ABD-Çin kapışması

ABD-Çin kapışması

23 Aralık 2020 Çarşamba  |   Köşe Yazıları

Mustafa Kemal Eriç

ABD’nin saygın tarihçilerinden Paul Kennedy’nin en çok okunan çalışmalarının başında gelen “The Rise and Fall of Great Powers” (Büyük Güçlerin Yükseliş ve Düşüşü) kitabının 1990 yılında yapılan ikinci baskısının kapağında, o dönem için çok anlamlı bir figür yer alıyordu: Podyumun tepesinden aşağıya inmeye hazırlanan ABD, İngiltere’nin ardından zirvenin eski sahibi olmaya adım atarken, podyumun tepesine Japonya çıkmaya hazırlanıyordu. 

O dönemin konjonktürünü yansıtacak herhalde daha gerçekçi bir çizim düşünülemezdi: Japonya ekonomisi peş peşe büyüme rekorları kırarken, ekonomistler ve jeostratejistler arasında, Tokyo’nun bu hızlı yükselişi karşısında ABD’nin nasıl bir politika izleyeceğine ilişkin hararetli tartışmalar yapılıyor hatta Japonya’nın aynı yörüngede devam ederse İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra benimsediği sadece savunma eksenli askeri duruşunu bile değiştirebileceği ileri sürülüyordu. 

Ama "siyasi miyopluğu" sonradan anlaşılacak olan Japonya’nın siyasetçi kadroları, kendi ayaklarına sıktıklarının farkına varamadan, çelik ve betonun beslediği büyüme ihtirasının sarhoşluğunda dünyanın en büyük ekonomisi olma şansını ziyan etti. Sürekli olarak el değiştiren gayrimenkullerin fiktif değer artışına dayalı nominal büyüme, faizlerin artışına yol açarak reel ekonomide büyüme hızını önce yavaşlatıp sonra da deflasyona neden olunca ülkenin hiç bitmeyecekmiş gibi görünen iç borçlanma süreci başladı. Japonya bugün, yüzde 237 ile dünyanın GSYİH’sine oranla en borçlu devleti. 

2010’lu yılların başından beri, 20 yıl önce Japonya için söylenenlere  benzer bir söylem Çin için de geliştirilmeye başladı. Japonya’nın tersine, Çin satın alma gücü paritesi temelinde ABD’yi geride bırakarak dünyanın en büyük ekonomisi olmayı başardı. Ancak… 

Çin, Japonya’nın tersine ABD’nin ideolojik hasmı ve her ne kadar Washington, Japonya’nın bir numara olmasını alkışlayarak beklemiyor idiyse de, Çin’in bir numara olma özlemlerine olduğu kadar düşmanlık beslemiyordu. 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e duyduğu kişisel  (ve muhtemelen altında akçalı çıkarların yattığı) sempatisi nedeniyle tüm “dış düşman” histerisini yönelttiği Çin yönetimi, şimdi dış politikada uzun yıllar deneyim kazanmış olan Joe Biden’ın uzmanlığa dayalı stratejilerine karşı bugüne dek elde ettiği kazanımları korumaya çalışacak. 

Bu stratejilerin başında muhtemelen, Çin’in mümkün olan her alanda, teknolojik, askeri, ekonomik ve diplomatik olarak soyutlanması, mümkün olduğu ölçüde Güneydoğu Asya, Afrika ve Latin Amerika’yla kurduğu güçlü bağlantıların zayıflatılması ve becerilebilirse koparılması gelecek. Bunun yanı sıra, ABD’nin bu yıldan başlayarak Çin Denizi’nde, Tayvan odaklı bir saldırgan askeri strateji uygulamaya başlaması öneriliyor. ABD yönetimlerinin dış politikadaki akıl hocası Council on Foreign Relations adlı düşünce kuruluşunun yayınladığı Foreign Affairs dergisinin son sayısında yer alan bir makalede, Washington’ın Tayvan’a güçlü hava savunma ve saldırı kapasitesine sahip sistemler sağlaması ve bir anlamda Çin’i Güney Çin Denizi’ndeki ABD ve müttefik askeri gücünün tırmandırılmasına meydan okumaya zorlanması istendi.

Pekin’in bu gelişmeye karşı nasıl bir strateji geliştirmekte olduğu bilinmiyor. Batılı istihbarat kaynakları, Çin lideri Xi Jinping’in son aylarda, ülkede “SSCB’nin yıkılmasına benzer bir sürpriz çöküş” tehlikesine karşı uyarıda bulunan mesajlar verdiğini öne sürüyor. Bunun ne kadar propaganda/psikolojik savaş, ne kadar gerçek olduğunu bilmek zor. Ancak, Çin’deki durumun bu uyarı mesajlarını haklı çıkarabilecek sinyaller verdiğini de belirtmek gerek. 

Bunların başında, 5G teknolojisinde dünya önderliğini elde etmek üzereyken, Trump yönetiminin başını çektiği bir kampanya ile köşeye sıkıştırılması sonucu ciddi bir küçülme tehlikesi yaşayan Çin’in Huawei şirketinin durumu geliyor. Ayrıca, Çin’in son on yıldaki ekonomik büyümesinin de, Japonya’dan çok da farklı olmayan biçimde betona yapılan yatırımlarla gerçekleştirildiğini hatırda tutmak gerekiyor. Her ne kadar ucuz iş gücünden yararlanmak için ülkeye gelen yabancı sermaye bu büyüme sürecinde hatırı sayılır bir rol oynadıysa da, yabancı sermaye girişinin durduğunu ve hatta geri çekilmeye başladığını, bunun da ihracat gelirlerini olumsuz etkilediğini de eksi hanesine eklemek gerek. Bu durumda, özellikle yerel yönetimlerin yarattığı fiktif kaynaklarla beslenen inşaat sektörünün borçlarının geri ödenme süreci çok sancılı olma potansiyeli taşıyor. 

Özetlemek gerekirse, Çin’in ABD ile  küresel jeostratejik pariteyi yakalama penceresi çok yakında ciddi bir daralma tehdidi ile karşı karşıya gelecek. Bu süreç içinde Pekin’in, Japonya ve SSCB’nin derslerinden neler öğrenmiş olarak tavır belirleyeceği ilgiyle izlenmeyi hak edecek.