda büyük ölçüde yıkılmış olan bölgenin güvenliğini daha da zarar gördü. Ek olarak, Trump'ın Kudüs'ü başkent olarak tanıması, muhtemelen çevredeki Körfez ülkelerinden ABD'ye karşı güvensizlik duygularına katkıda bulundu. 

Biden'dan ne bekleniyor? 

Biden hükümetinden beklentiler çeşitlilik gösteriyor. Kimileri, Biden’ın önceki hükümetlerin ahlaki korumacı liberal duruşuna dönüşü temsil edeceğinden endişe ediyor. Ancak şimdiye kadar açıklandığı üzere bir süredir istikrarlı bir geri çekilme mevcut. Bazıları ise Biden'in Obama dönemi politikalarını gereğinden fazla yansıtacağına inanıyor. Bu bazı alanlarda beklenebilir ancak Trump ile çok fazla şey değişti. Trump'ın politikalarını tersine çevirmek duruma göre yersiz ya da gereğinden fazla zor olabilir. Biden'in Netanyahu ile iyi bir ilişkisi var ama aynı zamanda geçmişte insan hakları sorunları ve Filistin halkının mücadeleleri konusunda endişelerini de göstermişti. Trump'ın imzaladığı Abraham Anlaşması ABD'ye herhangi mali bir avantaj sağlamadı, ancak Filistinlileri ve destekleyici devletleri oldukça kışkırttı. Biden'in burada herhangi bir ani geri dönüş yapmayacağı bekleniyor, ancak başta sadece söylemde olsa bile insan haklarına yapılan vurgunun artacağı açıktır.

Bununla birlikte, gerekli diplomatik destek olmadan, Akdeniz'deki hidrokarbon kaynaklarına ilişkin uzun süredir devam eden deniz egemenliği anlaşmazlıkları sorunu, şu anda var olan hassas barış halini bozabilir. İki ülke arasındaki gerginlik artarken hem Türkiye hem de Yunanistan bu konuda ABD'den destek çağrısında bulundu. Trump, çoğunlukla Erdoğan'ın destekçisiyken, Biden daha önce Erdoğan’a yönelik birçok eleştiride bulunmuştu. Ancak Biden'ın Türkiye'yi tamamen terslemesi olası değil. “Türkiye, Suriye, İran, Irak ve Karadeniz'in ötesinde Rusya ile sınır komşusudur. Bu yerlerdeki ABD politikası ne olursa olsun, Türkiye iş birliği içindeyken hareket etmek çok daha kolay ve daha az maliyetli olacak". 

Şu an itibarıyla, bu sorunun Biden’ın ekibi için bir öncelik meselesi olduğuna ve Orta Doğu’daki Amerikan faaliyetlerinin artırılacağına dair önemli bir işaret yok. Genel olarak, ABD'nin bölgeden hiçbir zaman tamamen kopmayacağı kabul edilmeli ve bölgedeki ABD çıkarlarının artık hiç mevcut olmadığı iddia edilmemelidir. Orta Doğu, küresel olarak siyasi alanda her zaman son derece stratejik bir yer olacaktır. Diplomasi ve istikrara verilen ağırlığın artırılması ilgili tüm ülkeler için de daha iyi olacaktır.

Yazının tamamını okumak için tıklayın

Etiketler:  Diplomasi