ABD'de generallerin 'saltanatı'

ABD'de generallerin 'saltanatı'

13 Nisan 2021 Salı  |   Köşe Yazıları

Mustafa Kemal Eriç

ABD Dışişleri Bakanı Tony Blinken’in pazar günü katıldığı TV programında Rusya’ya karşı esip gürlediği, “Moskova saldırganlık yaparsa bedelini öder” diye yüksek perdeden attığı demecine ilişkin haberler Türk basınında hiç gecikmeden yer buldu, haklı olarak. 

Ukrayna’daki gerilimin yükseldiği bir sırada ABD Dışişleri Bakanı’ndan gelen böyle bir tehdidin kamuoyuna duyurulmaması yanlış olurdu. 

Bu anlamda medya görevini yaptı da, acaba Blinken’in sözlerinin perde arkasında hangi gerçekler var diye sorma gereği duyulup duyulmadığı merak konusu. 

Bu merakın ilginç bir nedeni var: Amerikan ordusu, daha doğrusu Pentagon generalleri, Başkan Joe Biden "haydi" dese savaşa gitmeye ne kadar hazırlar, daha doğrusu ne kadar istekliler sorusu. Bu soruyu sorduran da bizzat ABD diplomasisinin “derin sesi” sayılan Foreign Affairs dergisinin son sayısında kapak konusu olarak yayınlanan makale. Başlığı Pentagon’un üzerindeki sivil denetimin etkinliğini sorguluyor. 

Makale Bill Clinton döneminden başlayarak ABD ordusunun Beyaz Saray’dan gelen bazı önemli yönergelerin nasıl hasır altı edildiğinin ya da itiraz edilerek geri aldırıldığının örneklerini veriyor. 

Yazarlar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle 1947 yılından itibaren titizlikle kurumsallaştırılan ordu üzerindeki sivil yönetimin kontrolünün giderek aşınmasının ABD’nin küresel demokrasi liderliği iddiasını çürüteceğini savunuyorlar. 

Bu yönetsel sorunun yanı sıra, ABD Savunma Bakanlığı’nın başka kirli çamaşırları olduğunu hatırda tutmak gerek. Örneğin Reuters Ajansı 2020 yılında önemli bir araştırmacı gazetecilik örneği sergileyerek, ordu lojmanı ihalelerinde milyarlarca dolar yolsuzluk yapıldığını, bu ihaleleri kazanan firmaların inşaatları tamamlamadan bıraktıklarını, tamamlanan inşaatlarda ise konutların oturulamayacak derecede kötü kalitede yapılmış olduğunu duyurdu. Ancak ABD Kongresi bu yolsuzluklarla ilgili tek bir araştırma başlatmış değil. 

Akılda tutulması gereken bir başka ayrıntı ise, ABD’nin sivil yönetimlerinin ordunun nüfuzu konusunda anayasada hükme bağlanmış olan kısıtlayıcı önlemleri bizzat ihlal ediyor olmaları. ABD Anayasasına göre, orduda üst düzeyde görev yapmış general ve amirallerin sivil yönetimde bakan veya bakan yardımcısı olabilmesi için, ordudaki görevlerinden emeklilik ya da istifa ile ayrılmalarının üzerinden yedi yıl geçmiş olması gerekiyor. 

Donald Trump’ın başkanlık döneminde savunma bakanlığı yapan Jim Mattis, önce iç güvenlik bakanlığı, daha sonra Beyaz Saray özel kalem müdürlüğü yapmış olan John Kelly’nin atanmaları bu anayasa hükmüne ters düşüyordu. Öte yandan, Trump’ın ardından Beyaz Saray’a yerleşen Joe Biden da aynı anayasa hükmünü Senato’da lobi faaliyetiyle delmeyi başardı ve ordudan sadece iki yıl önce emekli olmuş Lloyd Austin’i savunma bakanlığına getirdi. 

Bu noktada bir parantez açıp şu soruyu sormakta yarar var: Demokratik ya da totaliter, dünyanın hemen hemen tüm ülkelerinde ordu, hiyerarşik bir düzen ve emir-komuta sistemi içinde işlediğinden doğal olarak en üstün işlevselliğe sahip kurumdur. Bu nedenle sivil yönetimlerin beceriksizliği yüzünden yönetişim düzeneğinin tıkandığı durumlarda darbeler askerler tarafından yapılır. Elbette bu darbelerin yarattığı sonuçlar apayrı ve çok uzun yazıların hatta kitapların konusudur (ama özetlemek gerekirse devlet egemen sınıfların çıkarını koruyan bir düzenek olduğundan devlet aygıtını kontrol altına alan askerler de egemen sınıflara hizmet eder). 

ABD’de de sivil kurumlar aşındığı veya zayıfladığı için mi asker üzerindeki sivil otoritenin denetimi zayıflıyor? Eğer bu soru sadece Donald Trump’ın dört yıllık başkanlık dönemi için yanıtlanacak olursa, kesin olarak olumlu biçimde yanıtlanmalıdır çünkü Trump seçimi kaybettikten sonra Beyaz Saray’dan ayrılırken, kendi idaresinde iki bin dolayında üst düzeyde kadroya hiç atama yapmamış bir başkan olarak gidiyordu. 

Blinken’in TV demecine dönecek olursak, ABD Dışişleri Bakanı’nın açıklamalarından sonra tartışma panelinde Blinken’in sözlerini değerlendiren Washington gazetecilerinin ortak kanısı şuydu: Evet, ABD yönetimi Rusya’ya karşı sertleşen bir tavır içine girdi ve bu tavrın gereği olarak Pentagon’da da muhtemel sıcak çatışma olasılığına karşı planlar hazır ama Pentagon generalleri bu planların uygulamaya koyulmasına gerek kalmaması için yatıp kalkıp dua ediyorlar. 

Ayrıca Rusya’ya karşı atıp tutmakta sakınca görmeyen Blinken’in, Çin’le Tayvan’ın egemenliği konusundaki gerginlik yüzünden bir askeri çatışmayı göze alıp almayacakları konusundaki soruya, klasik yan çizme taktiğini kullanarak “Varsayıma dayalı durumlar hakkında konuşmayacağım” demesi de dikkat çekiciydi. 

ABD’nin son haftalarda izlediği kamuoyu oluşturma politikası ister istemez şunu düşündürtüyor: “Gerilimi ne kadar tırmandırıp müttefikleri yanımıza çekersek o kadar iyi ama umarız ki bu gerilimi sıcak çatışmaya dönüşmeden mümkün olduğunca yüksek düzeyde tutabiliriz.” 

Amerikalılar, İkinci Dünya Savaşı’nda Normandiya çıkarmasıyla Nazi işgalinden kurtardıkları Fransızlarla dalga geçmeyi çok severler. Öyle ki, Fransa’nın ulusal simgesi olan horozu da “ayakları kendi pisliği içindeyken bile çalım sattığı” için alay konusu yaparlar. Acaba dünyaya demokrasi ihraç etme iddiasındaki kendi ülkelerinde askerin kontrolden çıkmaya başlamasına karşı söyleyecekleri bir şey var mıdır?